21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

M.KEMAL REJİMİNİN ALATURKA MUSİKİ YASAĞI

Hasret Yıldırım

10 yılda 15 Milyon genç yaratan(?) rejim; 100 yıl sürecek inkılâpları çeyrek asra sığdırmanın verdiği hazla, bir Milleti aslından koparmaya devam ediyordu. Sıradaki kıyım, “Öz Türkçe” rüzgârı ile lisân ve alaturka müziğin şahsiyetsiz hâle getirilmesiydi.

22 Ocak 1932 tarihinde, Hafız Yaşar Okur tarafından, Yerebatan Camii'nde, ilk defa “Türkçe Kur'an” okunuyor; 18 Temmuz 1932 tarihinde ise “Türkçe Ezan” uygulamasına geçiliyordu. Temmuz ayının ilk haftasında, Birinci Türk Tarih Kongresi Ankara'da toplanıyor, “Türk Tarih Tezi” öne sürülüyordu. Kongreden sonra 12 Temmuz 1932'de, Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruluyor, “Güneş-Dil Teorisi” denilen “uyduruk-safsata” ortaya atılarak, lisân'da tahribatın zirvesine doğru yol alınıyordu. Türkçe ibadet rezilliği ile belli bir kıvama getirilen Millete, Milli Kültür üzerinden bir darbe daha vurmak için, sıra müziğe gelmişti.

Daha evvel (29 Aralık 1926) Darü'l Elhan (Konservatuar)'dan Şark Musikisi Şubesinin ve ülke genelinde “Türk müzik çalgılarının resmî talim ve tedrisatının kaldırılması” ile başlayan müzik yasağı; 2 Kasım 1934 ile 6 Eylül 1936 tarihleri arasında, 1 yıl + 10 ay + 4 gün boyunca Türkiye radyolarında, “Alaturka müzik yayınlarının yasaklanması” şeklinde sonuçlanıyordu.

Tabii bu merhale, diğer inkılâplarda olduğu gibi adım adım yerine getiriliyordu. 1934 senesine gelindiğinde, meşhur Çankaya sofralarının birinde M.Kemal Paşa, bazı şarkıların Arapça ve Farsça kelimeler içeren güftelerini “Öz” Türkçeleştirip, Meclis Başkanı Kazım Özalp'e dikte eder. Sonra bu sözleri yanında oturan Ahmet Adnan Saygun'a verir ve hemen orada bestelemesini ister. Bunun üzerine Saygun, piyano eşlikli bir lied yazar. Bu parçayı birkaç defa çaldırtan M.Kemal, heyecanlı bir tonda kalabalık davetlilerine dönerek şunları söyler: “Efendiler! O sözler Osmanlıca'dır ve onun musikisi Osmanlı musikisidir. Bu sözler Türkçe'dir ve bu musiki Türk musikisidir. Yeni sosyete, yeni sanat!” [A.Adnan Saygun-Atatürk ve Musiki, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, Ankara, 1.Baskı, Sayfa: 44]

Yine M.Kemal Paşa, meşhur Çankaya sofralarının birinde şunları söylüyordu: “Osmanlı musikisi Türkiye Cumhuriyeti'ndeki büyük inkılapları terennüm edecek kudrette değildir. Bize yeni bir musiki lâzımdır ve bu musiki özünü halk musikisinden alan çok sesli bir musiki olacaktır. İtiyâd (alışkanlık) dediğiniz şeye gelince, sizin Osmanlı musikinizi Anadolu köylüsü dinler mi? Dinlemiş mi? Onda o musikinin itiyâdı yoktur.” [A.Adnan Saygun, A.g.e. Sayfa: 48]

Atalarının açtığı yolda, gösterdiği hedefte yürümeye and içen cenah, mevzuu irdelemeye başlamıştı. Devrin en güçlü musiki dergilerinden birinde, Halit Bedi imzasıyla kaleme alınan, “Bizim İnkılâbımız Ne Zaman Olacak?” serlevhalı bir makale neşrediliyor ve “inkılâpçıya” mesaj gönderiliyordu: “Her gün her şey değişiyor ve her gün bir yenilik karşısındayız; biz ki bunları görüyor ve sadece bakıyoruz. Tarihlere dönecek olursak, bütün milletlerin inkılâplarını birbirlerini takip eden nesillerin tamamladığını ve birçok seneler aynı gâye uğrunda mütemadi çalışma ve didinmelerden sonra elde ettiklerini görürüz. Bizim inkılâbımıza gelince bunların aksine, çok uzun olan işler başta giden Gazimizin dev adımlarıyla çok kısa bir zamanda başarıldı. On yılda her savaştan çıktık, yalnız musikimiz kaldı. Musiki milletlerin siyasî, dinî, ahlâkî bütün seciyelerini gösteren bir miyâr. Ne yazık ki bizim musikimiz daha hâlâ beşikte bir ninni şeklinde sallanıyor. O beşik ki, en köhne kafesler arkasında en batıl itikatları taşıyan evlerden bile kalktı.

