21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

İŞ BANKASI ETRAFINDA NEMALANAN HALK PARTİLİ UYUŞTURUCU TÜCCARLARI

Hasret Yıldırım

İstanbul'daki fabrikalar yasal boşlukların yarattığı fırsatlar ve sahip oldukları parasal güç dışında, dönemin güçlü sermaye gruplarıyla birlikte hareket eden etkili politikacıların gücünü arkasına almıştı. Halk Partisi'nin ileri gelenleri, milletvekilleri, bakanlar, gazeteciler ve eroinin uluslararası ticaretine hâkim sermaye grupları iç içe çalışıyordu. Eyüp'teki Etkim'in patronu olan Nissim Taranto, mütareke yıllarında işgal altındaki İstanbul'dan Anadolu'ya gönderilen kaçak silahları taşıyan isimlerden biriydi ve Ankara'da güçlü ilişkilere sahipti. Kuzguncuk'taki Sico'nun yönetim kurulu başkanı Meclis Başkan Vekili Hasan Saka'ydı. Saka, Türkiye'de pek çok şirkette ortaklık yapan, pek çok devlet tekelinin kontrolünü dönemin ileri gelen politikacılarıyla elde tutan "Belçikalılardan" Paul Michelaere ve Meksikalı P.Lapin ile ortaktı !. Sico'nun perde arkasındaki "Belçikalı" sermaye grubunun en önemli isimlerinden biri İstanbul'da avukatlık yapan "Fransız" vatandaşı Adriyen Biliotti'ydi. Sico'nun yönetimindeki Biliotti, aralarında devasa mali skandallarla sonuçlanan şirket girişimlerinin de bulunduğu 16 şirkete; dönemin büyük kuruluşları ve Celal Bayar, Yunus Nadi, Kılıç Ali gibi isimlerle birlikte ortak ve yönetici olmuştu. [1] Benzer biçimde şirket yönetiminde yer alan Antoin Pios da, aralarında Ankara Palas ve İttihadı Milli Türk Sigorta Şirketi'nin de bulunduğu pek çok şirkette hissedar ya da yönetim kurulu üyesi olarak yer alıyordu. (...) Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki girişimlerde önemli pay alan bu isimler dönemin etkili politikacılarının desteğini arkalarına almışlardı ve İş Bankası sermayesiyle kurulan şirketlerin çevresinde kümelenmişlerdi. [2] Bir dönem Tetkik Dairesi'nin Reisliğini de yapan Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976) bu gruptan "Affairizma" başlığı altında söz ediyordu:


 "Fakat, İş Bankası'nın kuruluş sırasında Gazi'nin de takdir ve teşviklerinde yer alan iyi niyetlerin yanında, bir taraftan da memlekette, devlete arkasını vererek, devlet nüfuz ve imkânlarından faydalanan bir takım afferiste temayüllerin, yani işadamlığı, çeşitli yollardan iş takipçiliği, zayıf ruhlu insanların menfaatlerine göre işletilen tesis cereyanlarının da belirdiği bir gerçektir. Hemen hiçbir iş aleminden gelmeyen, hemen hepsi de eski milli mücadele günlerinin; asker, idareci, yahut siyasetçi elemanları arasından türeyen bazı insanların yeni devrin iktisadi işlerini ve imkânlarını, az çok maskeli şekillerde, fakat daima devletin nüfuzuna dayanarak, kendi menfaatlerine kullanmak çabaları olmuştur. (...) En kısa zamanda affairiste cereyanların ve tiplerin hatta "İş Bankası çevresinde de" kendilerine yer ve sığınak buldukları görülüyordu. Belki de bunları kontrol için Atatürk'ün yakın çevresinden birtakım kimselerin de bankanın ve teşekküllerin yüksek idare mevkilerinde vazife almalarına rağmen, usulsüzlükler önlenemiyordu. Hatta zamanla bunlardan bazılarının bizzat karışık işlere karıştıkları göze çarptı. Fenalığın önlenmesi lazım geldiği yolundaki şikâyetlerin Atatürk için bir üzüntü kaynağı olduğu da bilinen bir gerçekti." [3]

 

