Hüseyin Yağmur

KAHRAMANDAN DEĞİL, SİSTEMDEN YANAYIM!

Hüseyin Yağmur

Yıllar önce bir dergide okumuştum. Bir İranlı entelektüel, ‘ülkesinin sürekli kahramanlar tarafından kurtarılmasından' şikayet ediyordu.

Gerçekten de bir ülke sürekli kahramanlar tarafından kurtarılmak zorunda kalıyorsa, o ülkede derine gitmiş kronik bir yönetim sorunu var demektir.

Ülke bu krizi kahraman aracılığı ile aşarsa bu kez de başka bir sorun çıkıyor. Ülkenin kurtarıcısı olan kahraman kendini ülkenin sahibi görüyor. Bu psikoloji beraberinde başka sorunları getiriyor.

En iyisi saat gibi tıkır  tıkır işleyen sistemli, kurallı bir ülke yönetimine sahip olmak.

Çok şey mi istemiş oluyorum?

Hazreti Peygamber muzaffer bir komutan olarak Mekke'ye girerken rivayet olunduğuna göre başı, devesinin hörgücüne neredeyse değiyordu. Hazreti Peygamber, devenin üzerinde gururla kurulmuş bir vaziyette değil, iki büklüm bir vaziyette, hamd makamındaydı.

Aynı ordu yolda bir köpek ve yeni doğurmuş olduğu yavrularıyla karşılaştı. Rivayet olunur ki Peygamberimiz, köpek ve yavruları korkmasın diye, ordunun yolunu değiştirdi.

Mekke'ye giren muzaffer ordu, işte bu şefkat ordusuydu...

Önceki gün bir dostum anlattı. Avustralya'da  balık avlanması bir sisteme tabi imiş. Herkes denizde, devlet tarafından gösterilen balık avlanma mahallerinde avlanabiliyor, yakaladıkları balıkları hazır bulundurulan cetvelle ölçüyor, eğer 30 santimden küçük ise denize geri atıyorlarmış.

Avcıların ihtirasından balıkları korumak için Avustralya devleti, kibar bayan görevliler bulunduruyor, bu görevliler av mahallini terk eden balıkçıların sepetlerini kontrol ediyor, eğer sisteme uymayan varsa onlara ağır cezalar veriyorlarmış.

1400 yıl önce köpek yavrusunu koruyan sistemin mirasçılarının başaramadığını Avustralyalılar başarmışlar.

İnsanlarını koruyorlar, çevrelerini koruyorlar, balıklarını koruyorlar.

Buna göre bir sistem kurmuşlar...

Bizde ise böyle şeyler olursa ancak şahsi kahramanlık ve fedakarlıklarla oluyor.

İslam ülkelerinde uzun zamandır bir kahraman sendromu yaşanıyor. Sistem yerine kahramanın karizması cari oluyor. Bu da beraberinde bir çok sorunu getiriyor.

Bu vesile ile bir kaç örnek vereyim. Malum olduğu üzere bir dönemin kahramanı(!) Enver Paşa, bir macera uğruna Osmanlı İmparatorluğunu Almanya'nın saflarında savaşa sokarak ateşe atmış, İmparatorluğun münfesih hale gelmesine vesile olmuştu. Bozgunla biten savaşın ardından Enver Paşa bir Alman Denizaltısı ile kaçarak Orta Asya'ya gitmiş burada kendine ‘Umum Alemi İslami Kurtuluş Orduları Komutanı' şeklinde kendinden menkul bir unvan vermiş, bu sefer de  Türkistan Türklerini kurtarmaya soyunmuştu. 

O günlerde Enver Paşa  ile Buhara'da görüşen Başkurdistanlı ünlü devlet ve fikir dadamı Zeki Velidi Togan Enver Paşa'dan Hatıralarında şöyle bahsediyor: Enver Paşa, Şimdi kendisini Türklerin anavatanında hissettiğini, bura Türklerini mücadele sahasına çıkarmak istediğini söyledi. Bu zatın çok büyük bir idealist olduğunu, hatta hayatla ve vak'alarla pek hesaplaşmadığını ve Türkistan'ın coğrafya ve istatistiğine dair Avrupa ve Rus neşriyatını okumamış olduğunu, o günlerde gördüm.(Togan,1999:335)

Zeki Velidi Togan, Enver Paşa'nın hiçbir hesap ve inceleme yapmadan nasıl yeni bir maceraya atılmak istediğini kibarca işte böyle anlatıyor. Enver Paşa, bu işlerin bir heves ve macera aşkıyla olamayacağını  Ruslarla girdiği ilk müsademe öldürülerek anlamış oldu.

