25 MAYIS 2020 PAZARTESİ

Hüseyin Yağmur

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİ’NDEN (1520 - 1566) DERSLER

Hüseyin Yağmur

Grenard'ın analizine göre; Osmanlı tarihiyle ilgili son yıllarda iki yüz elliden fazla doktora tezi hazırlanmış ve bunların birçoğu kitap olarak yayınlanmıştır. Bu çalışmaların çoğu, Osmanlı Devleti'nin kurduğu bu ihtişamlı sistemin gücünü ve başarılarını anlatmaktadır.Türkler karakterleri ve an'aneleri itibariyle şeflerine çok bağlıdırlar, kendilerini dürüst ve kuvvetli bir disiplinle onun hizmetine vakfederler (Grenard,1992:84-85).

İşte bu ihtişamlı sistem, Kanuni ile birlikte zirveye çıkmıştı. Avrupalılar'ın "Muhteşem", Türkler'in "Kanunî” dedikleri Sultan Süleyman, Osmanlı'nın en parlak günlerine reislik etti.Aralıksız harb etmiş, birliklerini meşgul etmek ve kendisine hürmet ettirmek için kumandayı bizzat ele almıştır. O, hudutları genişletmekten ziyade sağlamlaştırmayı tercih etti, ayrıca yeni arazi kazançları da dikkat çekici derecede çok oldu. Bu kazançlar müzakere edilmiş bir hamlenin neticesi olmaktan çok, şartların ve daha önce kazanılmış olan sür'atin neticesiydi.

Sultan Süleyman,1521 yılında Belgrad'ı  da topraklarına kattı. Osmanlı büyükelçisinin Buda'da katledilmesi üzerine Macar ordusu Mohaç'ta bozguna uğratıldı.Kanuni,1526 Eylül'ünde Buda'ya girdi. 1527'de, İkinci Vezir Mustafa Paşa Macaristan Kralı Jânos Szpolyai'nin elçisi Hieronim Laski'ye ‘Süleyman'ın Allah'tan başka herkesten üstün olduğunu ve gökte nasıl tek bir güneş varsa dünyada da tek bir hükümdar olması gerektiğini, bu hükümdarın da kendi padişahı olduğunu' söylemişti. Venedik Elçisi Bernardo'nun anlattığı gibi Osmanlı Devleti o günlerde bir ucu Macaristan topraklarında olan bir hakimiyete sahipti. Dahası bu hakimiyet, cebri bir güçle başlamış, gönüllü bir bağlılığa dönüşmüştü.Samiha Ayverdi, bu bağlılığı şöyle anlatır:Koyunoğlu İzzet Bey'in silah koleksiyonu, elime dört yüz senelik bir Macar kılıcını vermiş bulunuyor. Bu kılıcın bir yüzünde, Kanuni Sultan Süleyman'ın at üstünde bir resmi ve resmin altında da Macaristan'ı Osmanlı  himayesine kabul ve  ilan eden kişinin adı vardı (Ayverdi,2014:19).

Macar Kralı Tökeli İmre'nin devlete göstermek istediği sadakat nişanesi Türk Tarihi lehine unutulmaz hatıralardan biriydi. Öyle ki genç kral, Osmanlı Devleti karşısında nasıl itaat üzere el bağlamış olduğunu mührüne kazıttığı şu beyit ile dünyaya ilan etmekten çekinmemiştir:“Muin-i Al-i Osman'ım itaat üzereyim emre/ Kral-ı Orta Macar'ım ki namım Tökeli İmre (Ayverdi,2014:66)