"Sadece çıkarlarını kollayan, vurguncu, dalavereci" anlamında­ki aferist kavramı, İş Bankası'nın Fransızca ismi "Banque d'Affa- ires"le çarpıcı bir çağrışım yarattığı için kullanılıyordu. Falih Rıfkı "İş Bankası'nın bir nevi "politikacılar bankası" olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur" diyordu. 1930 yılından sonra etkili olmaya başlayan aferizm daha çok devlet tekellerinin üstlenilmesiyle be­liriyordu. Bu noktada İş Bankası sermayesi, devlet nüfuzuyla riske atılıyordu. Kolay kazanç elde etmeye çalınanlar Ankara'da nüfuz tüccarlarını buluyor ve bankanın imkânlarımdan yararlanarak bü­yük vurgunlara girişiyordu. Yabancı tüccarlar ve Levantenlere bir de Ankara'da etkili politikacılar katılmıştı. [4] Falih Rıfkı da, İş Ban­kası çevresindeki bu grubun yolsuzluklarından söz ediyordu:

"Milletvekilliğimin ilk yılında, bir öğle üstü, Yakup Kadri ile beraber Meclise gelmiştik. Dış bahçe kapısı ile iç kapı merdiveni arasında birkaç Milletvekili bize bir kanun teklifi imzalatmak istediler. Okuduk... Teklif aşağı yukarı şu idi: «Hidemat-ı vataniyesine mükâfaten Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne 1 milyon lira ihda edilmiştir.» İmzalayanlardan bazıları belki de pek iyi niyetliydiler. Muzaffer komutanlarını para ile mükâfatlandırmak İngilizlerin de âdeti değil miydi? Sonra Mustafa Kemal devrimler yapacak ve devrimler düzenini memlekette kökleştirmek ve korumak için büyük bir partiyi teşkilâtlandıracaktı. Bunun için para lâzımdı. Beynimizden vurulmuşa döndük. Sanki zafer ve onun bütün şanları ve şerefleri satılığa çıkarılmıştı. Kuvay-ı Milliye devrinde İngiliz entelijansı adına "hareketin başından ayrılmak şartiyle" Mustafa Kemal'e büyük bir para ve İtalya'da bir villâ vadedilmişti. Bu da öyle bir şeydi. Gazi Mustafa Kemal'i devrim tarihinin ilk günlerinde suikastların en alçakçası ile öldürmek demekti. Gazi'nin haberi olup olmadığını düşünmeden reislik odasında kendisini bulduk. Hamdullah Suphi heyecanlı sözleri ile hepimizin ıstıraplarını anlatmaya çalıştı. Gazi:

— Hiç haberim yok... Küstahlık etmişler, teklifi bana buldurunuz, dedi. Getirtti ve yırttı. Derin bir gönül rahatı duyduk. Fakat İttihat ve Terakki devrindeki nüfuz kazançlarına hasret çeken veya Kuvay-ı Milliye'nin çetecilik günlerinde vurgun ve yağma zevki tatmış olanlar, Gazi'nin yanında ve Mecliste idi. Birçoklarının, devrim umurlarında bile olmadığını biliyorduk. Milletvekilliği de, boğaz tokluğu geçime yeter yetmez maaşlı bir görevdi, işleri yalnız idealist tarafından görenler yeni bir batı Türkiye'sinin ve bu Türkiye içinde yeni bir topluluğun kuruluş savaşlarına katılmanın şevki yanında her şeyi unutuyorlardı. Bu heyecanı duymayanların hatırladıkları tek şey nüfuzlarını satmaktan ibaretti. Para kazanmak için tek sermayeleri de nüfuzları idi.

Gazi, varlıksız her aile çocuğu gibi, hayli sıkıntılı bir öğrenci ve subay hayatı geçirmişti. Aylığı hiçbir zaman masrafına yetmezdi. Biraz rahat bir hayata, büyük komuta rütbelerinde kavuşabilmiştir. Bununla beraber fikirlerini ve politikasını ne satmış, ne de kiralamıştı. Acaba etrafındakilerin kendi itibarını sarsacağına şüphe olmayan nüfuz ticaretlerini önleyebilecek miydi?

