23 EYLÜL 2019 PAZARTESİ

Hüseyin Yağmur

KİTLELERİN BİLGELİĞİ VEYA SÜRÜLEŞME

Hüseyin Yağmur

Belgesel izleme merakımdan zaman zaman yazılarımda bahsediyorum. Geçen hafta yine bir televizyon kanalında sürüler halinde hareket eden canlılarla ilgili bir belgesele rastladım. Arıların, yarasaların, penguenlerin ve diğer canlı yaratıkların sürüler halinde nasıl hareket ettiği, gerektiğinde nasıl ortak bir akıl oluşturduğu, böylece ortaya çok güçlü bir bilgeliğin çıktığını, bazen bu ortak aklı kaybederek nasıl sürüye dönüştükleri çeşitli örneklerle anlatılıyordu.

Ben yıllar önce, Gustave Le Bon'un ‘Kitleler Psikolojisi' isimli eserini okumuştum. Bu kitap kitlelerin hangi olaylar karşısında nasıl refleksler gösterdiğini, nasıl davranışlar sergilediğini ortaya koyan klasik bir eser olarak dikkatimi çekmiş bu kitaptan çokça istifade etmiştim.(Bu eser, 1895 yılında Ünlü Fransız Tıp adamı ve filozofu Gustave Le Bon tarafından kaleme alınmıştır.)

Gustave Le Bon eserinde kitlelerin nasıl sürüleştiğini şöyle anlatıyordu: Kitleler bir tahrik devri geçirdikten sonra, telkinlerle idare olunan basit şuursuz otomatlar haline dönüştüklerinden, bunları bir cinai sınıf diye vasıflandırmak hiç de kolay görünmüyor. Bununla beraber bu yanlış vasfı muhafaza ediyorum, çünkü psikolojik araştırmalarla tespit olunmuştur.

İnternet taramam sırasında karşıma çıkan  kitlelerin nasıl bilgeleştiği bilgisini de sizlerle paylaşayım: Meseleye başka bir açıdan baktığımızda kalabalıkların bir araya gelerek çok önemli işler başardıklarını da söyleyebiliriz: Çok sayıda insanın ortak görüşünün bir aklı selimde buluşması... Bu ilke uyarınca bir çok ülkenin hukuk sisteminde mahkemeler konusunda uzman bir kişinin -yani bir hakimin- kararı yerine halktan seçilen sıradan insanlardan oluşan bir jürinin kararını esas alır. Bu ilke Latince şu deyişle ifade edilir: Vox populi vox Dei yani Halkın sesi Hakk'ın sesidir. Demokratik ülkelerde hükümeti kuracak temsilciler seçimle işbaşına getirilirler ve yine seçimle görevden uzaklaştırılırlar.

Kalabalıkların bilgeliğinden söz edeceksek, çok yönlü sosyal bilimci Francis Galton'ın çalışmasını anarak başlayabiliriz. 1907 yılında Nature dergisinde Vox Populi (Halkın Sesi) başlığını taşıyan makalesinde kalabalıkların bilgeliği kavramının ciddiye alınması gerektiğine dikkat çeker. Üstelik bunu ilginç bir vaka çalışması ile örnekler. “İçinde bulunduğumuz demokratik zamanlarda, halkın kararlarının doğruluğu ve güvenilirliğini araştıran herhangi bir çalışma ilgi çekici olacaktır” diye başlayan yazısında Galton, İngiltere Plymouth'da bir çiftçi festivalinde tanık olduğu bir yarışmadan söz eder. Ortaya bir öküz konulur. Kesildikten ve derisi yüzüldükten sonra kaç kilogram et çıkacağı sorulur katılımcılara. Sekiz yüz civarında çiftçi tahminlerini bir kağıda yazar. En yakın tahminde bulunanlar ödül kazanacaklardır. Aynı zamanda uzmanlardan yani kasaplardan oluşan bir grup da tahminde bulunur. Galton, bu tahminlerin yazıldığı kağıtları toplar ve yapılan tahminlerin ortalamasının gerçek sonuca inanılmaz bir kesinlikle yakın olduğunu hesaplar. Hatta sıradan çiftçilerin ortak aklının tek tek uzmanlardan daha iyi olduğunu saptar.

Amerikalı gazeteci James Surowiecki, 2004 yılında yayımlanmış olan Kitlelerin Bilgeliği (Çok Kişinin Aklı Neden Az Kişinin Aklından Üstündür ve Kolektif Akıl İş Dünyasını, Ekonomileri, Toplumları, Ulusları Nasıl Biçimlendirir?) kitabında Galton'ın bıraktığı yerden alıp güncel örneklerle meseleyi tartışıyor. Ancak Surowiecki'ye göre kolektif aklın doğru sonuçlara varabilmesi için belli koşulların sağlanması gerekiyor.

