21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

KÂZIM KARABEKİR’İN HATIRALARI: ‘İSTİKLAL HARBİMİZ’ (2)

Hasret Yıldırım

İstiklâli uğruna çarpışan bir milletin, ecnebi bir adama veya memlekete kendi marşını intihab ettirmesi mucibi teessürdür. Hem de henüz münasebatı sulhiye tamamiyle teessüs etmemişken... İstiklâl marşını milletimizin ağzı ve ruhu terennüm etmelidir. Yoksa anlamadığı, sevmediği bir şey zorla söyletilemez. 

Makalemizin ikinci kısmında, İstiklâl Harbimiz isimli eserin vurucu yerlerinden pasajlarla nokta atışına devam ediyoruz…

Kâzım Ağa-İsmet Ağa (İnönü Sahte Kahraman mı?)
Sayfa-7: 29 Teşrinisâni'de, Zeyrek'te misafir olduğum biraderimin bahçesinde Çamlıcalara kadar uzanan geniş manzara içinde; itilâfın bir yığın tekneleri ile sanki istihza eden muazzam Süleymaniye Camii karşımızda, Türklüğün bir heykel vakarı gibi mağrur duruyordu. Pek eski ve samimi arkadaşım İsmet çok bedbindi: “Gördün mü Kâzım? Her şey mahvoldu.

Vakti ile gördüğün gibi sürüklediler ve bitirdiler. Derdin ki batıracaklar ve hayatımızla biz didişeceğiz. Fakat benim hiç ümidim kalmadı. Ben kararımı sana söyleyeyim Kâzım? Köylü olalım.

Askerlikten istifa edelim. Senin kaç Liran var? Birleşelim; Kâzım Ağa, İsmet Ağa olalım. Çiftçilikle hunnamed_1ayatımızı sürükleyelim.” “İsmet, ne söylüyorsun?” dedim. “Zannediyor musun ki, bizi yaşatacaklar!. Ermeni, rumlar; şarktan, garptan Türk'ü boğacaklardır.

Bırak ki benim bir tarla alacak param yok. Fakat olsa da, ayaklar altında zelilâne ölmektense, milletimizin bu kadar senelik yediğimiz ekmeğini namuskârarane ölmekle ödemek daha çok yakışmaz mı?” “Kâzım ne diyorsun? Sen vaziyeti bilmiyorsun. Ordularımız mahvoldu. Boğazlara itilâf hâkim, bütün cenup hudutları açık bir halde.

Asıl felaket bizim içimizden Kâzım!. Tasfiye yapacaklar tasfiye!. Anlayor musun!. Bugün harpte kazandığımız paşalığı alacaklar; bir, belki de iki rütbe kaybedeceksin. Artık bize her şey düşman. Ben çok düşündüm. Neyimiz varsa birleştiririz, ne mümkünse alırız. Kâzım ağa, İsmet ağa; ben başka türlüsünü göremiyorum Kâzım!. Sen de bir iyi düşün.

” “İsmet ben kararımı vermiş bulunuyorum. Bütün bu şeyleri vaktiile Çanakkale'den içeri sokmamıştık. Nazarımda bostan korkuluğu gibi duruyorlar. Biz ölümü göze alınca, hepsini yine dışarı atarız. Milletin mahvolduğunu görmek zilletindense, yaşadığını görerek ölmek daha Türkçe olur.

Ben dün Boğaz'dan gelirken ahdımı verdim. Tek bile kalsam veya tek dağ başı dahi kalsa uğraşmak; silahımı, üniformamı kimseye vermeyeceğim. Azim ve tedbir her ümide yol açar.

Vaziyeti sen de anlarsın.” “Kâzım, Millete karşı mümkün olanı yapalım, fakat yapılamayacaktan fayda yoktur. Vaziyeti sen de anlarsın.” “İsmet acele etme!. Daha görüşürüz. Yalnız hepimizin İstanbul'a toplanması feci, beni getirmemeliydiniz. Yapılacak ilk iş ordularımızın başına gitmektir. Ne yap yap, beni beni bir Kolorduya tâyin ettir.

