24 TEMMUZ 2017 PAZARTESİ

İSRAİL UTANÇ DUVARI VE UYGULAMALARIYLA CENEVRE SÖZLEŞMESİ’Nİ İHLAL EDİYOR

Cenevre Sözleşmesi Madde 49 da belirtilen “Şamil devlet, işgal ettiği topraklara Bizzat kendi halkının bir kısmını tehcir veya nakledemez” ilkesi İsrail tarafından uzunca bir süredir ihlal etmektedir. Her ne kadar bu suçlamayı kabul etmemekte ise de yaptığı işlemleri inkar etmemektedir. Sadece uygulamalarının sözleşmeye aykırı olmadığını iddia etmektedir.


İSRAİL UTANÇ DUVARI VE UYGULAMALARIYLA CENEVRE SÖZLEŞMESİ’Nİ İHLAL EDİYOR

Halbuki gerek Utanç duvarında gerek ise yerleşim yerlerini kurmaktaki uygulamaları Filistin halkının göçe zorlanmasıdır. Ayrıca insanların topraklarına ya da evlerine ve zirai alanlarına el konulması şeklindeki uygulaması insanlık dışıdır. İsrail kendi içerisindeki çatışmanın ana etkeninin kendi uygulamalarından kaynaklandığını görmek istememekte ya da bunu göze almaktadır. 1952 yılında onayladığı bir sözleşmeye aykırı hareketlerine ısrar ile devam etmekte ve her zaman olduğu gibi dünya kamuoyu buna göz yummaktadır.

YERLEŞİM ALANLARININ OSLO ANLAŞMASINA AYKIRILIĞI

1995 Yılında imza edilen Oslo İlkeler Anlaşması, iki toplumun birbirine yaklaştığı en temel anlaşmadır. Her ne kadar Filistin Yönetimi birçok menfaatini hiçe sayarak sözleşmenin kaybedeni olmakla birlikte yine de iki devletli bir yönetimin benimsenmesi adına önemli bir aşamadır. Filistin tarafının kendi halkının taleplerini yok sayması ve ABD'nin baskılarına boyun eğmesi nedeni ile FKÖ lideri Yaser Arafat'a olan desteğin azalması ve Hamas'ın yükselişinin temelinde de bu anlaşmanın yattığını söylemek çok ta yanlış olmayacaktır.

Bununla birlikte görülmektedir ki İsrail Devleti kendi lehine olan bir sözleşmenin maddelerine dahi riayet edememekte ve keyfi uygulamalarına devam etmektedir. İlkeler sözleşmesi uyarınca nihai statüsü üzerine görüşmeler sonuçlanıncaya kadar hiçbir taraf Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin statüsünü değiştirecek bir girişimde bulunmayacak veya bir karar alma yacaktır” maddesi açıkça ihlal edilmektedir. Bu ilkeler sözleşmesinin nihai sonucu iki ayrı devlet iken, Filistin tarafı devletleşmeye yönelik her adım atışında tepki mahiyetinde yerleşim alanları genişletilmektedir. Bu yaklaşım ile her ne kadar ilan edilmiş ve kurumları tesis edilmiş ise de Devletin tam olarak egemenlik elde edebilmesi fiilen de mümkün olamayacaktır

. Zira yerleşim bölgeleri nedeni ile Filistin'e ait olan bölgeler gettolara dönüşmüş ve her alanda yerleşim nedeni ile egemenlik kısıtlanmıştır. Batı Şeria bölgesinin içerisinde ve Doğu Kudüs'te tesis edilen parça parça yerleşim alanları ve outpostlar yüzünden iki devletli bir yönetimin imkansız olduğunu söylemek hayalleri yıkmak anlamına da gelmektedir. Zira halen bunun için çalışan Filistin gruplarının bu realite karşısında hareket kabiliyeti de bulunmamaktadır. Amiyane tabir ile parçaları kopartılmış bir bütünü hala bir bütün olarak yönetebilmek mümkün değildir.