Bunların başında ÇEŞİTLİLİK geliyor. Yani kalabalığın olabildiğince farklı görüşten insanlardan oluşması gerekiyor. Tersinden söylersek, aynı fikirde insanlardan oluşan bir kalabalığın kararı o kadar da yerinde olmuyor.

İkincisi MERKEZİYETÇİ BİR YAPININ OLMAMASI. Hiyerarşik yapılarda kolektif akıl etkin hale gelemiyor. Örnek olarak da 2003 yılında yaşanan Columbia uzay mekiği kazasında, NASA'nın hiyerarşik yönetim yapısının sorumlu olduğu, alt kademedeki mühendislerin görüşlerine itibar edilmediği için zamanında önlem alınamadığı söyleniyor.

Üçüncüsü BAĞIMSIZLIK. Kişiler karar verirken çevresindekilerin etkisi altında kalmamalılar. Sonuncusu da elbette bir karar verme mekanizmasının kurulması, kişilerin özel kararlarının kolektif karara dönüşebilmesinin sağlanması. Özetle, bu koşullar sağlandığında çok sayıda insanın ortak aklı o grubu oluşturan tek tek bireylerden daha doğru sonuçlara ulaşabiliyor. Hatta grubun aklı o grubun içindeki en akıllı bireyden daha üstün de olabiliyor. Yeter ki çeşitlilik olsun, insanlar merkezi bir aklın güdümüne girmesin, kanaatlerini hiçbir kısıtlama olmaksızın iletebilsin... (Murat Gülsoy,2015)

………………..

Kitlelerin akıllarını bir araya getirerek bir bilgelik oluşturması bizdeki cemaat kültürüne de uygun bir söylem… Ancak yukarıda belirtilen çeşitlilik, merkeziyetçi yapının dışında olma ve bağımsızlık ilkelerine uygun davranmak şartıyla.

Okumalarımdan ve hayat tecrübelerimden edindiğim kanaat şu: Kitleler bireyler halinde sahip oldukları akıllarını ortak akıl haline getirirlerse bir büyük enerji ortaya çıkarabiliyorlar. Tam aksine eğer bir araya geldiklerinde her birey aklından ve birikiminden vazgeçiyor ve akıllarını lidere/başkana devrederlerse bu kez ortaya sürüleşme çıkıyor.

Bu gözlemimi matematik olarak şöyle izah edeyim: Lideri rakam olarak 5 sayalım. Her bir bireyi de 1 sayalım. Bu bireyler 1 olarak liderin yanında durduklarında ortaya (51111111…..) rakamı çıkıyor.

Eğer bireyler 1 olmaktan vazgeçerek 0 olarak kendilerini kodlarlarsa, her şeyi lidere bırakarak liderin solunda 0 olarak yer alırlarsa bu kez (…..00000005) rakamı ortaya çıkıyor. İşte bunun sosyal karşılığı ‘sürüleşme' şeklinde tezahür ediyor.

Peygamberimizin döneminde İslam Cemaatinin her ferdi kendi bilgi, birikim ve karakteriyle Peygamberimizin yanında yer alan cemaat bireyleriydi. Bundan dolayı İslam cemaatinin katma değeri çok yüksek olmuş İslam Dini kısa bir sürede kıtalararası bir din haline gelmişti. Şimdi ise Müslüman bireyler din ve dünya konusunda cahil, çapsız, kifayetsiz muhteris liderlerin/başkanların tam solunda olarak yer aldığından İslam toplulukları  maalesef birer sürüden ibaret.

Ben gençliğimde bir cemaat lideri tanımıştım. Bu ulu zat; solunda 0 olmak isteyen insanlardan daha çok yanına 1 olarak gelenleri severdi. Onların katma değerini  artırarak 1 olarak gelenleri  2, 3, 4, 5 haline getirmeye çalışır ve sürekli faaliyet başkanlarıyla müşavere halinde olurdu. ‘Her şeyi en iyi ben bilirim' havasında değildi. Aksine, bilenleri bulmayı ve onları dinlemeyi çok severdi. O yüzden o dönemlerde islam dünyasının en güçlü cemaatlerinden biri onun cemaatiydi. Çünkü sürüleşmeyi değil cemaat olmayı tercih ediyor ve sevenlerine de bunu salık veriyordu

İslam Dünyası bu günlerde ‘tıbbı, hukuku, ekonomiyi, dini, tarihi  velhasıl her türlü uzmanlık bıranşını en iyi ben bilirim' diye düşünen, kerametleri kendilerinden menkul lider ve başkanlarla dolu…

Liderlerin/başkanların yanında ise onun yaptığı bütün işlerin ‘dünyanın en doğru işi' olduğuna dair övgüler düzen, liderlerinin yanlışlarını dahi kutsayan, rakamsal değeri solda 0 olan ‘propaganda şampiyonları' yer alıyor.

Hal böyle olunca karşımıza bilge kitleler değil, sağa sola rahatça  sevk edilen  insan toplulukları çıkıyor.

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  195945

-