Anadolu'da olsun, mümkünse kendi Kolorduma. Hepimiz buradan uzaklaşalım. Yoksa günün birinde toptan bir ihanete kurban gidersek her ümitte mahvolur.”

Amerikan Mandacısı M.Kemal Paşa ve İsmet Paşa
Sayfa-59: 17 Haziran'da iki mektup aldım. İkisi de vaziyeti ve efkârı iyi tasvir ettiğinden aynen yazıyorum. Biri İstanbul'dan, 1 Haziran'da Miralay İsmet Bey tarafından yazılıyor.

Diğeri Havza'dan 7 Haziran'da Erkânı harb Binbaşısı Hüsrev Bey tarafından yazılıyor. Her iki mektubun her cümlesi mühim, fakat beni en ziyade düşündüren “Manda”nın efkârı umumiye haline gelmesidir.

İsmet mektubunda şöyle diyor: “Ekseriyet diye ifade olunabilecek bir kitlede - yahut benim tanıdıklarımın ekseriyeti- Amerika mandasını, parçalanmamış bir Türkiye'yi toptan deruhde etmek üzere tercih ediyorlar”. [Karabekir Paşa not düşmüş: İsmet, Sivas Kongresinden sonra dahi bu fikrini değiştirmemiştir.

Şifreli telgrafı yazılırdır.] Diğer bir yerinde de “M.Kemal Paşa ile daha görüşemediniz, fakat bir muhitte ve vazifeten temastasınız” diyor.

M.Kemal Paşanın erkânı harbiyesinde istihbarat ve siyasiyat şubesi müdürü Hüsrev Bey de: “Amerika gibi bitaraf ve prensiplerine sadık bir hükümetin himaye değil, fakat murakaba tarzında olan mandasını ileri sürüyor. Ehveni şer olan bu usulün millete ne derecelerde faidesi dokunacağını doğrusu kestiremiyorum. Fakat ihtimal ki, bu fikir en son bir çarei halâs olabilir.” İstanbul'da Hüsrev Beyle de görüşmüştüm. Mektubunda da kaydediyor. “Bolşevikliğin de lüzumlu olduğunu yazıyor.”

Ben böyle yaldızlı kelimelerin vatanımızın itilâf devletleri arasında taksime müntehi olacağını, millî kuvvetle sonuna kadar uğraşmaktan başka çare olmadığını söylemiştim. “M.Kemal Paşanın bolşeviklikten, erkânı harbiyesinin mandadan bahsedişi beni pek müteessir etti.” Fakat kararımız verilmiş, yeminimiz edilmişti. İstiklâl mücadelesi fikrinden ayrılanları da, herhalde Erzurum'da yola getireceğime ümidim pek kavi.

Karabekir'in Nutuk'ta Tek Kelime Bahsedilmeyen Başarısı
Sayfa:897: 30 Teşrinievvel'de Üçler Tepesindeki tarassut yerinden idare ettiğim bir taarruz ile [Doğu Anadolumuzda bir Ermeni devleti kurmak isteyen teşkilatlanmış] Ermeni ordusu 3 saat içinde perişan oldu. (…) Akşama kadar istasyonda, karargâhımda toplanan esirler şunlardı: 3 general, 6 miralay, 12 kaymakam, 16 yüzbaşı, 59 mülâzım, 16 sivil memur, 12 zabit namzedi. Esir askerlerin sayısı: 1150 idi. Sayılan Ermeni ölüsü 1100 idi. İstifade olunabilecek 337 top, tamire muhtaç 339 top, külliyetli makinalı tüfek, her türlü mermi ve mühimmat vesair harb aleti, projektör vesaire idi.

