21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

KARA KİTAP / BİR DEVRİN YÜZ KARASI-1  

Hasret Yıldırım

Bir fakültenin içyüzü... 1940-1944 yıllarındaki komünist faaliyetleri... 1944 nümayişleri... Mitingler, nutuklar, tevkifler, zindanlar, tabutluklar, zincirler… Yücel'in aşkına dökülen ecel terleri... Bayılıncaya kadar dövülen insanlar... Canlı cesetler, mahzenlerde çürüyen, küf kokan insanlar... Kansız cinayetler… Bin bir facia... Bir devrin yüz karası... Hikâye değil, roman değil, hakikat… Kara Kitap!.. Kara Kitap!..

Cumhuriyet tarihinin en ehemmiyetli vak'alarından biri olan 3 Mayıs 1944 Türkçülük Hadiseleri ve Irkçılık-Turancılık Davası, hulasaten şu şekilde aktarılmaktadır: Irkçılık-Turancılık Davası, 7 Eylül 1944'te başlayan ve 29 Mart 1945'e kadar süren, Türk siyasetinde önde gelen 23 ismin Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla yargılandığı vetirenin adıdır. Toplam 65 oturum süren dava, Türk siyasi tarihi içerisinde büyük ehemmiyet arz etmiştir. Yargılama sonucunda; Zeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal çeşitli cezalara çarptırılmışladır…

Irkçılık-Turancılık davasının esbabı mucibelerinden biri olarak gösterilen Hüseyin Nihal Atsız - Sabahattin Ali davasının, ikinci duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayişi”ni yâd etmek gayesiyle, 3 Mayıs 1944 tarihi Türkçülük Günü (Bayramı) olarak kutlanmaktadır. Bu faaliyet ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî Hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm tarafından icra edilmiştir…

OSMAN YÜKSEL'İ “SERDENGEÇTİ” YAPAN SEBEP

Türk siyasetinin gelmiş geçmiş en uç dava adamlarından biri olan Osman Yüksel (1917-1983); Üniversite son sınıf talebesi iken, 3 Mayıs 1944 nümayişinde, hükümeti protesto gösterilerine katıldığı için tutuklanmıştır. İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesince sorgulandıktan sonra “tabutluk” adı verilen “mutena hücre”lerde işkence görmüştür. Devletin varlığını tehdit eden Irkçı-Turancı bir gizli örgütün üyesi olmakla suçlanmış, üç buçuk ay tutuklu kaldıktan sonra mahkemeye bile çıkarılmadan salıverilmiştir. Buna rağmen tedrisat gördüğü Ankara Üniversitesinden atılmıştır. Bu vetireden sonraki şartlar Osman Yüksel'i “Serdengeçti” yapmıştır. Basın yoluyla mücadeleye atılarak; eğriye-eğri, doğruya-doğru, Allah-Vatan-Millet yolunda bir cephe açarak savaşmıştır. Tabii bu vesileyle artık önünde mahkeme koridorlarıyla, hapishanelerde geçecek bir hayat vardır.

Osman Yüksel “Kara Kitap - Bir Devrin Yüz Karası” isimli eserinde 3 Mayıs 1944'te yaşananları anlatır. Kendi ifadesiyle; Bir fakültenin içyüzü... 1940-1944 yıllarındaki komünist faaliyetleri... 1944 nümayişleri... Mitingler, nutuklar, tevkifler, zindanlar, tabutluklar, zincirler… Yücel'in aşkına dökülen ecel terleri... Bayılıncaya kadar dövülen insanlar... Canlı cesetler, mahzenlerde çürüyen, küf kokan insanlar... Kansız cinayetler… Bin bir facia... Bir devrin yüz karası...

Hikâye değil, roman değil, hakikat… Kara Kitap!.. Kara Kitap!..

