25 MAYIS 2020 PAZARTESİ

Hüseyin Yağmur

KEMALİST REJİM NASIL YOZLAŞTI?

Hüseyin Yağmur

Atatürk döneminde milletvekilliği, İnönü döneminde Adalet, Bayındırlık ve İçişleri Bakanlıkları görevinde bulunmuş Hilmi Uran'ın Hatıraları'nda yakın tarihe ışık tutan ilginç ayrıntılar var.

Uran, Adana'da CHP Parti Müfettişi iken bir gün telgraf emriyle Ankara'daki 'İthalat ve İhracat Şirketi Genel Müdürlüğü'ne' atandığını yazıyor. Müfettiş kökenli Uran'ın branş olarak aslında bu şirkete genel müdür olacak bir birikimi yok. Ancak cumhuriyetin kurucuları böyle uygun görüyorlar.

Çünkü o günlerde organizasyon; ehliyete göre değil, rejime sadakate göre şekil alıyor.

Bunun en açık göstergesi, Ankara İstiklal Mahkemesi Reisi Ali Çetinkaya'nın aynı zamanda yukarıda adı geçen İthalat ve İhracat Şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı olması.

Subay kökenli Ali Çetinkaya'nın mümeyyiz vasfı ticaretten iyi anlaması değil. Kemalist rejime muhalif olanları sorgusuz sualsiz idam sehpasına göndermesi. Bu özelliğinden dolayı rejim tarafından korunuyor ve maaş alması için bir ticaret şirketine yönetim kurulu başkanı yapılıyor.

İzmir Suikastı Davası, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kapatma Davası gibi Kemalist Rejimin yerleştirilmesine önemli katkılar sağlayan davalara bakan Ali Çetinkaya, bütün Terakkiperver mensubu milletvekillerini ve muhalefetteki etkili İttihatçıları tutuklama kararı almış; hatta tutuklananların delil yetersizliği nedeniyle serbest bırakılmasını isteyen Başbakan İsmet Bey'in de tutuklanmasını talep etmişti. Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya, dokunulmazlıkları dahi kaldırılmadan İzmir  Suikasti Davasında yargılalan 10 milletvekili ve 2 eski bakanın idamına karar vermişti.

Ali Çetinkaya, Ankara İstiklal Mahkemesi başkanlığı görevindeyken, Şapka Kanunu çıkmadan önce yazdığı şapka aleyhindeki bir yazısından dolayı İskilipli Mehmed Atıf Hoca'nın idam kararını da vermişti.

(Ali Çetinkaya'nın damadı Emin Paksüt, 12 Mart Darbe Döneminde, torunu Osman Paksüt, AK Parti Kapatma Davasında görev almışlardı.)

Ankara'daki ehliyete göre değil, sadakate göre iş ve görev verme genç cumhuriyeti daha ilk günlerinden itibaren yozlaştırdı. Sonraki yıllarda ortaya çıkan çürümenin temelleri o günlerde atıldı.

 

Nitekim Yakup Kadri Karaosmanoğlu 'Ankara' isimli eserinde bu süreci çok çarpıcı bir dille anlatır ve eleştirir. Bu tesbitlerden bazılarını burada paylaşalım :

(...) İktisadi kalkınmamız kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen anaforcu bir takım tufeyli unsurların eline geçmiş, yapılan tesisler aşırı pahalıya malolduğundan millet bunların sadece yükünü çekmişti.'

(...) Dünkü kahraman inkılap liderleri bile bugünün ipekli ropdöşambrlarına bürünmüş, fağfur banyolu kaşanelerinden dışarıya başlarını uzatmak istemez olmuşlardı.'

(...) Bu gibiler parmakla sayılmayacak kadar çoğalmıştı. 'Zeytinyağı piyasasını tekeli altına alan bakanlar, karaborsacıları koruyan valiler her köşe başında yerini almış çalışmaktaydı.'

(...) Bunların hepsi Kavaklıdere, Küçükesat ve Büyükesat'taki köşklerinde oturmaktaydı. Kilerleri balık yumurtasından taze havyara kadar sürekli en nadide mezelik erzakla tıklım tıklım olup, bir altınbaş rakı şişesi buzdolaplarında sürekli buğulanmaktaydı.'

Vurguncular, yaptıkları işlere ustaca milli kimlik giydirmeyi becerebilmektedirler. 'Bir üst seviye bürokrata göre, 'İnkılaplar artık tamamlanmıştır.'

Yozlaşmayı eleştiren şahıslardan biri de 1. Meclis'te zabıt katipliği yapan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'ydu. O da gözlemlerini şu cümlelerle anlatıyor:

'Tam iki yıl ayrıldıktan sonra Ankara'ya yeniden döndüğümde, dikkatimi çeken en önemli şey, bu kentin, İstanbul'dan gelen iş takipçileri ile dolup taşması olmuştu. Yalnız İstanbul'dan değil, ülkenin her yanından böyle adamlar gelirdi. Hatırı sayılır, sözünden çıkılmaz mebuslardan devlet dairelerine tavsiye mektubu koparmak için bir takım aracılar türemişti. Büyük zaferden hemen sonraki yıllarda Milli Mücadele Ankara'sını köhne Bizans kokuşturmağa başlamıştı. Ankara'da dikkatimi çeken bir şey de arsa spekülasyonuydu. 1919 ve 1920'lerde kimsenin ev, arsa, bağ, bahçe edinme hırsına kapıldığını görmedim ve duymadım. 1922 yılının sonunda, hele 13 Ekim 1923'te Ankara'nın hükümet merkezi olmasından sonra bu kentte bir arsa edinme hırsı başladı. Kısacası, iki yıl ayrılıktan sonra Ankara'ya gelişimde, orada 1920'lerin özveri havası, savaş coşkusu ve kurtuluş amacının bir zafer gevşekliğine, bir dünyalık edinme çabasına dönüştüğünü gördüm. '