” Ermeni başkumandanı ve harbiye nazırı mütareke şartlarımızı kabul ettiler. Mütareke şartı olarak Ankara'nın istediği biner mermisiyle 2000 tüfek, 3 batarya seri ateşli koşulu dağ topu, yine koşulu 40 makineli tüfeği Ermenilerden alarak, şark cephesinin ilk zafer hediyesi olarak Garb cephemize yola çıkardım.

Kars telgrafhanesinden Ankara'da Müdafaayı Milliye Vekili Fevzi Paşa ile görüştük. Kars'taki ganimetlerin, 10 yıl, İstiklâl harbimizin devamına yetecek derecede olduğunu bildirdim.”

Sayfa-902: 17 Teşrinisâni'de saat 3'de karargâhıma gelen bir Ermeni erkânı harp yüzbaşısı, Ermeni başkumandanı ve hariciye nâzırının mütareke şartlarımızı kâmilen kabul ettikleri mektubunu getirdi.

Teşrinisâni 18'de Ermeni dâhiliye nâzırı, bir erkânı harp yüzbaşısı ile karargâhıma geldi. Bolşeviklik ihtilâlinden kurtulduklarından sulh muahedesi başlar başlamaz istediğimiz silahları vereceklerini ve hafif makinalı tüfekleri az olduğundan tedricen vermelerine müsaade rica etti, muvafakat ettim.

Mütareke şartı olarak Ankara'nın istediği biner mermisi ile 2.000 tüfek, 3 batarya seri ateşli koşulu dağ topu, yine koşulu 40 makinalı tüfengi Ermenilerden alarak şark cephesinin ilk zafer hediyesi olarak garp cephemize yola çıkardım.

Karabekir Paşa'nın Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı Tenkidi
Sayfa-1127: Millet Meclisi, Akif Beyin yaptığı ilâhi gibi şiiri alkışlarla İstiklâl Marşı diye kabul etti. Bestesi için de Paris'te müsabaka yapılacağını haber alınca, bunun muvafık olmadığını Erkânı Harbiye-i Umumiye riyasetine yazdığım gibi Hey'eti Vekile Reisi Rauf Beye de şunu yazdım: Hey'eti Vekile Reisi Rauf Beyefendi Hazretlerine (Sarıkamış 26/7/1338)

Mebus sıfatîyle bir kere de zatı samilerine, İstiklâl Marşı hakkında maruzatda bulunuyorum: Milletimiz muazzam eserler ve emsalsiz fedakârlıklarla tarihini doldurmaktadır. Gerek kendisi gerekse ahfadı muazzam tarihini okurken iftihar duyacağı gibi terennüm edeceği İstiklâl Marşı ile de gurur duymalı ve bunun tesiri ile âtinin bir tehlike ihtimaline karşı nefsini fedaya ruhundan bir saik gelmelidir. Akif beyin şiiri pek yüksek ve muhteremdir.

Ancak Milletin vicdanından çıkacak bir feryad değil muhterem şairin halka hitabesidir. ‘Arkadaş' hitabesiyle söylenen satırları millete başka biri hitab ediyor ki halk bunu okurken şahsiyetini küçültecektir.

‘Kim bilir belki yarın' hitabı millete dişinizi sıkın nasihatinden başka bir şey olmadığı gibi, istiklâlimize muvaffak olduktan sonra da mânâsız olacaktır. Düşmanlarımız Türkler kabiliyetsizdir, medeniyet kabul etmez diye iddia ederken milletimizi ‘evet medeniyet canavardır' diye bağırtmak doğru mudur? Hilâle ve Cenab-ı Hakk'a münacat kısımları ilâhiye yakışır, marşda maneviyatı kırar.