Yeni devrin ilk skandallarından biri, Ermeni kaçırma hadisesidir. İstanbul gazeteleri, mallarını yeniden ele geçirmek için iki Ermeni zengininin gizlice İstanbul'a sokulduğunu yazmışlar ve bu kaçakçılığı yapan «İş Komitesi» nde Gazi'nin arkadaşlarından birkaçını ortak göstermişlerdi. Bu iki Ermeni'nin İstanbul'a gelmiş olduğu, fakat mesele ortaya çıkınca tekrar savuşturuldukları doğru idi. Kimlerin suçlu olduğu ise anlaşılamamıştı.

Bir gün «Akşam» gazetesinde otururken, bana bir yeni cigara kâğıdı kuşağı getirdiler. Cigara kâğıdının adı: Gazi Mustafa Kemal Paşa !. İmtiyaz sahibinin adı: Recep Zühdü... Recep Zühdü, Gazi'nin en yakınlarından idi. Kuşağı aldım, Çankaya'ya götürdüm. Rahmetli lider önledi, idi...

Bir aralık vaktiyle orduda politikacılık eden ve Gazi'nin hiç sevmediği bir eski subay Ankara sokaklarında görünmüştü: Gazi:

—           Ne işi var bu adamın Ankara'da? diye şüpheye düşmüştü. Komisyonculuk için dolaştığı söylenmesi üzerine, bazıları:

—           Dâvanın bütün zahmetlerini biz çekeceğiz, parasını onlar mı kazanacaklar? diye söylenmişlerdi.

Eğer devlette bir iş görülecekse ve bu işten bir komisyon alınacaksa, Gazi'nin yakınları ve tanıdıkları dururken, bu kazanç neden kendisinin de rejimin de düşmanı olanlara kaptırılmalı idi?

İlk aferizm fesadı Ankara'da iş takip etmeğe gelenleri haraca kesmekle başlamıştır. Adam ya zayıf bakanlara sözlerini geçiren nüfuzlularla ortak olacaktı, yahut kazancından olacaktı. Türk olmayanlar bir Ankara'lı maske edinmek zorunda idiler. Birkaç misal süratle şu fikrin yayılmasına sebep olmuştur: Ankara'da ancak nüfuzlu Milletvekilleri vasıtası ile iş çıkarılabilir.

Bir gün Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde oturuyordum. Çankaya'daki evimi kiralayan Çek Sefiri beni görmeğe geldi. Biraz hoş beşten sonra dedi ki:

—           Bizim İskoda firmasını biliyorsunuz. Bu firmanın Türkiye mümessili Sabur Sami Beydir. Bize söylediklerine göre, kendisinin siyasî nüfuzu olmadığı için firmanın işlerini yürütemeyecektir. Onun yerine siyasî nüfuz sahibi bir kimsenin bulunmasını bana yazdılar. Aklıma siz geldiniz. Gazinin arkadaşısınız. Gazetesinin başındasınız. Lütfen bu mümessilliği kabul etmez misiniz?

Hepsinin asılsız olduğunu ve Türkiye'de bu firmanın işlerini daha iyi görecek bir temsilci bulunamayacağını dilim döndüğü kadar anlatmaya çalışmıştım.

Bir gün Millî Savunmanın bir eksiltmesine katılan iki rakip firmadan ikisinin de temsilcisi aynı Milletvekili olduğu görülmüştü. İş Bankasının bir nevi politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur.

İş Bankasını kuranlar ve bilhassa onun umum müdürü, dürüst kimselerdi. Fakat bankayı yürütebilmek, tutabilmek ve işletebilmek, uzun müddet devlet otoritesini kullanmağa bağlı kalmıştır. Kolay kazanç elde etmeye çalışanlar, yerli-yabancı, Ankara'da nüfuz tüccarlarını bulmakta ve onlar vasıtası ile bankayı kendi teşebbüsleri içine sürüklemekte idi. Birkaç defa bankayı pek ağır ziyanlardan kurtarmak için, onu çıkmaz işlere sokmuş olanları kazandırarak kurtarmak lâzım gelmiştir.

