Lütfi Bergen

İNSAN HAKLARI TEORİSİ YETERSİZ KALIYOR

Lütfi Bergen

Önceki yazımızda Kemal Gözler'in “Adalet” hakkındaki bir makalesine yer verdik. Bu makaleden anlaşıldığı üzere Hukukî Pozitivistler “Adalet dâhil, apriori ve mutlak olan bir değer yoktur. Çünkü Hukukî pozitivizm değerlerin göreceliliği prensibini kabul eder. Reel âlemde adalet değeri bulunmamaktadır. Farklı ülkelerin hukuk normları birbiriyle çelişkili olabilir. Farklı ülkelerdeki normların hepsi de hukukî anlamda geçerlidir” fikrini savunmaktadır.

Peki, bir ülkede intiharı “hukukî” kabul eden norm varsa, normu nasıl değerlendireceğiz?

Konu, zikri geçen makalede şöyle değerlendirilmektedir: “Bir ülkenin hukuk normu intiharı yasaklayabilir, diğer ülkenin hukuk normu intiharı serbest bırakabilir. Belirli bir değerden hareketle, bu normlardan birinin geçersiz, diğerinin ise geçerli olduğu iddia edilemez. Bunlardan her ikisi de usulüne uygun olarak ihdas edilmişse geçerlidir.”
Gerçekten de intihar, suç sayılmamıştır. Fakat Türk Ceza Kanunu MADDE 84/1hükmü gereği bir kişiyi intihara teşvik, suç sayılmaktadır.

4721 Sayılı Medeni Kanun'un 28. maddesinin “Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer” hükmü de intihar edenin (cesedin) artık hak süjesi olmadığını ortaya koymaktadır. Yani cesedin cezalandırması mümkün değildir.

Bu noktaya kadar norma ilişkin yaklaşıma değinmiş olduk. Normun amacı, birey-toplum-devlet ilişkilerinde ortak iyiliği ve ortak menfaati gerçekleştirmeye çalışmaktır. Peki, bunu “değer”den arındırarak elde etmek mümkün müdür?
İnsan hayatı ve bedeni muhteremdir. İntihar, insan hayatının ve beden varlığının katlidir. Kötülük bulaşıcıdır, iyilik ise değer koyucudur.

İntihar eylemini gerçekleştiren kişinin “kasten adam öldürme” suçundan yargılanması ve bu ölümden zarar görenlerin zararının tazmin edilmesi gerekmez mi?

İntihar eylemini gerçekleştiren kişinin bu eylemi “İnsan Hakları Teorisi” kapsamında ortak iyiliği bozucu sayılmalıydı.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 2. maddesinin 1. fıkrasına göre; “herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır.” Bu hüküm gereği, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin tüm insanların -bu arada maktulün de- “yaşama hakkı” sözleşmenin koruması altına alınmıştır.

Fakat AİHS 2/a maddesi mağduru şu istisna hükmüyle koruyor: “a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için” saldırgan öldürülebilir. “Ölümü öldürmek” diye bir söz vardır.

“Yaşama Hakkı”nı yasadışı şiddetin failine göre ele alan “İnsan Hakları Teorisi” reel hayatta mağdurun yaşama hakkını korumaya odaklanmamaktadır. Çünkü:

İntihar olayında fail ile mağdur aynı kişidir. Hukukçular hukuk teorisinde “Suçun bir aktif bir de pasif süjesi vardır. Aktif süje ile pasif süje aynı olayda birleşemez. İnsanın kendisine karşı suç işlemesinden ancak din ya da ahlâk bahseder” diyeceklerdir. Bu yaklaşım, Devlet'in Suçlu'ya nasıl muamele edeceği probleminden hareket etmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, AİHS 2. maddesini devlete üç tür yükümlülük yükleyecek şekilde yorumlamaktadır: 1) Öldürmeme, 2) Yaşamı koruma, 3) Soruşturma - Yargılama yükümlülükleri.

Bu şekliyle 1) Mağdurun öldürülmemesinin sağlanması, 2) Öldürülmeden önce insan yaşamının korunması yükümlülüğü göz ardı edilmektedir.