Bütün bunlar şiir ve nutka girer, fakat milletin İstiklâl Marşı için muvafık olmaz sanırım. ‘Hüda, Cüda' gibi kafiye hatırı sözleri halk söylemez, marşın güftesi de bestesi de halkın seviye ve harsına göre olmalı. Bu da kısa ve herkesin vicdanından gelebilecek sesler olmak ve bu sesler Türk milletinin terennüm edebileceği bir besteye bürünmek lâzımdır. Medeniyete ‘canavar' diyen bir marşın Paris'e gönderilmesi de gariptir.

Kelimelerin kuvvetini ve güfte ile beste arasındaki münasebeti ve bunların Türk'ün ruhuna ve vicdanına yapacağı tesiri, Fransızcaya tercümesinden okuyacak Fransız musikişinasları nasıl anlar? Onlar Fransızca güfteye uyacak ve kendi zevki millilerine hoş gelecek beste arayacaklardır.

İstiklâli uğruna çarpışan bir milletin, ecnebi bir adama veya memlekete kendi marşını intihab ettirmesi mucibi teessürdür. Hem de henüz münasebatı sulhiye tamamiyle teessüs etmemişken... İstiklâl marşını milletimizin ağzı ve ruhu terennüm etmelidir. Yoksa anlamadığı, sevmediği bir şey zorla söyletilemez.

Bu derin ve ilmî nokta, hissi kararlarla duşu mes'uliyete alınmamalı ve makûs netice teemmül olunmalıdır ki şudur: erbabı nefretle karşılar ve itiraz tufanı durmaz, zevki milliyi okşamayarak rağbete mazhar olmaz ve her hangi bir başka marş ağızlarda gezer. Ecnebiler bu garip neticeye gülerler

. Ansiklopedilere geçecek, her lisana tercüme edilecek bir güfteye, bir de ecnebi gözüyle bakmalı ve en mühim kanunları bile tashih ve tâdil ederken bu İlmî hayatı da tashih etmeliyiz.

Bir mebus sıfatiyle istirham ediyorum ki, kabul edilecek marşımız şiir ve musikiye az vukufumla beraber yaptığım âtideki marşdan daha sönük olmasın. Marşın ruhu üç noktadır: Birincisi mukaddesatım hürdür, İkincisi esarete karşı her şeyimi feda ederim, üçüncüsü Türklüğün ne olduğunu tarih de söyler.

Bu esasların umumuna şamil olan “ya istiklâl ya ölüm” de marşa başlangıçtır. Bunlardan başka ne münacat ve taan, ne de medeniyetin leh ve aleyhinde sözleri marşa yakıştıramıyorum.

Millet bayramı şerefine bando ile çaldırdım, beste dahi güfte ile münasebetti ve o derecede kuvvetli olduğundan derhal taammüm etmiştir. Marş şudur notası ile takdim olunmuştur:

Ya istiklâl ya ölüm
Ya istiklâl ya ölüm
Vatanım, Milletim, Sancağım, evim
İstiklâlsiz yoktur yerim.

Zincir vurdurur mu Türkler boynuna
Varlığı fedadır Vatan yoluna
Biz tarihin Türk dediği yılmaz Milletiz
Hür yaşar hür ölür nurlu Ümmetiz.

Türk Milleti'nin Kanı, İstiklâlini Kurtaranlar Tarafından Döküldü
Sayfa-1153: Ben meclis reisliği ile başkumandanlığın ayrılmasını ve bu suretle kuvvetin bir elde tutularak herhangi bir zafer neticesi o zatın etrafına sülük gibi tufeylilerin toplanarak, istiklâlimizin kurtulmasına rağmen müstebid bir idare teessüs etmesinden endişe ediyordum. Fakat şahsım mevzuu bahis olduğu bir zamanda bu hususda böyle bir teklifi muvafık bulmuyordum.

