21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

KEMAL PAŞA’NIN ÖLÜM TARİHİ, SAATİ İLE CENAZE NAMAZI-1

Hasret Yıldırım

Her 10 Kasım'da bir tartışmadır alır başını gider… Birçokları “o saatte veya o günde ölse ne olur, bu saatte veya bugünde ölse ne olur” diyerek, umursamaz mevzuyu. Hâlbuki mevzunun muhtevasında, rejimin bir kalesi yatmaktadır. Çünkü “resmî” kayıtlarla açıklanan saat; hususiyetle memurlar olmak üzere, bütün kesimlerin işbaşı saatine uygun ve bazı “ritüellerin” yapılmasına müsaittir. Biz işin bu kısmından ziyade, aykırı görüşlerden iktibaslar ile fikir jimnastiği yapalım…

ÖKE: 9 KASIM 1938'DE ÖLDÜ

MKemal_OlumHaberiKemal'in hanımı Latife Uşaklıgil'in yeğeni Mehmet Sadık Öke; “Teyzem Latife” adlı kitabında, “M. Kemal'in 9 Kasım 1938'de öldüğünü” iddia edince, başlayan tartışmalarla alâkalı olarak, 25 Ağustos 2011 tarihli Vatan Gazetesi'ne küçük bir malumat verir: “Babam Prof. Dr. Nevzat Öke'nin teyzesi Benal Nevzat Hanım, Atatürk'ün seçtiği ilk kadın milletvekillerinden biriydi. Bu bilginin kaynağı da Benal Nevzat Hanım. Ben bunu kendisinden dinledim. Bir günlük geç açıklamanın nedeninin Ata'nın ölümünün arkasından Cumhurbaşkanı seçimleriyle ilgili olduğu konuşulurdu. O dönem İsmet Paşa ve Celal Bayar'ın Cumhurbaşkanı olmasını isteyen iki ayrı grup olduğunu, ancak Mareşal Fevzi Çakmak'ın, Bayar'a “Siz sıranızı bekleyin” dedikten sonra, İsmet İnönü'nün seçildiğini anlatırlardı. Ancak her 10 Kasım'da Latife Teyzem bütün aileyi evinde toplar ve bir öğle yemeği daveti verirdi. Rakıyı sevmemesine rağmen o yemeklerde bir kadeh rakı içerdi.

‘ÖLÜM GÜNÜ İÇİN 1 HAFTA PAZARLIK YAPILDI'

Aynı kitap üzerinden Engin Ardıç'ın 24 Ağustos 2011 tarihli köşe yazısındaki sorgulama mantığı da kafaları karıştıracak cinsten: “(…) Sayın Öke, Atatürk'ün sanıldığı ve hep bilindiği gibi 10 Kasım'da değil, 9 Kasım'da öldüğünü, "son bir hafta boyunca süren pazarlıkların son gün yoğunlaşarak anlaşmaya varılması üzerine 10 Kasım'da vefatın ilan edildiğini" söylüyor. Cumhuriyetin "taht kavgası" olsa gerek. Doğru mudur bu? "Tabii bilirsiniz" diye başlamış sözüne, söyleşinin o bölümünde. Hayır, bilmeyiz. Biz de bilmedikten sonra, halk ne halt etsin? Gerçi, "Atatürk'ün açıklandığı ve hep anıldığı şekilde saat 9'u 5 geçe değil, sabah 7 sularında öldüğünü, okulların ve resmi dairelerin mesai saati başlangıcına denk getirilmesi ve böylece törenlere katılımın kolaylaştırılması amacıyla kamuoyuna 9'u 5 geçe olarak bildirildiğini" duymuştuk ama... Bunu ortaya atan da Çetin Altan olmuştu hatırladığımız kadarıyla, pek üstünde durulmamıştı... Fakat 9 Kasım... Hayır, bilmiyorduk. Diyeceksiniz ki, Atatürk 9 Kasım'da ölse ne fark eder, 6 Kasım'da ölse ne değişir? Saat sekiz çeyrekte ölse ne olacak, on buçukta ölse ne yazacak? Mesele bu değildir. Ne tür rezillikler dönmüş o Dolmabahçe Sarayı'nda? Nasıl gözümüzün içine baka baka yalan söylerler ve yetmiş yıl kimse ağzını açmaz? Nasıl kandırılır kuşaklar boyunca bu ülkenin vatandaşları? Bu memleketin, bu rejimin her şeyi mi yalan dolan ve sansür üzerine kuruludur?