AKSAMGAZETESi_7KASIM1934

Şu son seneler içinde bir kaç defa işitildi ki, İstanbul'da oynanan bir yeni operetten sonra Ankara'da da büyük bir operet oynanmış. Bunun için gazetelerde de okuyoruz; ‘Ankara'da oynanan bu operet, millî operet için ilk büyük adımdır' diyorlar. Evet, her cihetten doğrudur. Eser çok yüksek olabilir. Ve bu vesile ile ilk operamız sayılabilir. Fakat bu eser halkın değildir. Orada bulunanların, bunu seyredenlerindir. Onların ki, bundan istifadeye ihtiyaçları yoktur. Onlar bu operette söylenen dört sesli şarkıları birçok defalar radyolarında, gramofonlarında dinlemişlerdir. Halkın musikisi, halkın ağzında dolaşan şarkısıdır. Biz o dört sesli şarkının hiç olmazsa iki seslisini halktan dinleseydik.

İşte çok kısa bir zamanda ve birçok müşkülât karşısında bu büyük eserleri vücuda getiren kıymetli arkadaşlardan, bu eserlerin aynı şekilde tekerrüründen evvel en kısa bir zamanda halkı bunları anlayacak bir seviyeye getirmelerini bekliyoruz. Ve işte o zaman bunu yapacak olan arkadaş musikimizin hakikî inkılâpçısı olacaktır. Ve biz her şeyden evvel bu inkılâbı ve bu inkılâpçıyı bekliyoruz.” [Nota Musiki Mecmuası, 15 Temmuz 1934, Sayı: 31]

Ve M.Kemal Paşa düğmeye basıyor, 1 Kasım 1934 tarihli, Meclis IV. devre, 4. yasama yılı açılış konuşmasında, ulusal(?) müziğin izleyeceği yolu gösteriyordu: “Arkadaşlar!. Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak, bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir (Alkışlar). Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bu gün dinletmeye yeltenilen musiki, yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz (Okay sesleri, alkışlar). Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan; yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları, bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak, bu güzeyde (sayede); Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir. Kültür işleri bakanlığının buna değerince özen vermesini, kamunun da bunda ona yardımcı olmasını dilerim.” [A.Adnan Saygun, A.g.e. Sayfa: 49]

M.Kemal'in bu sözleri ilk olarak, Kültür İşleri Bakanlığı yerine, İçişleri Bakanlığı'nı harekete geçirir. Matbuat Umum (Basın-Yayın Genel) Müdürü, Şakşakçıbaşı Vedat Nedim Tör; vakit kaybetmeden Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya'yı ziyaret eder ve “Paşa bunu söylediğine göre, herhalde Alaturka'nın yasak edilmesini istiyor. Yaparsanız hoşuna gider” der. Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı, İstanbul ve Ankara radyolarına Alaturka yayınların kaldırılması için bir genelge gönderir. Nitekim 3 Kasım 1934 tarihli gazetelerde şu habere yer verilir: “Büyük önderimiz, nutuklarında ‘Bugün acuna dinletmeye yeltenilen musiki bizim değildir. Onun için o, yüz ağartacak değerde olmaktan çok uzaktır.' cümlesini kullanmışlardır. Bu sözlerden mülhem olarak Ankara ve İstanbul radyoları – evvelce programlarını ilan ettikleri halde – dün gece, alaturka denilen şark musikisiyle yapılmış parçaları çalmamış ve söylememiştir. Anadolu Ajansı'nın bu husustaki haberini de neşrediyoruz.