Bunun Ankara'da düşünüldüğünü ve bu istikamete yüründüğünü zan ediyordum. Tabii şimdiye kadar riyasetde ve başkumandanlık makamında en mühlik zamanlarda ifayı vazife etmiş olan Mustafa Kemâl Paşayı büsbütün itmek makul ve şerefli bir iş değildi.

unnamed-(1)

Fakat uhdesinde mevcut iki vazifeden birini taviz etmek ve gerek rütbesi ve gerek vaziyeti dolayısıyla başkumandanlıkta ibka etmek tarihin âti için de seyrini normal takib ettirmek için lâzımdı.

Mustafa Kemâl Paşa eğer bunu bizzat arzu ederse cidden büyüklük yapardı. Vaktiyle kendisine millî ve vatanî düşüncelerle bıraktığım meclis reisliğine milletvekilleri hür düşünce ile istediklerini intihab ederler ve zafere ve daha mühim olan zaferden sonra milletin istiklâl ve hürriyet aşklarını doya doya tadarak medeniyet âleminde yol alırdı.

Türk tarihinin pek mühim olan bu dönem noktasında ben Mustafa Kemâl'i bu vazifeye davet ettim. Ne büyük bir talihdir ki, ismet Paşa da ayni tavsiyede bulunmuş; “başkumandanlıktan istifa etmemesi.” Şark ve garp cephe kumandanlarının bu samimî ve tarihî tavsiyesini kabul veya red etmekle gerek kendisinin ve gerekse Türk tarihinin nasıl bir mevki ve istikamet alacağım göreceğiz. (Dipnot: Mustafa Kemal iki kuvveti de bırakmadı. İkisinden birini heyeti umumiye'nin temayül edeceği zata bırakabilirdi.

Meclisi millî de celâdet gösteremedi. Tahminim veçhile akıbetimiz tezahür etti. İstiklâlini kurtaran Türk Milleti, hürriyetini pek feci bir tarzda kaybetti. İnkılâp diyerek yeniden, hem de istiklâlini kurtaranlar tarafından kanı döküldü, serveti mahvoldu.

Türkiye Tarihi'nde Bütün İşler Bir Şahsa Mâl Edildi
Sayfa-1171: Çünkü Zafer sulhune kavuştuktan sonra İstiklâl Harbinin hakikatları, o tehlikeli günlerdeki fikir ve hareketleri cılız veya menfi olanlar tarafından ört bas edilerek bir düzüye yalanlanmış ve bütün işler bir şahsa mâl edilerek milletin hal ve istikbali tek ele teslim olunmuştur. Bu suretle hürriyet ve hakikat, zincirlenerek zindana atıldıktan sonra tek iradeye ram olan yeni ve eski emeksizler, hakikî mal sahiplerine her vasıta ile saldırarak onların haklarını çiğnemişler ve çiğnetmişlerdir.

Onların bu tufeyli gayretleri boşa gitmemiştir. Kolayca ve fakat şerefsizce servet ve saadetlerini bol bol elde etmek fırsatına nail olmuşlardır. Şimdiye kadar İstiklâl Harbi hakkındaki yazılan ve söylenenlerle benim şu kitabım karşılaştırılınca, bu hakikatler yaman bir surette görülecektir.

‘İnkılâp Hareketleri' eserim dahi o devirdeki halimizi ve mesaimizi gösterecek ve birçok yalan yanlış neşriyatı süngerleyecektir Burada, şu vecizeyi tekrarlamak yerinde olur: “Vatandaş! Yanlış bilgi felâket kaynağıdır. Her işin evvelâ hakikatini ara öğren! Sonra münakaşasını istediğin gibi yap! Birincisi vicdanına, ikincisi seciye ve irfanına dayanır. Kâzım Karabekir (-Birinci Cildin Sonu- yazılmış. Bu kitabın akıbetinden makalemizin ilk kısmında bahsetmiştik. Artık ne sebep olduysa devamı gelmemiş. Gerçi çokta düşünmeye gerek yok; demokratik ülkemizde, korku duvarı 5816 sayılı kanun var, vesselam…)

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  562255

-