Bu kurtarılanlardan biri ki, on parasız bir subay emeklisi olarak ilk Meclise katılmıştı, bir demiryolu mukavelesinden tam 1 milyon yirmi sekiz bin lira komisyon almıştı. Bu komisyonun ehemmiyetli bir kısmı İş Bankasındaki hesaplarını kapatmağa ancak yetebilmişti. Devlet bu uzun mühletli sözleşme yüzünden milyonlarca lira ziyana gireceğini anlamış ve onu sonradan feshedebilmek için bin bir sıkıntıya uğramıştı.

Ortaya bir teşebbüs atarak İş Bankasının sermayesini tehlikeye koyabilmek, para kazanmanın en kestirme yollarından biri sayılıyordu. Rejimden hava parası vurmak hırsı, nüfuz satıcılarını o kadar bürümüştü ki, bir gün, Atatürk'ün kızıp yanına sokmadığı bir şahısla nüfuzlu dostlarından biri arasında şöyle bir pazarlık yapılmıştı: Dostu bir kolayını bulup o şahsı sofraya davet ettirecek ve sofrada bir kolayına getirip Atatürk'ün elini öptürerek affettirecekti. "Buse"nin ücreti on bin lira idi. Meseleyi duyan bir arkadaşımın tarizli müdahalesiyle bu kârlı iş son dakikasında akim kalmıştı.

Şöyle bir sistem kurulmak isteniyordu : Devletin yapacağını banka yapmalı idi. Şüphesiz arada bankanın yabancı iş ve yerli nüfuz komisyoncuları asıl hisseyi paylaşacaklardı. Reassürans hikâyesi bunun tipik bir misalidir.

Galiba dünyanın hiçbir yerinde reassürans işi imtiyaz altında değildir. Bu fikri İstanbul sigorta kumpanyalarından birinin levanten müdürü icat etti. Atatürk'ün kalp rahatsızlığından şüphe edilerek perhize girdiği zamanlarda idi. Arkadaşları iki cepheye bölünmüşlerdi. Böyle bir inhisarcılığa mani olmak isteyenler, bütün delillerini kullanmakta idiler. Hükümette de banka nüfuzculuğuna karşı mukavemet belirmişti. İmtiyaz dâvası bütün bir mevsim geri kaldı. Fakat nihayet teşebbüse önayak olanlar muvaffak oldular. Hiç unutmam, Hâkimiyet-i Milliye gazetesindeki odamda oturuyordum. Başyazarlardan ve banka idare meclisi reisi Siirt Milletvekili Mahmut, yanımdaki odada çalışırdı. Arada kapı yoktu. Beraber konuşurken İstanbullu sigorta müdürünün geldiğini haber verdiler. Pek neşeli müdür, Mahmut'un masası üstüne üç zarf bıraktı:

— "Bu zat-i âlinizin, bu ...... Beyefendinin, bu da ..... Beyefendinin" dedi. Bu zarflar hisse senedi dolu idi. Bahsettiğim sigorta müdürü, elde ettiği başarıdan sonra, servet ve samanını toplayarak Fransa'ya gitti. «Cote d'Azure» de yerleşti. Geçen gün İstanbullu bir tüccardan duydum. Reassürans imtiyazı yüzünden yalnız bu tüccar şimdiye kadar 50.000 lira fazla sigorta parası ödemiştir.

İş Bankasının ilk sermayesi de Hindistan'dan Mustafa Kemal'e gönderilen paranın geri kalanı idi. Bu para, millete ve devlete gönderilmişti. Mustafa Kemal el sürmemeli idi. Gerçi o sermaye hesabı daima aynı tutulmuş, parti işleri için kullanılmış ve partiye bırakılmıştır. Ama Mustafa Kemal yanındakilere bir örnek olmalı idi. Başvekil ve arkadaşları aferizme karşı mücadele ediyorlardı. Başvekil:

—           Bir iş ki; kimse yapmaz, devlet yapar, bunu anlıyorum. Bir iş ki, hususî bir teşebbüs yapar, bunu da anlıyorum. Fakat devletin nüfuzunu kullanarak şahıslar veya bankalar yapar, bunu anlamıyorum. Ben devletçilik denen şeyi anlarım, fakat dolapçılığı anlamam diyordu.