Devlet o günlerde en ileri sınırlarına ulaşmış vaziyette idi. Osmanlı İmparatorluğu, Sultan Süleyman'ın idaresi altında, Justinien zamanından beri bir benzeri görülmemiş derecedeydi. Yalnız İtalya ve İspanya hariç, Tuna eyaletlerini, Macaristan'ı, Karadeniz'in şimal sahillerini, Kafkasya'nın yarısını, Mezopotamya derecede ve Arabistan'ı içine alıyordu.ABD'li Araştırmacı Lowry'e göre bu başarının geri planında Osmanlı Devleti'nin  ‘şefkat ile yönetimi'  esas alması vardı. Osmanlılar 14. Yüzyıla kadar dayanan çok pratik bir idare sistemi kurmuşlardı. Yani her şey vergiye bağlı, ve insanlar hiçbir farklılık olmadan  yani din, ırk, lisan, o sistemin bir parçası olmuşlardı. Osmanlılarda tolerans, hoşgörü, tahammül en mühim olan şeydi ve sistemi koruyordu. Bu sistemi korurken bir tarafta  kuvvetli bir asker vardı, bir tarafta da o dönem için çok ilerlemiş bir hukuk düzeni vardır. O tarihte başka bir medeniyete baktığınız zaman bu sisteme en yakın Roma İmparatorluğu'nun ilk zamanları görünüyor (Lowry 2002).

İlber Ortaylı da bu ‘şefkatle yönetim' teorisine şöyle destek vermektedir: Gerçekten de Osmanlı İmparatorluğu tarihte Roma İmparatorluğu'ndan sonra dini toleransın en çok görüldüğü, üstelik bu toleransın zamana ve hükümdarın kişiliğine bağlı olmaksızın kurumsallaştığı bir devletti. Cemaatlerin sadece dini değil, iktisadi, adli ve maarife ilişkin işleri kendilerine bırakılmış, hatta ruhani liderler ve kurumlara rütbe, imtiyazlar bahşedilmiştir (Ortaylı,2004:175).

Osmanlı Devleti'nin gönüllü bağlılığa dönüşen bu ihtişamlı gücü, sadece kralları değil din adamlarını da kuşatıyordu. Katolisizmin taassubunu yeni bir mezheple yumuşatmaya çalışan Martin Luther, bir din adamı olarak vatandaşları olan Almanlara  şöyle sesleniyordu:"Ey milletim, bırakınız Türkler Almanya'yı istila etsinler.Hakkın ve adaletin ne olduğunu onlar size göstereceklerdir (Ayverdi,2014:76).

Fransa ve Avusturya hanedanları arasında uzun müddet devam eden savaşlar sonrası Fransa Kralı I. François yenildiği içinde yardım için Sultan Süleyman'a  başvurmuştu. Sultan Süleyman  ise lütfen kabul eden yüksek ruhlu bir koruyucu gibi onun müracaatını kabul etmişti.Aynı yıl içerisinde Françasko, padişaha mektup göndererek "Biz reayanızı, İspanya kralı çok rahatsız ediyor. İslâm Padişahı Sultan Süleyman'dan şunu temenni ederiz. Şayet denizden donanmayı hümayunu gönderirse, kendileri de karadan Avlonya iskelesine gelirse, biz de denizden kırk elli parça kadırgayla geliriz" diye haber göndermişti.

  1. yüzyılın ilk yarısında Anadolu ve Rumeli'de seyahat eden kimseler Osmanlı İmparatorluğu'ndaki idarenin ve asayişin düzenli oluşunu, yol boylarındaki kervansarayların ve hanların teşkilatını, memleketin refahını övmekteydi.

 

Hayatın çeşitli alanlarında bu anlamda başarılar yakalamış Osmanlılar, mimari alanında da dünya medeniyet tarihine geçecek eserler bırakmayı bilmişlerdi.Osmanlı medeniyetini mimaride zirveye çıkaran eserlerin sahibi, bir dönem yeniçerilik yapmış daha sonra mimarlığa intisap etmiş Mimar Sinan'dı.Yavuz Sultan Selim döneminde yeniçerilik, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde mimarlık yapmış bu mimari deha bütün Osmanlı coğrafyasını eserleriyle süslemişti.

