30 MAYIS 2020 CUMARTESİ

İSTİKLAL MAHKEMELERİ’NİN KARARLARI YOK SAYILMALIDIR

Ülke tarihimizin bir an önce el atılıp aydınlatılması gereken karanlık sayfalarından biri de İstiklal Mahkemelerinin yaptıkları yargılamalardır.

Kurtuluş Savaşı sırasında asker kaçaklarını yargılamak gibi masum bir gaye ile kurulan ancak kanun çıktıktan on gün sonra bir değişiklikle 'milli gücü tenkis edici (kısıtlayıcı) her suç mahkemenin yetki alanındadır' denilerek yetki alanları genişletilen İstiklal Mahkemeleri,  daha sonra Tek Parti rejiminin muhaliflerini yok etmek için bir terör makinesi olarak kullanılmıştır.

Konunun uzmanı Prof. Dr. Ergun Aybars'ın ifadesiyle 'İstiklal Mahkemeleri hukuk mahkemeleri değildi.'

Tek Parti dönemi Kemalist aydınlarından Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da 'İstiklal Mahkemeleri rejimin yerleştirilmesi için kurulmuşlardı' ifadesini kullandıktan sonra bu mahkemeleri 'tedhiş mahkemeleri' olarak yorumlar.

1.Meclis Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Ulaş, 14 Ocak 1922 tarihli gizli oturumda İstiklal Mahkemeleri için şu uyarıları yapıyor: Artık İstiklal Mahkemeleri'nin el uzatmadığı, el koymadığı şey kalmadı ve bütün hükümetin icraatını eline aldı. Meclis adına hükümler verdi.

İstiklal Mahkemeleri 1925 yılı başlarında Takrir-i Sükûn Kanunu'nun verdiği yetkiyle 'Kanunun kabul edildiği günün ertesinde Terakkiperver Fırkasını kapatır. İstiklal Mahkemesi sopası gösterilerek Cumhuriyet devrimleri peş peşe kabul ettirilir.

1926'da Lazistan Mebusu Ziya Hurşit ve arkadaşlarının Mustafa Kemal'e karşı düzenledikleri iddia edilen suikast girişimi, İkinci Grup mensupları da dâhil olmak üzere tüm muhaliflerle hesaplaşmaya gidilmesine zemin oluşturur.

Bu mahkemeler Mete Tunçay'ın deyimiyle ‘İttihat ve Terakki'nin hesabını görme' süreci haline gelir. Atatürk'e muhalif kim varsa hepsi İstiklal Mahkemeleri'nde sorgulanır, yargılanır.

İstiklal Mahkemesi'nin Reisi Kel Ali, eski bir subaydı. Aynı zamanda Ankara'da yeni kurulan İthalat İhracat Şirketinin yönetim kurulu başkanıydı. Mahkemenin namlı üyesi Kılıç Ali de eski bir subaydı. Aynı zamanda Ankara'da yeni kurulan İş Bankası'nın yönetim kurulu üyesiydi.

Yani bu kişiler bir anlamda duygusal(!) ilişkilerle de yeni rejime bağlıydılar. Verdikleri kararlar hem ideolojik olarak hem de aldıkları yönetim kurulu maaşları münasebetiyle tarafsız olamazdı.

İşte bu konumdaki İstiklal Mahkemeleri her kararlarıyla ülkeyi biraz daha karanlığa götüren adımlar attılar.

Murat Belge'nin anlattığına göre; İstiklal Mahkemeleri bir adamın iki oğlunu idama mahkûm ettiler. Sonra da o adama, 'İkisinden birini asacağız. Hangisini asalım? Kararı sen ver' dediler. Adam, yaşadığı dehşetten ve ağır sıkletten bayıldı kaldı.

İstiklal Mahkemeleri işte buydu... Mahkeme üyelerinin hemen hepsi genç ve ihtilalci karaktere sahip kişilerdi.

Sağcı solcu her düşünce görüşünden aydını tasfiye ettiler. İskilipli Atıf Hoca, 'Frenk Taklitçiliği ve Şapka' isimli bir kitap yazmıştı. Hocayı daha kanun çıkmadan önce yazdığı kitabından dolayı başına zorla şapka giydirerek ve  'giy domuz' diyerek idam ettiler.

Sivas'ta Çil Mehmet adında sıradan birisini Şapka Kanunu aleyhinde afiş asmak suçundan idam ettiler.

 

Erzurum'da yaşlı bir kadın 'Ben bir Hatun kişiyim, şapka ile ne alakam olabilir?' diye sorarken idam ettiler.

Solcu yazar Zekeriya Sertel'in gazetesinde Cevat Şakir Kabağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) bir hikâye yazdığı için İstiklal Mahkemesi'nde her ikisini de yargıladılar ve birini Bodrum'a birini Sinop'a sürgüne gönderdiler.