Ankara (A.A.) – Dâhiliye Vekâleti, bugün Büyük Millet Meclisi'nde Gazi Hazretlerinin alaturka musiki hakkındaki irşadlarından ilham alarak, bu akşamdan itibaren radyo programlarından alaturka musikinin tamamen kaldırılmasını ve yalnız garb tekniğiyle bestelenmiş, motifleri milli musiki parçalarımızın, garb tekniğine vakıf sanatkarlar tarafından çalınmasını alakadarlara bildirmiştir.”

CUMHURiYETGAZETESi_8KASIM1934

Artık resmî gücü de arkasına alan şakşakçıların ifadeleri, “dehşet” denecek seviyelere gelmişti. Yine “Nota Musiki Mecmuası”ndan [Sayı: 36], Mildan Niyâzi Ayomak imzalı, “Silah Başına – Ülkümüz Tahakkuk Ediyor” serlevhalı bir makale ile mevzuun acı yüzünü okuyalım: “Bundan bir buçuk sene evvel birinci sayısını ortaya attığımız “Nota”mızın, “Niçin Çıkıyoruz?” başlıklı yazısında “dünyanın her tarafında çatınabilecek millî bir musikimiz olabilmek için; kendi melodilerimizi, kendi nağmelerimizi beynelmilel kaidelerle işleyerek çok sesli bir Türk musikisi vücuda getirmek, mecmuamızın yegâne ülküsüdür” demiştik. Allaha binlerce şükür, Büyük Gaziye yüzbinlerce teşekkür, bu ülkümüz büyük liderin arzulariyle bugün millete, hükümete maledilmiştir. Artık şeksiz, şüphesiz ve en kısa bir zamanda ona varılacaktır. Bunda en ufak bir iştibah (şüphe), tereddüt noktası kalmamıştır. Bu yeni yolun haricinde hareket etmeye, bu büyük arzuya aykırı bir yürüyüş yapmaya çalışmak; memlekete, millete, o büyük adama ve çok geç kalan musiki inkılâbımıza karşı yapılmış bir hürmetsizlik telâkki edilir.

Alaturkadan ziyade alatekke? ve alasaltanat? musikisi olan bu musiki ile meşgul olan veya dinlemesini sevenlerin hemen hepsinin yüzlerinde teessür ve endişe izleri seziliyor. Bunu hoş görüyoruz… Biraz hafızamızı karıştıralım. Harflerimizi değiştirirken de bu teessür ve endişenin aynını çekmiştik. Hattâ şapkayı giyerken bile kısmen içimize bir durgunluk çökmüştü. Şimdi bir fesli görsek gülmemizi zaptedemiyoruz, gençler eski yazıların kıvrım kıvrım büküntüleriyle, kuyruklarıyla alay ediyorlar. Okuyucularımı kat'iyetle temin ederim ki, sene değil, birkaç ay yeni musiki ile meşgul olan ve onu benimsemeye çalışan kimse, bir daha eski musikiyi ağzına bile alamaz. Bugünkü tecrübemizle söylüyoruz. Şimdiye kadar eski musiki ile meşgul olmuş ve alafrangaya karşı tamamiyle bigâne kalmış olan birçok dostlarımız, dört sesli iki koruya iştirâk etmekle ondaki yüksek zevki tadarak şimdi beynelmilel tekniğe çözülmez iplerle bağlanmış bulunuyorlar.

Esasen meşgul olmak istemediğimiz bu eski musikinin, eserleri itibariyle Arap harfleri kadar bile Türklükle alâkası yoktur. Çünkü Türkler bunu hiçbir zaman kendilerine maletmemişlerdir. Biliyoruz ki sultanlar devrinde, musiki için iki mektep vardı. Biri Murat Hüdavendigârın Edirne'de tesis ettiği Enderun, diğeri de Mevlevihane. Bu mekteplerin her ikisi de bize bolca dinî bestekâr yetiştirirdi. Şunu itiraf edelim ki, Dede Efendi sarayda ne okumuşsa aynı ağzı tekkesinde de tekrar etmiş, sarayın musikisi ile tekkenin musikisini ayırmamıştır. Zaharya, Fener kilisesinde ne okumuşsa yine aynı ağızla bize besteler dinletmiştir. Bir Musevi yurttaş, dedelerin beste ve nakışlarını, Musevice kelimelerle havralara tamim etmiş ve okumakta bulunmuştur. Şu halde bu musiki, ‘tekkelerin, kiliselerin, havraların, müştereken kullandıkları dinî musikidir, Türk musikisi değildir' dersek doğru söylemiş olmaz mıyız ?