YERLEŞİM ALANLARININ ULUSLARARASI ADALET DİVANINCA DA HUKUKİ BULUNMAMASI

Uluslararası Adalet Divanı 9 Temmuz 2004 tarihinde işgal edilmiş topraklardaki İsrail yerleşimlerine yönelik bir karar almıştır. Kararda Doğu Kudüs de dâhil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarında inşa edilen İsrail yerleşimlerinin yasal olmadığı ve ekonomik ve sosyal gelişmenin önünde bir engel teşkil ettiği açıkça ifade edilmiştir. Doğal olarak bu karar da tanınmamış ve uygulamaya esas alınmamıştır.

Her ne kadar ABD, İngiltere ve Kanada gibi ülkelerin boykot etmeleri nedeni ile ortak bir karar alınamamakta ise de tavsiye niteliğindeki BM kararları da yerleşim yerlerinin durdurulmasının zaruriliğini ifade etmektedir. Lakin, İsrail'in bu tavsiyelere uymayacağını da bilmek gerekir. Şimdiye kadar belki de hiçbir yaptırımın uygulanmamış olması nedeni ile İsrail'de hiçbir karara riayet etmediği gibi imzalamış olduğu sözleşmelere de aykırı davranmaktan geri durmamıştır. Uluslararası Adalet Divanı kararında BM nin harekete geçmesinin gerekli olduğunu söylemiş olsa da BM nin bu anlamda bir hareketi ortaya koymasını beklememiz hayalcilikten öte bir saflık olacaktır.

ÇOCUKLAR 

İşgalci İsrail Devleti'nin yıldırma ve sindirme amaçlı Filistinli yüz binlerce çocuğu; sistematik olarak,2_25 meşru olmayan şekilde yakalaması, sorgulaması, yargılaması, tutsak etmesi ve hatta cezalandırması savaş suçları, soykırım, insanlığa karşı suçları oluşturmakta, temel hak ve özgürlüklere aykırılık teşkil etmektedir.

Bu bağlamda öncelikle çocuk haklarının tanımını yapıp akabinde işgalci ve ırkçı İsrail devletinin Filistinli ve Kudüslü çocuklara uyguladığı insanlık dışı muamelelere ilişkin raporlamamıza yapmaya çalışacağız.

ÇOCUK HAKLARI

Çocuk, dediğimizde doğuştan ergenliğe kadar süren bir zaman dilimini yaşayandır. Çocuk her ne kadar “ birey “ olarak kabul edilmesi gerekmekte ise de zihinsel, fiziksel ve ruhsal yönden tam bir olgunluğa erişmemiştir. Bir yetişkinden beklenen olgunluğu gösteremez ve eylemlerinin sonuçlarını bir büyük gibi akledemez. Çocuk, aynı zamanda basit düşünce ve görüşe sahip olması nedeni ile saf olduğu kabul edilmesi gereken kimsedir.

Çocuk yaşı ilerledikçe fiziksel ve psikolojik gelişimi tamamlandıkça bireysel davranışlarda bulunmaya başlayacak toplum içerisinde tam bir birey olarak kabul edilecektir. Çok kabul görmemekle birlikte insanların 18 yasını bitirdiklerinde dahi tam bir olgunluğa kavuşamadıkları görülmekte bu nedenle olgunlaşmanın 21 yasına kadar süreceği iddia edilmektedir. Bununla birlikte tüm dünyada genel kabul gören yaş sınırı 18 dir. 

Öncelikle çocukların tüm yönleri ile korunması amacı Uluslararası örgütlerin kabul ettiği esaslar üzerinden değerlendirme yapmanın doğru olacağı düşüncesindeyiz. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1989 yılında benimsenen Çocuk Hakları Sözleşmesi kabul görerek 1990 yılında yürürlüğe girmiştir. Ülkemizin de aynı yıl imzaladığı ve 1995 yılında da yürürlüğe giren bu sözleşme, 197 ülke tarafından kabul görmektedir.

Yorum Yaz

  441279