“09'U BEŞ GEÇE” NEYİN NESİ PEKİ?

Mevzuyu sorgulayanlardan biri de Yavuz Bahadıroğlu… 9 Kasım 2013 tarihli Akit Gazetesi'nde şunları söylüyor: “Mehmet Sadık Öke “Teyzem Latife” isimli kitapta toplanan söyleşisinde (söyleşiyi Fatih Bayhan yaptı); “Ölüm 09 Kasım'da gerçekleşti…” O da aileden böyle duymuş… Pek tabii tarih duyumlara dayandırılamaz, ancak bu iddianın bir değeri de olmalı: Çünkü zat-ı muhterem “akrabadan biri”…  Ayrıca Atatürk'e ilişkin olarak yazılanların neredeyse tümünün “anlatım”a dayandığını dikkate alırsak, bu iddianın incelenmesi zarureti kendiliğinden ortaya çıkar. Lakin böyle bir çaba yok! Atatürk'ü yere-göğe sığdıramayan “Kemalist”ler, Atatürk konusundaki gerçekleri öğrenmeye pek istekli değiller. “Atatürk'ü çok seviyoruz” deyip duruyorlar, eh, sevmek için belge gerekmediğinden de, “izindeyiz” çıkartmalarını yahut “K. Atatürk” imzasını arabalarının arka camına yapıştırıp vaziyeti idare ediyorlar! Daha olmadı, meydanlara çıkıp bağırıyorlar: “Mustafa Kemal'in askerleriyiz!” (Aralarında kaç asker kaçağının olduğu ayrı bir merak konusudur). Öke bu kadarla kalsa yine iyiydi ya, bu kadarla kalmıyor, ölüm saatini de “07 suları” olarak veriyor… “09'u beş geçe” neyin nesi peki?...

2 ŞAHİT İKİ FARKLI BEYAN

MKemalinOlusu

Yıllar boyu boşuna mı o saatte “saygı duruşu”na çakılıyoruz? Rivayete göre, saat yedide mesainin henüz başlamadığını dikkate alan “yakın zevat” 09.05 saatini “ölüm saati” olarak rapora geçirip saatleri de buna göre ayarlamışlar… El yazısıyla tutulan “resmi ölüm raporu”nda şu cümle geçiyor: “10 ikinci teşrin 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terk-i hayat etmişlerdir.” Resmi rapor böyle diyor, ama “aileden biri” başka şeyler söylüyor. Üstelik son sözlerini de bilmiyoruz. Bu konuda da çelişkili beyanlar var. Atatürk'ün yakın dostu Falih Rıfkı Atay, Atatürk'ün son sözünün “Saat kaç?” olduğunu söylerken, Ruşen Eşref Ünaydın, “Aman dil! Aman dil!” dediğini yazıyor; arkadaşlarından Kılıç Ali ise “Aleykümselam” dediğini belirtiyor. Rivayetler yine muhtelif: Atatürk'ün son sözlerinde bile “birlik-beraberlik” yok. Hepsi de ya orada bulunduğunu ya da orada bulunanlardan birinden duyduğunu iddia ediyor. Olur şey değil: Hakkında en çok kitap yazılan, en çok övülen, en çok heykeli dikilen ve varlığımızı varlığına borçlu olduğumuz iddia edilen Atatürk'ün ölüm tarihi, ölüm saati ve son sözleri bile ihtilâflı!”