Bundan beş buçuk asır evvel Hoca Abdülkadir Meragî eserlerini hangi tarzda yazmışsa, iki buçuk asır evvel Itrî de aynı yol üzerinden yürümüş ve bir asır evvel Dede Efendi de kendisini bu yoldan kurtaramamış, ondan sonra da yavaş yavaş kıymetini kaybetmiştir. Şu halde denebilir ki bu musiki, beş altı asır zarfında hiçbir yenilik gösterememiş ve zaten muayyen bazı meclis ve tekkelere münhasır kalarak, hiçbir zaman milletin malı olamayan bu tek sesli musiki nihayet enderun ve tekkelerin kapanmasiyle defterini dürerek aramızdan çekilmiş ve tarihine kavuşmuştur. Yarım asır evvel enderunluların açtığı şarkı çığırı da rubu (çeyrek) asır kadar hayat sürdükten sonra kıymetini kaybediyor ve son senelerde mevkiini tamamiyle yeni mektebe bırakıyor. Bu yeni ve muazzam mektep Lonca Mektebidir. Bu mektep sür'atle memlekete hâkim oluyor. Çünkü hayatını musiki ile temin etmek mecburiyetinde bulunan bütün sanatkârlar, bu mektebin en önde giden şakirtleri arasına karışmak mecburiyetinde kalıyorlar. Bazılarımız zengin olmak hevesiyle, bazılarımız da gırtlağa atılacak bir şey elde edebilmek için vuruyoruz abalıya…

AKSAMGAZETESi_13KASIM1934

Artık gözlerimizi kapamıştık. İşte tam bu sırada o yüksek ses haykırdı: Durun, aklınızı başınıza alın, Gazi devrindesiniz!. Bir devrin seviyesi, o devrin musikisi ile ölçülür. Musiki diye dinlettiğiniz şey bu devrin lekesidir. Bundan sonra Enderun musikisi yok, Mevlevi musikisi yok, Lonca musikisi yok. İşte Anadolu halkının işlenmemiş, bakir, temiz söyleyişleri. Onları örnek alın, büyütün, garp tekniğiyle işleyin, hem asri, hem millî bir musiki yapın.

Gazi sen yüz bin yıl yaşa!. Kontırbas ve viyolonselimiz omuzumuzda, aylarca garbı ve cenubi Anadolu'da fedakâr bir zümre ile diyar diyar dolaşarak, bu gayeye varmak için çalıştığımız o acıklı günlerin bugün bana zevkini sürdürüyorsun.

Ey lonca mektebinin kıymetli talebeleri arkadaşlar!. Bir bestekâr on beş, yirmi senede yetişir. Bir garp tekniği iki senede geniş geniş hazmedilebilir. Şu halde bizler, millî bir bestekâr olabilmek için on beş-yirmi sene çalışmışız. Daha iki senemiz kalmış. Haydi hep beraber!.

Bu harpte çok şehit vereceğiz, belki aramızdan birçok kişi eksilecek. Fakat şunu hatırlayalım ki, bu eksilenler, zafer kazananların şerefini yükselteceklerdir. Bu inkılâp alaturka bestekârlara çok büyük vazifeler yükletmiştir. Millî bir Türk musikisi doğurabilmek için, o musikinin terbiyesini almış ve onun yolunda savaşmış bulunmak iktiza eder. Eğer siz bestekârlar bu yeni yolu eliniz kolunuz bağlı olarak lâkaydî ile karşılarsanız, çok korkulur ki memlekete bir millî musiki yerine yabancı bir musiki aşılanır. Buna mani olabilmek için sizlerin bir an evvel garp tekniğini benimsemeniz lâzımdır. Şunu biliniz ki; bundan kaçınır ve ihmal ederseniz mevkiinizi millî musiki terbiyesi almamış olanlara bırakırsınız. Bunun zararı şahsınızdan ziyade memlekete aittir.

Dinleyicilere gelince: Yukarıda söylediğimiz gibi, bu bir ünsiyet işidir, birkaç ay kulaklarımızı eski musikiye karşı kapar da yeni musiki dinlersek, eski musikiyi bir daha aramayız. Buna emin olalım, şu halde endişe ve teessüre hiç mahal yoktur, alışmaya çalışalım.”