Kendisi de bu mahkemede yazdığı bir hikâyeden dolayı yargılanan ‘Halikarnas Balıkçısı' lakaplı Cevat Şakir Kabaağaçlı anlatıyor: Mahkeme heyeti yerlerini aldıktan sonra Karadeniz kıyısının bir yerinden muhakeme edilmek üzere yedi sekiz kişiyi mahkeme huzuruna getirdiler. Bu sanıklar, müdafaaları için, bulundukları yerin en anlı şanlı avukatlarından dört beşini tutmuşlar, onlara yerlerinde vekâletnameler vermişlerdi. Orta oyununda Şakşakçı mı nedir, birisi vardır. Sahnede gezerken her attığı adımda belini öne ve arkaya getire götüre yürür. Belden kaz adımı gibi bir yürüyüştür bu. İşte avukatlar bir dizi teşkil ederek, kendilerinden emin o orta oyunu yürüyüşüyle hâkimlerin önündeki kürsüye dayandılar. Orada göğüslerini kabarta kabarta ceplerinden tomar tomar vekâletname ve başka evrak çıkardılar. Onlarca akan sular hemen duracaktı, ya da duracağını kendilerini tutmuş olan müvekkillerine temin etmişler ve kim bilir ne kadar paralar çekmişlerdi. Hâkim, yani Afyon Ali Bey, «Vay sen misin gelen?» dermişçesine, «Bunlar nedir?» diye sordu. Onlar da, «Vekâletname efendim.» dediler. Afyon Ali Bey, «Ha, öyle mi? Siz de sanık olarak muhakeme edileceksiniz!» deyince avukatlarda şafak attı.

 

 

 

İstanbullu muhalif gazeteciler Ali Kemal, Refi Cevad, Refik Halid Bey 'Şeyh Sait ayaklanmasını fişeklediniz' diye Elazığ'a çağrılıp cezalandırıldılar.

Hüseyin Cahit, Ahmet Emin Yalman gibi muhalif gazetecileri edeplendirmek, hizaya getirmek, yıldırmak için Diyarbakır'a çağırdılar. 'Siz, hükümeti eleştirerek onun otoritesini sarstınız. Şeyh Sait de bundan cesaret alarak isyan etti' diye suçladılar.

İsmet Paşa Hükümeti 6 Mart 1925'de Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşat, Aydınlık gazetelerini müddetsiz olarak kapattırmıştı. Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri devri başladıktan sonra İstanbul'da 14 günlük gazetenin adedi altıya inmiş, bunların günlük baskısı 49 bine düşmüştü. Gazete baskılarının hiçbir devirde bu derece azalmış olduğu görülmemişti.

Samet Ağaoğlu'nun anlattığına göre; İstiklal Mahkemeleri'nde bir yargılama sırasında yargıç Kel Ali'ye yargılanan bir eski arkadaşı 'Ne oluyor Ali Bey?' diye sorunca Kel Ali, 'İnkılap oluyor' diyerek kestirme bir cevap vermişti.

İsmet Paşa İstiklal Mahkemeleri'ni şöyle savunuyordu: 'Şeyh Sait isyanı basit bir hadiseydi. Normal, basit askeri; tedbirlerle çözülebilirdi. Esas büyük hadise ise memlekette umumi bir muhalefet ve kargaşa olmasıydı. Biz onun için İstiklal Mahkemeleri'ni devreye soktuk'

1920 Eylül'ünden 1922 Temmuz'una kadar İstiklal Mahkemeleri'nin önüne toplam 59 bin 164 sanık çıkarıldı. Bunlardan 11 bin 744'ü için beraat kararı, 1.054'ü için idam, 243'ü için gıyaben idam cezası verildi.2 bin 696 sanık hakkında verilen idam cezası ise yerine getirilmedi. Bu kişiler genellikle cepheye sevk edilen asker kaçaklarıydı. Sadece Ankara İstiklal Mahkemesi iki yılda 13 bin 96 sanığı yargıladı. İstiklal Mahkemeleri'nin görevi fiilen ancak 1927 yılında sona erdi. 1949 yılında ise Cihat Baban ve Adnan Adıvar'ın önerisiyle İstiklal Mahkemeleri Kanunu yürürlükten kaldırıldı.

Ali Fuat Cebesoy'un naklettiğine göre; Birinci Mecliste ne kadar tanınmış muhalif varsa hepsi birer bahane ile istiklal mahkemelerine getirilmiş, ekserisi birer suretle cezalandırılmıştı. İstiklal Mahkemelerinin en mühim icraatı, muhalefet ve matbuatı susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştu.