1538 yılında Hassa başmimarı olan Sinan,baş mimarlık görevini I. Süleyman,II. Selim ve III. Murat zamanında 50 yıl süre ile yapmıştı.Mimar Sinan, Mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en büyük çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573'te Ayasofya'nın kubbesini onararak çevresine, takviyeli duvarlar yaptı ve eserin bu günlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Eski eserlerle abidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu sebeplerle Zeyrek Camii ve Rumeli Hisarı civarına yapılan bazı ev ve dükkanların yıkımını sağlamıştı.

Mimar Sinan, İstanbul caddelerinin genişliği, evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraşmış,. sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlatmıştı. Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan mührü, onun aynı zamanda mütevazı kişiliğini de yansıtmaktadır. Mühür şöyledir: El-fakiru l-Hakir Ser Mimaranı Hassa '(Değersiz ve muhtaç kul, Saray özel mimarlarının başkanı)

 ‘Yönetimde hoşgörü'nün yanısıra ‘kanun egemenliği' de Osmanlı yönetiminin en önemli ilkelerinden biriydi. Grenard bu durumu şöyle anlatıyor: “İyi bir yardımcı hizmet teşkilatı; demirciler, silahçılar, levazım, ordu donatım, padişahın ordusunun birinci sırayı almasını temin etmektedir. Bilhassa iaşede dünyanın en iyi teşkilâtına sahiptir. Asker memleketin sırtından geçinmez, levazımın temin ettiklerinin dışında bir şey aldığı zaman kuruşu kuruşuna parasını öder. Sırp yeniçerisi Mihail Konstantinoviç, "Osmanlı Ordusu'nda köylünün bir tavuğunu almak yahut atını buğday tarlasına salıvermek hayatına mal olur” diye yazmaktadır. Düşmanın memleketinde de tüccarlar ve köylüler ordugâhta tam bir emniyet içinde alışveriş eder, serbestçe Osmanlı Ordusu'ndan düşman ordusuna yahut düşman ordusundan bu tarafa geçerdi” (Grenard,1992:96).

Şefkat, adalet ve hukun üstünlüğüne olan saygı, o günlerde yönetim sisteminin ayrılmaz bir parçasıydı. Tarihçi Peçevi, bu olayların bizzat şahiti olarak şöyle anlatıyor: İbrahim Paşa Kanije seferinde askeri öyle sıkı bir disiplin altında tuttu ki, kimse reayanın tarlasından bir başak bile koparamadı.Oysa harman mevsimi idi. Reaya askerin yolu üzerine arabalar dolusu koca koca Macar somunları ve çuval çuval arpalarıyla yemlerini getirip satarlardı. Herkes bedelini öder ve istediğini alırdı.Kimse ekinin içine davarını salamadı ve yol boyunca kimsenin tarlasına girilemedi (Peçevi,1982:216).

Üstünlüğün bir başka sebebi eşsiz disiplindi.Asla gevşemek bilmeyen savaşçı bir ruh orduyu canlı tutmaktadır. Postel, XVI. asırda, ordunun "Dünyanın en ilâhi nizamına” riayet ettiğini, şaşılacak derecede büyük bir sessizlik içinde manevra yaptığını yazar. Bertrandon de la Broquiere "Bizimkilerin on tanesi, onların bininden daha fazla gürültü yapar” demektedir. Rodos'un muhasarasından sonra alınan şehirde resm-i geçit yapan otuz bin kişiden bir tek ses çıkmamış, ayak seslerinden başka gürültü duyulmamıştır.Osmanlı büyüklüğünün dahilî sebeplerinin bu tahlilini neticeye bağlamak için XVI. asrın iyi bir müşahidi olan ve memleketi bilen sefir Busbecq'in gözlemlerini ifade eden şu satırları tercüme etmek kâfidir: "İmparatorluğun muazzam kaynakları, zinde kuvvetler, silâha tecrübesi ve alışkanlığı, tecrübeli askerler, zafer kazanmaya alışkanlık, meşakkate sabır, anlaşma, nizam, disiplin, nefse hâkimiyet, uyanıklık, sükûnet ve tevazu, ne bir şikâyet, ne intizamsız bir hareket, azamî asayiş” (Grenard,1992:99).

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  773183

-