Bir kaç  örneği de son dönemlerimizin önemli Devlet ve fikir adamı Ahmet Cevdet Paşa'nın ‘Maruzat isimli kitabından verelim. Ahmet Cevdet Paşa Sultan Abdülmecit Dönemini anlatırken Osmanlı Devletinin maliyesinin halini kısaca şöyle özetliyor:

Me'mûrîn ay başlarında müstehak oldukları maaşlarını ister­ler. Sultanlar ve kadınlar paranın nereden geldiğini bilmeyüp ve bilmek istemeyüp hemen para deyü, taraf taraf saltanatı iz'âc ederler. Sarraf ve tüccâr ve esnâf dahi para içün devleti tazyik ederler. Hazînede para Yok. Vükelâ âciz. İstanbul bir azîm buhrân içinde idi. (Cevdet Paşa,1980:11)

‘Parça, bütünün habercisidir' derler. Maliyesi böyle olan bir ülkenin yönetimi nasıl olur? Ahmet Cevdet Paşa o vaziyeti de çok canlı misallerle anlatıyor.

Önce İstanbul'un halinden bir örnek verelim:  İşler o vaziyetteydi ki Bâyezid Meydânının ortasından bir kıtasını bir şahsa satsalar, Evkaf Nâzırı hiç bilmiyerek senedini temhir ü tasdik eder; lâkin ol şahıs, gidüp ol yere tasarruf edecek olsa, her tarafdan şikâyetler vuku‘u üzerine tasarrufdan men‘ olunur ve ‘bir yanlışlık olmuş' denilür idi. (Cevdet Paşa,1980:194)

Çıkan isyanlar ve  kötü yönetim üzerine bir dönem Bosna Hersek Umumi Müfettişliği görevine gönderilen Ahmet Cevdet Paşa orada karşılaştığı vaziyeti hayretle şöyle anlatıyor:

Bosna Hersek'in bir ara en önemli meselesi çiftliklerin kullanımı ile ilgili olanıydı. Bunu çözmek için bir nizamname yapılmış ve buraya gönderilmişti. Rüşdi Paşa, ara sıra,  “Bosna'nın çiftlikât ga'ilesi bitdi” deyu izhâr-ı mesârru iftihâr eylerdi. Hâlbuki Hersek'e vardığımda, ibtidâ çiftlikât ga'ilesine düşdük. Nizâmnâme'den bahs îtdiğimde gördüm ki andan kimsenin haberi yok. Mutasarrıf Paşa'dan sordum, o hiç işitmemiş. Ber-vech-i bâlâ Dersaâdet'e gelmiş olan meb‘usların ikisi Mostar'da bulunmağla, anları çağurup sorduğumda, “Evet biz İstanbul'da iken öyle bir nizâmnâme yapılmış idi lâkin suretleri buraya gelmedi” dediler. Hayrette kaldım.Nihâyet, Muhasebe kalemi hulefâsından bir ihtiyar efendi geldi. «Dört sene mukaddem buraya bir takım denkler gelmiş idi. Lâkin Serdâr-ı ekrem Ömer Paşa ol vakit Nevâhî-i âsiye işleriyle meşgul olduğundan umûr-ı mülkiyyeye bakılamıyordu. O denkler galiba mahzende olmalıdır» demesi üzerine araştırılıp denkler bulundu. Hiç açılmaksızın üzerlerine, ma‘rifet-i ubeydâneme konulmuş ve yapılmış bendler ve işâretler ile duruyordu. Derhal açdırup, kazaların hisselerini gönderdim. Ba'dehû Bosna sancaklarında dahi, ahkâm-ı nizâmnâme mevkii icrâya konulmuş ve çiftlikât ga'ilesi ber-taraf edilerek umûm eyâletçe hüsn-i te'sîri görülmüşdür. Ale'l-husûs Nevâhî-i âsiye işlerinin tesviyesine hayli medâr olmuşdur. Zîrâ Nevâhî-i âsiye civârındaki hıristiyanların usâta meylü muavenetlerine bu çiftlikât işlerinin çok dahli var idi. (Cevdet Paşa,1980:69)

Özetle Paşa diyor ki; isyanı önlemek için İstanbul'da yapılarak Bosna'ya gönderilmiş çözümü içeren nizamname  balyalar halinde depoya kaldırılmış. Soruna çözüm bulunamadığından 5 yıl boyunca Osmanlı Askeri ile Bosna Hersek halkı birbirini kırmaya devam ediyor.

Ahmet Cevdet Paşa, nizamnameyi  bulup yürürlüğe koyunca sorunlar birden çözülüyor. Artık bir kişinin kahramanlık yaparak isyanı bastırmasına gerek kalmıyor.

O yüzden ben sistem taraftarıyım. İslam'ın da bir sistem manzumesi olduğunu görüyor, gözlüyor, İslam Ülkelerinin yönetimlerinde amatörlüğe saplanıp kalmış kronik vaziyetlere hayıflanıp duruyorum.

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  527186

-