Başvekil Millî Savunma'ya bir tezkere yazarak ve tezkerede Atatürk'ün pek yakın bir arkadaşının ismini zikrederek, bu zatın karıştığı eksiltme ve arttırmaların bozulmasını emretmişti. Bir gün de Meclis koridorunda yüksek sesle :

—           "Hâzineyi soydurmayacağım, hâzineyi soydurmayacağım" diye haykırdığını görmüş, sinirlerini iyice oynattığından şüphe etmiştik.

Hava paracıları hükümetin bu dayatışma, iktisat politikasının nazarî sakatlığı mahiyetini vermek için Çankaya'yı telkin altında bırakmağa uğraşıyorlardı. Bir akşam, biraz yukarıda bir milyon lira komisyon aldığından bahsettiğim Milletvekili tenkitler yürütmeğe koyulmuştu. Atatürk işi alaya alarak:

—           Fransızca söylersen dinlerim, demişti. Hatibin dış seyahatlerinde kulaktan kapma birkaç kelime-sinden başka Fransızcası yoktu. Biraz içmiş olduğundan cesaretle ayağa kalktı ve :

— "Mon economie autre economie İsmet Paşa" diye tutturdu idi...

Bir gün, daha sonra Yavuz - havuz skandalında hüküm giyenlerden bir milletvekili ile trende konuşuyordum. O da 1923 fıkarasından idi.

—           Seni bir açık otomobilde gördüm. Kapalısını sattın mı? diye sordum.

—           Hayır, dedi, bir de açık aldım. Biliyor musun, iki otomobil almak daha ekonomik... Bu sözle ne demek istediğini hâlâ anlamamışımdır.

Bir gün de, mütarekede küçük bir alacağı için bir tanıdığını denize atmakla tehdit eden bir küçük maaşlının Florya'daki evi önünde otomobili, denizde de kotrası duruyordu. Arkadaşımla :

—           Bunun torunu da olmuş, diye eğlenmiştik.

Millet Meclisi, Cumhurbaşkanlığı için Çankaya'daki yeni evi yaptırmakta idi. Ben kestördüm. Yazları Ankara'da üç arkadaş nöbet tutardık. İhaleler de kestörlükten yapılırdı. Sıra bende idi. Köşkün en devamlı adamlarından biri geldi:

Sıhhi tesisleri ......'e ihale et. Bizim ortağımızdır, dedi. Nasıl yapabilirim bunu? İhaleye katılanların zarfları kapalı... Hangisinde ucuz teklif çıkarsa ona vermeğe mecburuz.

Sana yolunu öğretirler, dedi. Öğretecek olan da daire müdürü imiş. İhale en ucuz teklife yapılmıştır. Fakat aynı zatın bu eve dair Atatürk'e telkinleri yüzünden kestörler hayli ıstırap çekmişlerdi.

İş bahsinde bu kadar titiz görünen Başvekilin de yakın etrafı nüfuz ticaretinden zengin olmuşlardır. Ayazpaşa mezarlığını birinin mülkü haline sokup bizzat İnönü'ye bu mezarlıktan arsa hissesi sağlamışlardı. [5]

Kaynakça:

[1] Gündüz Ökçün / 1920-1930 Yılları Arasında Kurulan Türk Anonim Şirketleri'nde Yabancı Sermaye (Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara-1971)

[2] F.Cengiz Erdinç / Overdose Türkiye – Türkiye'de Eroin Kaçakçılığı, Bağımlılığı ve Politikalar (İletişimYayınları, İstanbul-2004, 1.Baskı, Sayfa: 65-66)

[3] Şevket Süreyya Aydemir / İkinci Adam (Remzi Kitabevi, Cild-1, 2.Baskı, İstanbul-1968, Sayfa: 468-469)

[4] F.Cengiz Erdinç / A.g.e. – Sayfa: 67

[5] Falih Rıfkı Atay / Çankaya (Bateş A.Ş., İstanbul-1980, Sayfa: 453-458)

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

  1. ezgi bobur

    allah razı olsun.

Yorum Yaz

  104948

-