Hüseyin Yağmur

MEHMET AKİF ERSOY'UN CENAZESİNE YAPILAN BÜYÜK AYIP

Hüseyin Yağmur

Vefatının 83.Yılı Münasebetiyle…                

Kurtuluş Savaşı mesafe kat etmeye başladıktan sonra Ankara'da bir erken hesaplaşma ortaya çıkmış muhalifler tasfiye edilmeye başlamışlardı. Tasfiye edilenlerden biri de İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy idi.

 Hiçbir kanun, nizam ve ölçü tanımayan İstiklal Mahkemeleri, bir süre sonra damadını dolayısıyla kendisini de hedef almışlardı. Yeni yöneticiler, muhalif olan herkesi polis aracılığı ile takip ettirmeye başlamışlardı. İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy  da polis marifetiyle takip edilenlerden biriydi.

 Öte yandan bazı mahfiler tarafından Milli Şaire büyük bir ambargo uygulanıyordu. Ankara Halkevi Reisi Ferit Celâl'in Mehmet Akif ile ilgili sözleri bu anlamda önemli bir ipucu teşkil eder. “Mehmet Akif ile ilgili bir toplantıya şiddetle karşı çıkan Ferit Celâl, vatan şairi Namık Kemal'i de dini hisler taşıdığı gerekçesiyle dışlamak istediğini söylemişti” (Serdengeçti,2000:198).

 Dönemin idarecileri M.Akif tarafından kaleme alınan İstiklal Marşını ‘fazla batı aleyhtarı' diye niteleyerek değiştirmeye dahi yeltenmişler ancak başarılı olamamışlardı.

 1923 yılının 2. yarısından itibaren adım adım takip edilen “Mehmet Akif Ersoy, bu muameleye çok kırılmış, “Bana memlekete ihanet etmiş adam muamelesi yapıyorlar. Buna tahammül edemiyorum” (Düzdağ,1990:3). diyerek vatanı terk etmiş ve Mısır'a yerleşmiştir. Taha Akyol da bu vakıayı şöyle ifade eder: Mısır'a gidişinin asıl sebebi ‘takip altında' kalmış olmasıdır. Peşine polis hafiyesi takılması çok ağırına gitmiştir (Akyol,2010).

 Mehmet Akif, Kahire yakınlarındaki Hilvan'a yerleşti. Kahire'deki “Câmi-ül Mısriyye" adlı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri veren Mehmet Akif maddeten sıkıntılı bir hayat yaşadı.1936 yılında rahatsızlanan Akif, hava değişimi için önce Lübnan'a sonrasında ise Antakya'ya gitti. Ancak hastalığının ilerlemesi üzerine 1936 yılının Haziran ayında İstanbul'a gelerek tedaviye burada devam etti. O günlerde Milli Şairin içinde ikamet edebileceği bir evi bile yoktu. Ersoy, bir arkadaşının yanında ikamet ediyordu. Emekli cüzdanında Âkif'in adresi olarak “Beyoğlu, Parmakkapı Mısır Apartmanı'nda Fuat Şemsi yanında” kaydı bulunuyordu (Akyol,2010).  

 Mehmet Âkif Ersoy'un Cenazesi ve Yapılan Büyük Ayıp

 Tarihe düşülen kayıtlara göre, dönemin tek parti iktidarının ‘Dahiliye Vekili' Şükrü Kaya, İstanbul valiliğine gönderdiği mesajda cenazeye sahip çıkılmamasını ve tüm resmi zevatın cenazeden uzak durmasını istemişti.

 Gazeteci Ardan Zentürk, bu büyük ayıbı şöyle anlatır: Hafif kar yağışı olan 27 Aralık 1936 günü büyük Türk şairi, büyük Müslüman Mehmet Akif Ersoy'un tabutu dört hammalın sırtında Beyazıt Camii'ne getirildi. Burada kılınan öğle namazından sonra tabut, yirmibeş otuz kişiden ibaret cemaatin omuzları üzerinde yola çıkarıldı. Sonunda mezarının başında onüç kişi kaldı (Zentürk,2009).

 Gazeteci Taha Akyol da Mehmet Akif'in çıplak bir tabut içerisinde musallaya getirildiğini nakleder.Akif'in çıplak tabut içinde musalla taşına konulan cenazesine devlet değil, üniversite öğrencileri ve halk sahip çıktı (Akyol,2010).

