4 AĞUSTOS 2020 SALI

İSRAİL’İN FİLİSTİNLİLERE KARŞI UYGULAMALARI VE APARTHEİD SORUSU

Bu rapor İsrail’in Filistin halkına yönelik topyekün olarak bir apartheid rejimi kurmuş olduğu sonucuna varmaktadır. Raporun yazarları, bu iddianın ciddiyetinin farkında olarak, eldeki delillerin, İsrail’in uluslararası hukukta tanımlanmış apartheid suçu ile örtüşen politika ve uygulamalardan dolayı makul şüphenin ötesinde suçlu olduğunu saptadığına hükmetmektedir.


İSRAİL’İN FİLİSTİNLİLERE KARŞI UYGULAMALARI VE APARTHEİD SORUSU

Rapordaki bu analiz, insan hakları hukukunun ve prensiplerinin antisemitizmi ve diğer ırkçı ayrımcı ideolojileri reddeden aynı kaynaklarına dayanmaktadır. Bu kaynaklar arasında Birleşmiş Milletler Antlaşması (1945), İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948), Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme (1965) bulunmaktadır. Rapor, apartheidin tanımını öncelikli olarak Apartheid Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına ilişkin Uluslararası Konvansiyon'un ikinci maddesinden almaktadır (1973, buradan itibaren Apartheid Konvansiyonu olarak anılacaktır):

Güney Afrika'daki ırkçı ayrımcılık ve fark gözetme politika ve uygulamalarına benzer politikaları ve uygulamaları içeren “Apartheid Suçu” terimi, … bir ırka mensup kişilerin başka bir ırk üzerinde tahakküm kurmak ve bunu sürdürmek amacıyla gerçekleştirdiği gayriinsani uygulamaları ve bu kişilere sistematik olarak baskı uygulanan durumları içerir.

Aslında “apartheid” terimi, ilk başta Güney Afrika'daki spesifik olaylar için kullanılıyorduysa da, günümüzde uluslararası teamül hukukunda ve Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Roma Statüsü'nde insanlığa karşı suçların bir çeşidi olarak tanımlanmıştır:

Bu özetin resmi olmayan çevirisi İstanbul Center of International Law eğitmenleri olan Abdurrahman Erol 'un (Tilburg University LLM '16) editörlüğünde Abdülaziz Ahmet Yaşar (KU Leuven MA Candidate '17), Onur Dur (Geneva Graduate Institute LLM Candidate '18) ve Selman Aksünger'in (Leiden University LLM Candidate '17) katkılarıyla yapılmıştır.

“Apartheid”, bir ırkın, başka bir ırk grubu veya grupları üzerinde, sistematik tahakküm ve baskı kurmaya yönelik kurumsal bir rejim çerçevesinde ve bu rejimi koruma amacıyla işlediği … insanlık dışı fiiller anlamına gelir.

Bu arka plandan bağımsız olarak, bu rapor, apartheid yasağının evrensel olarak geçerli olduğunu ve bu yasağın Güney Afrika ve Güney Batı Afrika'da (Namibya) apartheidin sona ermesiyle anlamsız hale gelmediğini yansıtmaktadır.

Bu rapordaki apartheid konusundaki hukuki yaklaşım, apartheid kelimesinin popüler söylemlerde sıkça karşılaşılan ve hakaret ifade eden kullanımıyla karıştırılmamalıdır.

Kapitalizm gibi anonim yapısal durumlar tarafından üretilen (“ekonomik apartheid”) apartheidi, ayrıksı fiiller ve uygulamalar olarak görmek (“apartheid duvarı” gibi) veya belli ırklar tarafından başka ırklara karşı bireysel sosyal davranışlar (sosyal ırkçılık) olarak değerlendirmek kimi bağlamlarda mümkün olabilir.

Fakat raporda, apartheidin uluslararası hukuktaki kaynaklarda belirtilen ve devletlere sorumluluklar yükleyen tanımına dayanılmaktadır.

Delilerin seçimi, Apartheid Konvansiyonu'na göre yapılmaktadır. Konvansiyon'a göre apartheid suçu ayrıksı gayriinsani fiillerden oluşur. Fakat bu fiiller ancak kasıtlı olarak ırka dayalı bir tahakküm kurmak amacıyla gerçekleştiriliyorsa insanlığa karşı suç olarak değerlendirilir. Roma Statüsü ise, apartheidin tanımında ırka dayanan bir tahakküm “kastına” hizmet eden “kurumsallaşmış bir rejimi” ifade etmektedir.

“Amaç” ve “kasıt” her iki tanımda da merkezde yer almakta olması sebebiyle, bu rapor böyle bir esas amacın varlığını makul şüphenin ötesinde saptamak için, görünürde Filistin boyutundan ayrı olan etkenleri –özellikle İsrail devlet kurumlarının yapılarında ve kanunlarında belirtilen Yahudi devleti doktrinini- incelemektedir.