Serdengecti_Foto1944-(1)Serdengeçti. Kara Kitap'ı ilk kez 1948'de yayımlayacağını duyurur. 1952'de Büyük Doğu'da, 1966'da Yeni İstanbul'da tefrika edilir. Her ikisi de savcıların müdahalesi sebebiyle yarım kalır. Ölünceye kadar sürekli yayımlayacağını duyurursa da başaramaz. Kara Kitap'ın hikâyesi, bir bakıma Cumhuriyet Dönemi basın ve düşünce hürriyetimizin hikâyesi olarak da okunabilir. 70 yıl sonra yayımlanıyor olması sevindirici olduğu kadar da hüzün verici. Kitabın hazırlanmasında ciddi bir çalışma göstererek, inşaallah Serdengeçti'nin ruhunu şâd eden Prof.Dr. Cemal Kurnaz Hocama, tekrar tekrar teşekkürü bir borç biliyorum. Allah (C.C.) kendisinden razı olsun, bir ölüyü diriltti… (Bir devrin hakiki yüzünü, birinci ağızdan okumak isteyen okuyucularımıza, muhakkak tavsiye ettiğimiz kitabı temin etmek için: www.berikanyayinevi.com.tr veya (0312) 232 62 18 ile temasa geçmelerini rica ediyorum. Kitabın resmi facebook sayfası: www.facebook.com/karakitapserdengecti)

Kara Kitap ile alâkalı makalemizin bu kısmında, kitabın muhtevasını hulasa edecek olursak; Osman ağabeyin mevzuu evveli ve sonrası ile birinci ağızdan aktardığı, Ankara Birinci Asliye Mahkemesi'nde, hâkimler ve dinleyiciler huzurunda yaptığı müdafaayı iktibas edelim. Bu müdafaanın akıcılığı ve tarzından da anlaşılacağı üzere, kitabın tamamı da Serdengeçti'nin “kendine has üslubu ile” yazılmıştır…

SERDENGEÇTİ'NİN MÜDAFAASI

"Serdengeçti"de neşrettiğimiz 'Bir Fakültenin İç Yüzü' başlığını taşıyan yazılarımızdan dolayı, evvelâ bu fakülte tarafından tard, sonra da mahkemeye verildik. Biz bu yazımızla bir vicdan borcumuzu yerine getirmiş bulunuyoruz. Bir suçlu sıfatıyla, Allah'ın huzuruna çıkmaktansa C. Savcıları'nın karşısına dikilmeye canı gönülden razı olduk. Müdafaa vesilesiyle fakülteye, fakültedeki komünist faaliyetlerine, 3 Mayıs 1944 Ankara nümayişlerinin iç yüzüne, İstanbul Örfi İdare Komutanlığı emrindeki mutena hücrelere, tabutluklara ait; gayet enteresan, hayret verici, akla hayale sığmayan birçok hakikatleri açığa vurduk. Mahkeme safahatı, bilhassa çok mühim olan bu duruşmamız ve müdafaamız, gazeteler tarafından lâyıkı veçhiyle neşredilmediğinden birçok dostlarımızın ısrarı, okuyucularımızın müracaatı üzerine neşrediyoruz. Bu müdafaa Ankara Birinci Asliye Mahkemesi'nde kalabalık bir dinleyici kitlesi önünde aynen okunmuştur.  Haziran 1947 – Ankara. (Serdengeçti Dergisi- Ekim 1947, Yıl: 1, Sayı: 3, Sayfa: 6; Mabetsiz Şehir, Sayfa: 50-61.)

Muhterem Hâkimlerim,  Şu anda kendimi yalnız sizin huzurunuzda değil, her şeyi bilen, gören Kadiri Mutlak-Adil bir Allah'ın huzurunda hissediyorum. Ta küçüklüğümden beri kafama yerleşmiş bir Peygamber sözü vardır:  "Ey insan, nerede bir kötülük görürsen onu elinle önlemeye çalışacaksın, elinle önleyemezsen dilinle, dilinle de önleyemezsen kalbinle takbih edeceksin!"

Bu mukaddes söz, benim alnıma bir mukadderat çizgisi gibi hakkedilmişti.  

Muhterem hâkimler,  Söylediklerim, yazdıklarım hakikatin ta kendisidirler. Onlar, müdafaa istemeyen çıplak, yalınkılıç hakikatlerdir. Benim burada yapacağım iş, bu hakikatlere tercüman olmaktan ibarettir. Ben bir vasıtayım. Hak ve hakikat olan odur. Şimdiye kadar vicdanımı kötüye kullanmadım. Bundan böyle de kullanmayacağım. Size hâdiseleri bir fotoğraf makinesi sadakatıyla perde perde, sahne sahne göstereceğim. Seyredeceğiniz manzaralar iç açıcı manzaralar değildir.