'Atatürk'le 3 Ay' isimli önemli kitabın yazarı Ahmet Hamdi Başar'ın o günlerdeki yozlaşmayı anlatan satırları ise çarpıcı:

 

'Yeni Gümrük tarifesinin arkasına sığınarak birkaç misli yükseğe satan basit ve şımarık bir sanayi türemeye başlamıştı. İşte demir telleri keserek çivi yapan, çiviyi dış piyasa fiyatının on misline satan, milli sanayi olduğu için demirleri de gümrüksüz sokan şu çivi fabrikası eski bir medresenin yıkık duvarları arkasında kurulmuştu... İşte şu bakır mamulatı fabrikası, mahallemizin köşesinde eski bir taş evde kurulmuştu. Fabrikanın sacdan bacasından yayılan kurum, halka pencerelerini bile açmaya müsaade etmez. Mahallenin şikayete hakkı yok. Bunlar vatanın selameti için çalışıyorlar.

Bu yozlaşma, Kemalist rejimi kısa bir süre sonra İnkılap ruhundan bile o kadar uzaklaştırıyor ki, kurucular onu bile resmen inkar edecek duruma geliyorlar.

Şevket Süreyya Aydemir, bu gözlemini en yetkili ağızlardan hareketle şöyle anlatıyor:

1925 İstiklal Mahkemesi'nde, bu mahkemenin başkanı Ali Çetinkaya'ya İnkılap kavramı hakkında bir şeyler söylemek isterken 'İnkılap da ne demek? Bu memleket artık İnkılabını yaptı bitirdi. Ondan sonrası mugalata...' deyiverdi.

Yükünü tutanlar için inkılap gerçekten bitiyor. 'Mugalata' bölümünün cefasını ise inkılaplara maruz kalmış Anadolu insanı çekiyor.

Ne kadar manidar. Saltanat kalkıyor, Saray hayatı sona eriyor. Hanedan üyeleri yurtdışına sürgün ediliyor. Ancak Ankara'da yeni bir 'Kapı kulu' sistemi başlıyor.

…………………….

İbni Haldun (1332-1406) yüzlerce yıl önce kaleme aldığı Mukaddime isimli eserinde de devletlerin nasıl yozlaştığını ince ayrıntılarıyla anlatır.

Yozlaşma sadece tek bir sosyal sınıfı ilgilendiren bir kavram değildir. Sağcı, solcu, dindar komünist, bütün iktidarlar aynı yozlaşma metal fırtınasının çekim alanında yer alırlar.

İktidarı ya da devleti koruyup kollamak istiyorsanız, geçmişten dersler almalı, konformist azınlığın kazanma hırsından, bürokratik oligarşinin egosundan ve şerrinden yönetimi arındırmak icap eder.

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

  1. Vatanın selameti , zeytinyağını tekeline almak...karaborsayı hortlatmak...telden çivi yapıp bunu on misline satmak...bunu yapan fabrikanın bacasından çıkan kurumun mahalleliye penceresini bile açmasına mani olmak mı? oksijeni vatanın selameti için vatandaşına çok görüyorsa ..bu vatanın selameti midir? yok sa felaketi mi?.

  2. Arasındaki uçurumu açtıkça, mesafeyi derinleştirdikçe kazananlar ...hala kazanmaya devam etmiyordur inşaallah.....işin can alıcı tarafı bunu yapanların yıllarca....karşı tarafı dini kılıf olarak kullanmakla suçlayıp bunu başka hakim görüş altında Atatürk’ün adını kullanarak yapmış olabilirliği...bu topraklarda 1000 yıldır dinimizle süregelen bir yaşantımız varken....bizim topraklarımızda 163. Madde kanuna girmeden önce toplumsal hayatımızda “dini kullanmak “ diye bir tabir var mıydı?.

  3. Bu yazıyı okuyunca birden şunları düşünmeye başladım; 15 temmuz da teşbihte hata olmazsa , iki yumurtayı birbirine tokuşturanlar hala parsayı toplamaya devam etmiyordur inşaallah...şeyh Sait olayını isyana dönüştürenler Kürt kardeşlerimizle temellerimize dinamit koymaya çalıştılar, İskilipli Atıfla müslüman kardeşliğimize, Kahramanmaraş ,Çorum olayları ile Alevi kardeşlerimize, Sivas olayları ile bir başka görüş sahibi kardeşlerimizle temelde aynı çimentoya sahip özelde farklı görüşlere sahip insanlarımızın ......

  4. Bizde yozlaşma 2.Mahmut tan beri var şimdide var. DostlarımızIn kalpleri bizlerle bundan eminim ama kılıçları düşmanlarımızladır. Geçici işçi olmak için bile birilerinin yakinim kartın olması lazım. Sermaye belirli kişilerin elinde hızla toplanmakta. Güzel hastaneleriniz var ama şifa yok 19milyon insan kronik hasta. Ticaret yalan faiz helal olmuş. Haramlığı tartışan yok düşmesi tartışılıyor. İnsanlar iş kurma değil iş bulma derdinde.yozlaşma her yerde..

Yorum Yaz

  963408

-