Ayrıca “İnsan hakları evrenseldir” iddiasının şemsiyesi altında Hukukî Pozitivistlerin “değerlerin göreceliliği” prensibini kabul etmesi bir çelişkidir.

Eğer din ve ahlâkın “değer”leri terk edilirse, “İnsan Hakları” teorisi “görecelilik” yüzünden tarihin çöp sepetine atılacaktır.
Birinci Örnek: Türkiye Sigorta Birliği'nin internet sitesinde “Hayat Sigortaları Genel Şartları” şu düzenlemeyi getiriyor: “A.3.2- Sigortalı, intihar veya intihara teşebbüs sonucunda öldüğü takdirde, sigortalının intiharı anında akli melekeleri ne olursa olsun, sigortacı sigortanın o andaki riyazi ihtiyatını öder. Aksine bir sözleşme ile süre kısaltılmış olmadıkça sigortalı aralıksız olarak en az üç yıl devam etmiş bulunuyorsa, sigortacı sigorta teminatının tamamını ödemekle yükümlüdür.”

(http://www.tsb.org.tr/hayat-sigortalari-genel-sartlari.aspx?pageID=483).

Sigorta şirketleri bu yükümlülüklerinden dertli görünüyor.

Zira bir sigorta şirketi yetkilisi “Son dönemde artan intihar vakaları hayat sigortası şirketlerini tedirgin ediyor. Sigorta yaptırdıktan sonra intihar edenlerin sayısındaki artış nedeniyle sigorta şirketleri, hayat sigortalarındaki ‘üç yıl sigortalı olma şartı'nı uygulamaya başladı. 2008 yılında 31 intihar vakıası görüldü. 2009 yılında bu sayı yüzde 55 oranında artmıştır” demektedir.

Görüleceği üzere İnsan Hakları Teorisi, meselesine mağdur bakımından değil faille devlet arasındaki ilişki içinden bakmaktadır. Oysa din “Kim bir kişiyi, haksız yere öldürürse muhakkak ki o bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de (bir kişinin hayatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur” (5 Maide 32) hükmünü getirerek insanları (intihar etmeye kalkışanları dâhil) yaşatmayı başaran kişi/toplum/devletin faziletine işaret etmektedir.

İkinci örnek: Bilindiği üzere Türk Hukuk Mevzuatı (Türk Ceza Kanunu, Türk Medeni Kanunu, Nüfus Planlaması Hakkında Kanun) gebelik süresi on haftadan az olan ceninin “Doğma Hakkı”nı reddetmektedir. Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'un (NPHK) 5. maddesi hükmü şöyle düzenlenmiştir: “Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir.” Yargıtay 12. Hukuk Dairesi E. 2013/6933 sayılı kararında “Bebeğin Anne Karnında İken Ölümü (Annenin geçirdiği kazayla bebeğin ölümü arasında illiyet bağı bulunduğu belirtilmiş ise de sanığın eylemi sırasında bebeğin henüz anne karnında olduğu - Sağ ve tam doğmamış bebeğin kişilik kazanmadığı dikkate alındığında sanığın yalnız yayanın ölümünden sorumlu olup eyleminin TCK'nın 85/1 md. sindeki suçu oluşturacağı)” hükmüne yer vermiştir.

Yargıtay'ın kararını “teknik anlamda doğru” kabul etmeliyiz. TMK gereği bebeğin kişi olarak kabul edilmesi için anne karnından ayrılmış olması gerekir. Doğmamış kişinin (mevcut mevzuat gereği) hakkı olmaz. Ona karşı suç işlenemez. Bu meselede “Çocuk Hakları Sözleşmesi” de müdahil değildir, çünkü doğmamış varlık, “çocuk” değildir.

Bir trafik kazasında anne sağ kaldı; gebelik süresi on haftadan az olan bu kadının çocuğunu düşürten kişiye ne yapacağız?
Öyle bir “değer”den hareket et ki, mağdura muhafız olsun.

LÜTFİ BERGEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  785146