Bazen tiksindirici, bazen azap verici, hüzün verici ve ekseriya düşündürücü olacaktır. Bu sahne sahne, perde perde değişen manzaralar içinde değişmeyen bir şey var: Hakikat!  Ben 1940 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Felsefe kısmına talebe olarak kaydolundum. Bu fakülteye diğer birçokları gibi mecbur olarak, nâçar kalarak girmedim. Bilerek, isteyerek girdim. Burasını diğer yüksek mekteplere, fakültelere tercih ettim. Çünkü ta öteden beri kitaplara, fikirlere karşı alâkam, her türlü alâkanın üstünde idi. Şimdi tam aradığım yeri bulmuştum. Burada ruhiyat okuyacaktım. İnsanları harekete getiren psikolojik âmilleri, ruhî tezahürleri, insanla insan, insanla cemiyet arasındaki münasebetleri öğrenecektim. İçtimaiyat okuyacaktım. Cemiyetlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini, sosyal cereyanları takip edip araştıracaktım. Nihayet felsefe tahsil ederek, büyük filozofların sistemleri üzerinde duracak, onlardan aldığım ilhamla, ışıkla kültür hayatımızın geçirmekte olduğu buhranları anlayacak, karanlıkları aydınlatacaktım. Milletime, vatanıma bu yolda gücümün yettiği kadar faydalı olmaya çalışacaktım. Ben bu fakülteye bunun için girdim. Fakat şunu itiraf edeyim ki, aradığımın hiçbirini bulamadım. İnkisarı hayale uğradım. Burada bizlere, genç ruhlara nur ve ilham kaynağı, örnek olabilecek âlimler, mürşitler yoktu. İlim diye ortaya atılan, önlerimize serilen davalar kendi ihtiraslarının davaları idi.

CEMALKURNAZHOCAMLA (1)

Öğretmenlerle öğrenciler arasındaki münasebetler ilmî olmaktan çok uzaktı. Herkes kendisine, asistanlık, kolay sınıf geçirme, yüksek not verme vaatleriyle taraftar kazanmak istiyor, talebeleri kendine çekmeye çalışıyordu. Bütün gayretler bu kazanma, çoğalma ve çoğaltma üzerinde teksif olunuyordu. Gerçi hakikati gören muallimler yok değildi. Fakat bunların sesleri bu hay-huycu kalabalığın içinde boğuluyor, karşılarında hitap edecek talebe bulamıyorlar, âdeta kendi kendileriyle konuşuyorlardı. Herkes işin alay ve kolay tarafında idi. Muallimlerle her türlü yakınlık, konuşmalar, buluşmalar, hususî gezintiler ve bunların etrafında bir sürü dedikodu... Bazı genç doçentlerin, asistanların evlerine teklifsizce devam edenleri, onların gözlerine fikrî faaliyetleriyle değil, tuvaletleriyle girmeye çalışanları çok gördük. (Buradan fakülteye ait 7 açık sahne çıkarılmıştır). Bu ahlâk düşkünlüğünü, bu rezaleti, bir nevi tesadüfe, erkek ve kız talebelerin bir arada bulunuşlarına hamletmek doğru değildir. Bu, türlü ahlâksızlıkları tabiî gören, meşru gören, onu bozguncu, hasta fikirlerle tahrik ve teşvik eden faaliyetleri nazarı itibara almak lâzımdır. İlim perdesi arkasında ve şu kimsenin itiraz edemeyeceği (ilmî) kelimesi altında bu milletin inandığı, dayandığı bütün temeller -tarihî, içtimaî, ahlâkî- baltalanıyor, materyalist bir âlem görüşü ile insanların bütün hareketlerini cinsî sevki tabiîye bağlayan sözüm ona verdikleri psikoloji derslerinde hayvanları insana doğru değil insanları hayvanlara doğru çekmeye çalışan bir gayret görülüyordu. Bu hayvancı telâkkiler deminden beri arz ettiğim çirkin, iğrenç hâdiselere ilmî temel vazifesini görüyordu. İradeler dayanacağı, kafalar işleyeceği yerde, sevki tabiîler işliyor, rezalet, kepazelik alıp yürüyordu. Sık sık çay-gezi-tetkik gezisi bahanesiyle bu rezaletler birkaç kişiye münhasır kalmaktan çıkarılıyor, toptan yapılmaya kalkışılıyor, gezilerde içkinin her türlüsü içiliyor, taşkınlıkları, çılgınlıkları caddeler ve parklar almıyordu. Bu açık eğlencelerde pek açık, pek fena şekilde yakalananlar da olmuştu. Hele fakültenin o "an'anevî baraj gezilerinde." Bu tabir aynen kendilerinindir. Ve gazeteye de bu şekilde "Yarın Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin an'anevî baraj gezisi var..." şeklinde ilân veriyorlar. Rezaleti an'aneleştirmek saadeti ancak bu fakülteye nasip olmuştur.

