31 MAYIS 2020 PAZAR

Hüseyin Yağmur

İTTİHATÇILAR, İMPARATORLUĞU NASIL BİTİRDİLER?

Hüseyin Yağmur

Uzun bir mücadelenin sonunda 1908 yılında Kanun-ı Esasi yeniden yürürlüğe girince İttihat ve Terakki bu hareketin baş mimarı sayılmış ve kendisine kutsallık tanınmıştı. İttihat ve Terakki sımsıkı ve rakipsiz olarak sarıldığı kurtarıcılık ve kutsallık karizmasına heyecanla bağlı bir örgüttü.

Balkanların komitacılığından başka hiçbir örnek ve deneyimi olmayan İttihatçılar kısa bir süre sonra parlamentoda en büyük çoğunluğa sahip oldular.

İttihat ve Terakki'nin İkinci Meşrutiyet yılları içinde başvurduğu iktidarı elde etme yöntemlerinden biri de darbecilikti.

Çete olup dağa çıkmak, adam vurmak ve komitacılık İttihatçıların sanatı olmuştu. Devletin Generali Şemsi Paşa'yı vurarak öldüren teğmen Atıf Kamçıl, İttihatçıların gizli servisi Teşkilatı Mahsusa'nın reis yardımcısıydı.

 İttihatçılar ünlü Balkan Bozgununun ardından harap ve yorgun düşmüş İmparatorluğu Almanlara lojistik destek olsun diye 1.Dünya savaşına soktular.

Halbuki Balkan savaşı günlerindeki İmparatorluğun hali içler acısıydı. Bir görgü tanığı o günlere şöyle şahitlik ediyordu:       

  “...Lüleburgaz savaşı neden kaybedildi? Askerlerin ekmeği, kumandanın telgrafı yok... Abdullah Paşa'nın zabitleri mısır köklerini tırnakları ile kazıyarak, biraz unla kaynatıp kumandanlarına veriyorlardı. 175 bin kişilik bir kuvvet kumandanının yiyecek ekmeği yoktu... Bu bir hastalar ve yaralılar kafilesi değildi, bunlar gerçek insan paçavralarıydı. Yeşilimsi ve yanık yüzlerinde ızdırap gerginliği, acının verdiği perişanlık içinde sürüklenmekteydiler... Kimini arkadaşları taşıyordu, kimi de yük arabaları üzerine asılmışlar, cesetlerle karma karışık yürüyorlardı. Arabalardan feci bir inilti ve hırıltı konseri yükseliyordu. Bu can çekişenler kortejinin arkasında, çamur deryası boyunca, bağırsaklarını toprağa boşaltan iki büklüm gölgeler seçiliyordu... Hayatımda ilk kez korkunun ne olduğunu gördüm ve anladım.”

Bu acı tabloya başka bir gözlem ekleyelim.

“...Havanın fenalığı, gıda yokluğu, üniforma uymazlığı, kunduraların biçimsizliği, bitik düşmüş, kötü kumanda edilmiş bu biçarelere Hıristiyan ahali pencerelerden tüfekle ateş ediyordu... Bir ordu ki harp etmeden, önemli kayıplara uğramadan, hatta bir kısmı galip gelmişken dağılıyor, perişan oluyor... Askerler tekerleklere yapışmış et parçaları için birbiriyle kavga ediyor...” “Çerkezköy'den İstanbul'a yirmi saatte” gidilen buralarda “yaralıları yıkamak için su bile yok”, “neferler obüslerin açtığı yaraları kendileri pis paçavralar ya da çamaşır parçalarıyla sarmakta.” “Acaba tarih buna benzer bir durumu kaydetmiş midir?”

İşte ordunun hali bu kadar içler acısı iken İttihatçılar İmparatorluğu bu perişan orduyla bir dünya harbine soktular.

İslamcılık akımının lider kadrosundan Sadrâzam Sait Halim Paşa savaştan yana değildi. Paşa, etrafındaki maceracılara “ Turan ve Mısır fütuhatı (fetihleri), Trablus, Tunus, Cezayir vesaire gibi emelleri rica ederim bırakalım.Hudutlarımızı muhafaza edelim, bu suretle tarafsız kalırız.” Diyordu. 

Almanya İtilaf devletleri gibi Osmanlı Devleti'nin tarafsız kalmasını tercih etmiyordu. Tam tersine, Osmanlı ordusundan etkin yardım bekliyordu. Batı'da tutunabilmek ve Fransa işini birkaç haftada halledebilmek için doğuda Rusları, Mısır'da İngilizleri oyalayacak ve durduracak lojistik desteği Osmanlı'dan bekliyordu. Ayrıca Galiçya ve Romanya'da da aynı ordu yükleri hafifletecekti.

Silah  altına çağrılan iki milyon sekiz yüz elli bin kişilik “yarı aç, yarı çıplak” bir ordu nüfusu yirmi milyona, yüzölçümü iki milyona yaklaşan Osmanlı ülkesini korumakla görevlendirilmişti.

Bunların altısı ülke içindeydi. (Kafkas, Çanakkale, Irak, Sina, Filistin, Hicaz, Yemen) üçü de ülke dışındaydı. (Romanya, Galiçya, Makedonya).

"İttihatçılar Almanlardan alacakları 25 milyon markın ümit ve beklentisiyle,” bir milleti toptan Almanya'ya satmışlardı.

Cemal Paşa'nın Kurmay Başkanı Binbaşı İsmail Hakkı Erden'in naklettiğine göre;1.Dünya Savaşındaki Alman Ordu Kurmay Başkanı von Frankenberg, Deutsche Wehr Dergisinin  Mayıs sayısında şöyle demişti: Alman Başkumandanlığı Türkiye'ye üç ödev vermişti. Çanakkale Boğazı'nı kapatmak, Kafkasya'ya taarruz, Kanal'a taarruz.

Bir milletin, üç ödev karşısında Almanlara satıldığı bu savaştan kazançlı çıkmak, Almanya galip gelmiş olsa bile, tam bir hayaldi.

Dört yıl sonra, 1918 yılında yıkıntı bir ülke içinde elde kalan asker sayısı, beş yüz bin civarındaydı.

Savaşın Osmanlı İmparatorluğu açısından bilançosu şuydu: Osmanlı İmparatorluğu'nun 1914'te silah altına aldığı asker sayısı 2.850.000'dir. Şehit sayısı 550.000 kadardır. 2.059.000 yaralıdan 891.634 asker köylerine sakat kalarak dönmüşlerdir. Yalnızca, Sarıkamış seferine katılmış olan 90.000 Türk askerinin 70.000'i soğuk, hastalık ve kötü yönetimden ölmüştür. Kanal seferinde 3.000 Türk genci kaybedilmiştir. Bütün savaş boyunca, 129.644 Türk subayı esir düşmüştü.

Ne garip ki bugün hala İttihatçıları, 1.Dünya Savaşına girişimizi ve Sarıkamış bozgununu savunanlar var.Çünkü ülkemizi bugün hala yöneten derin egemen elitin çoğu, ittihatçılarla kan veya ruh akrabalığı taşıyor.

Devletin generalini vurarak öldüren katili hoş görerek Cumhuriyetten sonra Çanakkale mebusu yapmadılar mı?

Devlet ve kamuoyu nezdinde hala egemen olan İttihatçı zihniyet değişmedikçe daha nice bozgunlara uğrarız vesselam.

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

  1. ABDULSAMET

    çok ince ayrıntılarıyla yazdığınız için çok teşekkürler. her yazınızı okuyorum.. sadece mükemmel.

Yorum Yaz

  977545

-