Gelelim, M.Kemal'in 11 yıl şoförlüğü yapan Seyfettin Yağız'ın, 29 Eylül 2004 tarihli Tercüman Gazetesi'nde, Nida Eryılmaz'a verdiği röportajın alâkalı kısmına: “Gazi yatağa düşünce İnönü'ye, "Paşam Atatürk çok hasta gel" diye dört defa haber yolladım. Gelmedi. "Geleyim de, beni öldürsün değil mi" dedi. Atatürk 10 Kasım'da ölmedi. İnönü gizledi. Şimdi bana "Tarihi şaşırtıyorsun" derler, ama doğru. Atatürk öldükten sonra beni Dolmabahçe'ye kapattılar. Dışarı çıkmamı istemediler.”

TELGRAFÇI'DAN İLGİNÇ VE ÖNEMLİ BEYANLAR

Enteresan bir tespite, kütüphanemizde bulunan bir kitap üzerinden biz de ulaştık ki, bu da kafa karıştırıcı cinsten…  1981 senesinde, (Kemalizm'in yeniden hortlatıldığı bir devir) İstanbul Bakış Kütüphanesi tarafından basılan ve “Bu kitap Genelkurmay Başkanlığı'nca Ordu'ya ve Subaylara tavsiye edilmiştir” ibaresi bulunan, Avni Altıner'in yazdığı, “Her Yönüyle Atatürk”te de mevzuyla alâkalı bir hatıra var. Atatürk'ün Ölüm Haberini Dünyaya Duyuran Telgrafçı Konuşuyor: “Birden Yıldırımla Vurulmuşa Döndüm” başlığıyla verilen kısımda aktarılanlar şöyle: “10 Kasım Perşembe sabahı her zamanki gibi saat tam 9'da görevime başladım. Çalıştığım İstanbul makinesine, dışarıya çekilmek üzere yirmiye yakın telgraf gelmişti. “Urgent” yazılı telgraflara tercih veriyordum. Birden yıldırımla vurulmuşa döndüm. Ne yapacağımı şaşırdım. Bir hıçkırık boğazımda düğümlendi. Ne yapacağımı bilemiyor, makinenin tuşları gözlerimde birbirine karışıyordu. Gözyaşları arasında yazmaya mecbur olduğum acı telgraf şuydu: “Urgent Havas ‘Paris' Atatürk Dertcede (Öldü)”… Telgrafı çektim, makineye kapandım. Ağladım, ağladım… Hıçkırıklarımla yalnız değildim. Bütün muhabere servisi ağlıyordu….”

Genelkurmay'ın Orduya ve Subaylara tavsiye ettiği ve kapağında “100. Atatürk Yılı Özel Basımı” ibaresi bulunan bir kitapta, telgrafçının anlattıkları sorgulanacak cinsten… Telgrafçı, saat tam 9'da işe başlıyor ve geldiğinde dünyaya çekilmek üzere yirmiye yakın telgrafı hazır buluyor. Bu telgrafların içerisinde, Paris'e çekilmek üzere bulunan bir tanesinde “Atatürk Dertcede (Öldü)” yazıyor. Hadi diyelim ki bu anlatılan mevzu 3-5 dakika sürdü. Peki 9'u 5 geçe ölen biri ile alâkalı bir ilan telgrafı, nasıl oluyor da 9'da iş başı yapan birinin önünde hazır oluyor? Yine hadi diyelim… Anında telgraf geliyor, bu “ölü seviciler”; “atamız ölse de, hemen telgraf çeksek” mi dediler? Halbuki resmî tebliğ öğlene doğru yapılmamış mıydı, neydi bu acele? Sualler, sualler!. Öyle, ya da böyle; terk-i mekan eyleyip, amelleriyle baş başa kaldı Ulu Türk!. (Devamı var…) 7

Nasipse yarın devam edecek

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  818919

-