İsrail'deki rejimin yukarıda bahsedilen esas amaç için tasarlanmış olması kanunların bütününden açıkça anlaşılsa da raporun boyutuyla ilgili sebeplerden dolayı burada bu kanunların bazısı açıklanacaktır.

Öne çıkan bir örnek toprak politikasıdır. İsrail anayasasında, İsrail devletine, İsrail Kalkınma İdaresine ve Yahudi Ulusal Fonu'na ait toprakların herhangi bir şekilde devri, bu toprakların idaresinin daimi olarak bu kurumların idaresinde kalmasını sağlayacak şekilde yasaklanmıştır.

1951 Devlet Toprak Kanunu, İsrail hukukunun uygulandığı herhangi bir yerdeki malların (topraklar dahil) devlete geri iade edilmesine imkan tanımaktadır.

İsrail'in diğer devletlerce tanınan sınırlarındaki devlet topraklarının %93'ünü İsrail Toprak İdaresi yönetmektedir ve bu toprakların kullanımı, geliştirilmesi ve mülkiyeti Yahudi olmayanlara verilemez. Bu kanunlar, anayasada belirtilen “kamusal amaç” anlayışını yansıtmaktadır.

Bu tür kanunlar Knesset oylamasıyla değiştirilebilir fakat anayasaya göre Knesset bu kamusal amaca karşı olan herhangi bir partiyi yasaklayabilir. İsrail hukuku, ırka dayanan tahakküme karşı muhalefeti etkin bir şekilde kanunsuz kılmaktadır.

Nüfus mühendisliği politikası, İsrail'in Yahudi devleti olarak kalması amacına yönelik olan bir diğer politikadır.
Bunun en bilinen örneği, dünyadaki bütün Yahudilere, memleketlerine ve vatandaşlıklarına veya İsrail ya da Filistin ile bir ilişkilerinin olduğunu gösterebilmelerine bakılmaksızın, İsrail'e giriş yapabilme ve İsrail vatandaşlığı alabilme hakkı veren ve fakat benzer hakları, atalarından kalan topraklardaki hak sahipliğine ilişkin belgelere sahip olanlar da dahil olmak üzere Filistinlilere tanımayan kanundur.
Dünya Siyonist Örgütü ve Yahudi Ajansı, İsrail devletinin kurumları olarak, Yahudi göçünü kolaylaştırmak ve arazi kullanımından kamusal gelişim planlarına ve Yahudi devleti için hayati önem arz eden diğer meselelere kadar uzanan konularda tercihen Yahudi vatandaşların yararına hizmet etmekle ilgili hukuki yetkilerle donatılmıştır. Bazı kanunlar, üstü kapalı biçimde nüfus mühendisliği yapmaktadır.

Buna örnek olarak, Yahudi konseylerine, Filistinli vatandaşların oturum için yaptıkları başvuruları reddetme yetkisinin tanınması gösterilebilir.

İsrail Hukuku, vatandaşlarının eşlerinin İsrail'e yerleşmesine normal şartlar altında izin vermekteyken bunun tek istisnası eşlerden birisinin işgal altındaki topraklardan veya ötesinden bir Filistinli olması halidir. Daha makro planda bu, İsrail'in tüm Filistinli mültecileri ve sürgünleri (yaklaşık altı milyon kişi) kontrol ettiği topraklardan uzak tutma politikasıyla alakalıdır.

Irka dayalı sistematik tahakküm rejimi, iki ek şartı da yerine getirdiği takdirde apartheid rejimi olarak vasıflandırılabilir. Eğer mağdur edilen insanlar belirli ırka ait olma ortak paydasında toplanıyorlarsa ilk şart sağlanmıştır.
Bu rapor, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmede geçen ırkçı ayrımcılık tanımı kabul etmektedir.

Buna göre “ırkçı ayrımcılık”, “siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel veya kamusal yaşamının her hangi bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin eşit ölçüde tanınmasını, kullanılmasını veya bunlardan yararlanılmasını kaldırma veya zayıflatma amacına sahip olan veya bu sonuçları doğuran ırk, renk, soy, ulusal veya etnik kökene dayanarak her hangi bir ayırma, dışlama, kısıtlama veya ayrıcalık tanıma” anlamına gelir.

Bu bağlamda, bu rapora göre Filistin'in jeopolitik durumu göz önüne alındığında Yahudiler ve Filistinliler ırksal gruplar kabul edilebilir. Ayrıca Apartheid Konvansiyonu'nda, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmeye doğrudan atıf yapılmıştır.

Devamı yarın...

Yorum Yaz

  797136

-