CemalKurnaz_KaraKitap (1)

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bu türlü hareketler, makul ve meşru temellerini birtakım kozmopolit hasta psikoloji ve sosyoloji nazariyelerinde buluyordu. Fakültede bulunan ve maalesef çok faal olan bazı profesör ve doçentler âdeta yeni bir din neşreden ve onu yaymaya çalışan misyonerler gibi bu türlü hareketleri teşvik, tahrik ediyorlardı. Nerede bir ipsiz, şuradan buradan atılmış, diğer yüksek mekteplerde tutunamamış akıl, karakter züğürdü varsa bunların etrafında toplanıyor; fakülteyi idare edenlerden gördükleri müsamaha sayesinde yayılma, birleşme, kuvvetlenme imkânlarını buluyorlar, gittikçe memleket ve milletin selâmeti için büyük bir tehlike teşkil ediyorlardı.  Burada toplananlar yalnız bu fakülte mensupları değildi. Hasanoğlan Köy Enstitüsü talebelerinden tutun da bunların her yerden gelen yârları, yârenleri, yanaşmaları vardı. Bu güruhun tenkit etmediği, burnunu sokmadığı, dilini uzatmadığı, yüzüne tükürmediği hiçbir şey yoktu. Her şeyi bilirim iddiasında bulunan bu zavallılar Karl Marx'ı Marka, Engels'i Engel yazacak ve okuyacak kadar kendi ideolojilerinin bile yabancısı olan bu zavallılar, bu solda sıfırlara göre Çanakkale tahtakale, Namık Kemal şişirilmiş bir adam, İstiklâl Marşı şairi yobaz ve İstiklâl Harbi kahramanları, şehitler budala idi. Bu yersiz, yurtsuz, vatansız, milliyetsiz kalabalık üstelik kendilerini bu milletin kurtarıcıları gibi görüyor, mevcut müesseselerini, ahlâkî telâkkilerini hiçe sayıyorlar; Amerikan demokrasisi gibi demokrasilere de "Kokmuş Burjuva demokrasisi" derlerdi. Bunlar ceplerinde para olunca kapitalist sistemleri kabul ederler, paraları bitince yaman birer proleter olurlar, aç midelerin türküsünü çağırırlardı. Şehvetleri gıdıklanınca serbest çiftleşme taraftarı olurlar; biraz rahat ve huzura kavuştular mı evlenecekleri, aile kuracakları gelir ve burjuva gençleri gibi "Ölünceye kadar ebediyen seni unutmayacağım" gibi âşıklarına mektuplar yazarlardı. Ellerine beş on kuruş geçti mi doğru meyhaneye giderler yahut bir yerde toplanarak bu iffetsizler, şerefsizler güruhu Stalin'in şerefine kadehler kaldırırlar, sonra ayyaş sarhoş sürüler hâlinde caddelere çıkarak asfaltlara burjuva kaldırımı diye, cami duvarlarına irtica yuvaları diye işerler, akıllarınca burjuva cemiyetinden, dindarlardan intikam alırlardı. İşte bunlar hep o mahut ilim ve irfan yuvasının yetişmeleridir… (Devamı Yarın)

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  463753

-