Sonuç olarak M.Kemal'in musikiyi, özellikle de klasik Türk musikisini ve yöresine ait Rumeli havalarını çok sevdiğini, meşhur rakı sofralarından eksik etmediğini biliyoruz. “Hiç şüphe yok ki o, gençliğinden beri duyageldiği, arkadaşları ile olan sohbet âlemlerinde belki defalarca söyleyerek ezberlediği bu şarkıları severdi. O şarkılardaki kendilerine devamlı ve ayrılmaz eş olarak içkiyi seçmişlerdi; yahud içki, kendisine ayrılmaz eş olarak onları seçmişti. Atatürk'ün bu şarkıları sevmesinden doğal bir şey olamaz.” [A.Adnan Saygun, A.g.e. Sayfa: 14]

Doğrusu M.Kemal'in müzik ile ilgili söz ve demeçlerinde birbiriyle çelişen ifadelerin varlığı da bir gerçek. Çünkü bir yandan ‘halka telkin edilecek ülküler halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı' derken, öte yandan ‘burada dinletilmeye yeltenilen musiki yüz ağartıcı olmaktan uzaktır' sözlerinin de yer aldığı ünlü Sarayburnu konuşmasında söyledikleri var. Bir taraftan ‘bizim hakiki musikimiz Anadolu halkında işitilebilir' derken, öte yandan bir dönem jandarmaların köylerdeki sazları topladıklarını ve yasakladıklarını görüyoruz. Daha sonra resmî ideolojinin bir tür mahalli temsilcisi niteliği kazanacak olan Âşık Veysel'in bile, bir dönem sazının elinden alındığını ve hatta Ulus'ta zaptiyeler tarafından kırıldığını biliyoruz.

Atatürk/müzik ilişkisi üzerine yazan ve konuşan insanların her birinin, Atatürk'ü bir tarafa çekmesinin ve ileri sürdükleri görüşlerin kendi içinde tutarsızlıklarla malul olmasının arkasındaki sebep büyük ölçüde bu olsa gerek. “Yok, Atatürk Türk müziğini severdi. Yok, efendim Batı müziğini severdi. Yasaklamıştı, yasaklamamıştı” tartışmalarının hiç bir ilmi ve ciddi boyutu yok. Çünkü her şey açık ve ortada: 1925 İzmir konuşması, 1928 Sarayburnu konuşması, 1930'da Alman gazeteciye verdiği mülâkat ve nihayet 1934 TBMM konuşması, M.Kemal'in gittikçe kesinleşen ve keskinleşen düşüncelerini yansıtmakta. [Bayram Bilge Tokel - Yeni Türkiye Dergisi, Mart-Nisan 2014, Sayı: 57, Sayfa: 628]

Peki, alaturka müzik yasağı nasıl son bulmuştu? Onu da bir hatıradan iktibâs yaparak mevzua son noktayı koyalım. “Atatürk, hemşehrisi, tanburacı Osman Pehlivanı çok sever, sık sık Çankaya Köşkü'ne çağırtarak sazını zevkle dinler, Rumeli türküleri söylerdi. Sazı sözü mükemmel, nükteyi seven, dürüst ve şen tabiatlı bu halk adamını huzurunda konuştururdu. Şöyle geçmiş bir olaydan söz edilir: Atatürk yine bir akşam Çankaya Köşkü'nde Osman Pehlivan'a Rumeli türküleri söylemesini ‘emretmişti' (vurgu benim). Türküleri dinlerken, Ulu önder duygulanmış ve gözleri nemlenmiş. Bunu gören Osman Pehlivan nedenini sorunca da, ‘Rahmetli annem hep bu türküleri söylerdi' demişti. O sıralar Türk Musikisinin Türkiye Radyolarından okunmasının yasak edildiği yıllardı. Atatürk'le senli benli konuşmaya alışık olan Pehlivan, o sevimli rumeli şivesi ile şöyle der: ‘A be paşam, ep senin mi anan ağlar, milletin de anası ağlar.' Bu olaydan sonra Türk musikisi yayınının serbest bırakıldığı söylenir. [Dr.Nazmi Özalp – Türk Musikisi Tarihi, TRT Yayınları, 1996-1.Baskı, 2. Cild, Sayfa: 256]

MKEMAL_ZEYBEKOYNARKEN

 

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  828589

-