İstiklal Mahkemesi yargıçlarının arkalarında 'Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmaz' tabelası asılı olduğu yazsa da, Kılıç Ali Hatıralarında 'Aldığımız görevi, hiçbir etki altında kalmadan yerine getirdik. Görevimizi yaparken ne hatır dinledik, ne emir, ne gönül' dese de kararlar tamamen siyasi ve ideolojik olup verilen talimatlar çerçevesindeydi.

Diyarbakır İstiklal Mahkemeleri üyesi ve sonraki yıllarda CHP Yöneticisi olan Avni Doğan Anılarında 'Mahkeme sırasında Şeyh Sait'e mahkemenin bazı üyeleri tarafından TCF ve muhalif basınla ilgili bazı suçlamalarda bulunulması için telkinde bulunulduğunu' yazmıştı.

Bu mahkemeler özellikle politik davalarda kimi mahkûm etmeleri gerektiğini biliyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk de bu mahkemeleri kontrol altında tutuyordu. Mesela İzmir Suikastı duruşmalarında Paşa, İzmir Çeşme'de bulunuyordu.

Sanıkların avukat tutmasına müsaade edilmeyen yargılamalarda Tarık Zafer Tunaya yaşananları şöyle anlatır: İkinci Meşrutiyet döneminde gazetecilerin öldürülmesinden Şükrü Bey sorumlu tutulmuştur. Birinci Dünya Savaşı'na giriş sorunu üzerinde durulmuş ve “İttihat ve Terakki, bu mağlubiyetle iftihar edebilir mi?” diye sorulmuştur. Sanıkların Avukat tutmalarına izin verilmemiştir.

Mahkeme karalarının etki altında verildiğinin en bariz vesikası Atatürk'ün Harp Okulu arkadaşı, Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Ali Fuat Cebesoy'un Hatıralarında yer alıyor.

Ali Fuat Cebesoy başta olmak üzere T. C. Fırkasının kurucuları ve 20 milletvekili 'İzmir Suikastı' münasebetiyle tutuklanıyor ve İstiklal Mahkemesinde yargılanıyorlar.

İzmir İstiklal Mahkemesi çok sayıda milletvekilinin idamına, General Ali Fuat Cebesoy ve General Kazım Karabekir'in beraatına, Eski Dâhiliye Vekili İsmail Canbulat ve T.C.F. milletvekili Halis Turgut'un 10 yıl kürek hapsine çarptırılmasına karar veriyor. Halis Turgut Bey Takriri Sükun Kanunu Mecliste görüşülürken  “Kanun iki sene devam edecektir.” deniyor. Soruyorum: Hadise daha iki sene mi yaşayacak?  Diye muhalefet eden önemli bir şahıstı.

Kürek hapsi verilen bu iki şahıs suçsuz olduklarına inandıkları için mahkemeye itiraz ediyorlar. Mahkeme itirazı dinleyip ikisinin de idamına karar veriyor.

Hukukta aleyhte bozma yasağı evrensel bir ilkeyken 'Siz misiniz bizim kararımızı beğenmeyen?' cinsinden böyle bir karar mahkeme kararı sayılabilir mi?

Beraat eden Ali Fuat Cebesoy, bir süre sonra eski bakan arkadaşlarından biriyle karşılaşıyor. O, 'Senin beraatini Atatürk sağladı' diyor. Ali Fuat Cebesoy şaşırıyor. 'İstiklal Mahkemesi'nde kararı yargıçlar mı veriyor yoksa Atatürk mü?' şeklinde bir merak içine giriyor. Aradan bir süre geçtikten sonra Atatürk'le bir araya geliyor ve gerçeği öğreniyor. General Cebesoy başta olmak üzere berat edeceklere Atatürk karar vermiş.

Dolayısıyla İstiklal Mahkemelerinin verdiği kararların hukuki anlamda verilmiş mahkeme kararları sayılması mümkün değildir. Kararlar siyasi ve ideolojiktir.

Münevver Ayaşlı'nın anlattığına göre aradan birkaç yıl geçtikten sonra bir akşam kokteyline büyük bir kibirle İstiklal Mahkemesi üyeleri de geliyor. Anlaşılan kullanım tarihleri dolmuş olacak ki, Atatürk söz alarak 'Bu İstiklal Mahkemeleri ülkemizi dış dünyada çok kötü gösteriyor. Yarından tezi yok bu mahkemeleri kapatıyorum' deyince üyelerin her biri ortalıktan apar topar kayboluyorlar.

Atatürk'ün verdiği kararın ardından üyeler ortadan kayboldular ama verdikleri kararlar hala bütün canlılığıyla ortada duruyor.

İlk adım olarak buradan başlanılmalı, hukuki olmayan bu mahkeme kararları yok sayılmalı, mağdurlarının hakları geri verilmeli, sözde mahkeme olan İstiklal Mahkemesi yargıçları ise tarih önünde mahkûm edilmelidir.

- TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  825723

-