 Akif'in cenaze namazı için herhangi bir resmi bir tören hazırlanmamıştı. Cenazeye resmi kişilerden ve kuruluşlardan katılan hiç kimse olmamıştı.

 Mehmet Akif'in cenaze namazına hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer  5 Ocak 1987 de Tercüman Gazetesi'nde  “ Akif'in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatır:Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akif'e ait bulunduğu anlaşılınca bir anda gençler ağlamaya başladı.

 …Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı. Ama ne vali, ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu” (Aymalı,2012).

 Taha Akyol da milli şairin cenazesine yapılan büyük devlet ayıbını Mithat Cemal Kuntay'dan nakille  şöyle anlatır:27 Aralık 1936'dayız.Beyazıt Camii'nin musalla taşında bir tabut, üstünde ne bir bayrak var, ne de bir örtü. Cami avlusunda cenazeyi bekleyen şair Mithat Cemal, "Bir fıkara cenazesi olmalı" diye düşünüyor. O anda Emin Efendi lokantasının sahibi Mahir Usta elinde bir bayrakla cenazeye koşuyor. Sonra yüzlerce genç peydah oluyor, çıplak tabutunu üniversitenin büyük bayrağına sarıyorlar.Defnedileceği Edirnekapı Şehitliği'ne kadar omuzlarda taşınıyor.Kör ve sağır yetkililerin görmediği, duymadığı, tınmadığı büyük Âkif'in cenazesi bu şekilde 'millet töreni' ile kaldırılıyor.Ertesi gün gazetelerde, bir iki sütuna, sıradan birkaç haber. Bir süre sonra, "Kimseler yüzüne bakmadı, bitler içinde öldü" türünden yalan ve aşağılayıcı yazılar çıkıyor (Akyol,2006).

 O tarihlerde Milli Türk Talebe Birliğinde görevli bulunan Prof.Dr. Abdülkadir Karahan da cenazeye katılmış ve bir konuşma yapmıştır.

 ‘Akif'in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası' başlıklı bir yazıda hatıralarını anlatan Karahan, cenaze töreni sonrasında başına gelenleri şöyle anlatıyordu: “3 gün sonra beni Yüksek Öğretmen Okulundan Emniyet Müdürlüğüne istediler. Bir şube müdürü beni sorguya çekti.“Ne sıfatla resmi makamların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığımı sormuştu.

 Cevabım yaklaşık olarak şöyleydi: Ben herhangi bir şairin değil, Türk Bayrağı göndere çekilirken, yazdığı İstiklal Marşı ile göklere seslenen bir zatın kabri başında milletimizin duygusunu, saygısını dile getirdim. Beni buraya çağırmakla hata işlemiş bulunuyorsunuz.”

 Dönemin yöneticileri her ne kadar Mehmet Akif'e bir cenaze töreni hazırlamamış olsalar da sevenleri ve binlerce üniversite öğrencisi onu son yolculuğunda el üstünde Edirnekapı mezarlığına kadar taşımıştır (Aymalı,2012).

 Tıpkı babası  gibi oğul Emin Akif de sıkıntılı günler yaşamıştır.Kaynakların verdiği bilgilere göre Emin Âkif, 1934'te askerliğini yapmak üzere Mısır'dan Türkiye'ye döndü. Askerliğini Kırklareli'nde er olarak yapmaktaydı. Fakat bu dönemde koğuştaki arkadaşlarına Kur'an okuyup tefsir ettiği gerekçesiyle Divan-ı Harb'e verildi. Bu bilginin kaynağı Ali İlmî Fanî'nin Rıza Tevfik'e gönderdiği bir mektuptur. 14 Ekim 1935 tarihli söz konusu mektup Emin Âkif'in Bereketzâde Cemil Bey'e gönderdiği bir mektuptan iktibaslar ihtiva etmektedir. "Kırıkhan'da mevkuf şair Mehmed Âkif Bey'in mahdumu Emin" imzalı mektuptan iktibasta şu ifadeler yer almaktadır:Kırklareli'nde vazife-i askeriyemi ifâ ediyordum. Arapça bildiğim için ara sıra arkadaşlarıma Kur'an okur, âyetleri tefsir ederdim. Bu hareketim irtica mahiyetinde görüldü. Divan-ı Harb'e tevdi olundum ve tevkif edildim (Ersoy,2010:11-12).

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  526998

-