14 AĞUSTOS 2020 CUMA

MISIR’DA STATÜKONUN İKİ TEMEL DİREĞİ: ORDU VE YARGI


MISIR’DA STATÜKONUN İKİ TEMEL DİREĞİ: ORDU VE YARGI

MISIR: HÜSNÜ MÜBAREK SONRASI

Tunus'ta başlayan olayların ardından Kahire'deki Tahrir Meydanı da benzer talepleri seslendiren farklı görüşlere mensup yüzbinlerce insan tarafından doldurulmuş, protestolar 11 Şubat 2011'de Hüsnü Mübarek'in devrilmesiyle sonuçlanmış ve Mısır için ne getireceği kestirilemeyen yeni bir süreç başlamıştı.

Hüsnü Mübarek'in devrilmesinin ardından yapılan parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimleri Mısır için demokratik ortamda yapılan ilk seçimler olma özelliği taşıyordu. Parlamento seçimlerini Müslüman Kardeşler'in partisi Hürriyet ve Adalet, cumhurbaşkanlığı seçimlerini ise yine Müslüman Kardeşler'in adayı Muhammed Mursi kazandı. Ancak uzun yıllar devam eden diktatörlük kadroları, yönetimi Mısır halkının tercihleri doğrultusunda işbaşına gelen Mursi'ye ve meclise bırakmak istemedi. Böylece Mısır, tehlikelerle dolu bir yola girmiş oldu.

Yüksek Askeri Konsey, cumhurbaşkanlığı seçimlerini Muhammed Mursi'nin kazanacağı netleşince, henüz ikinci turda oy verme işlemleri sürerken cumhurbaşkanının yetkilerini sınırlandırdığını açıkladı. Buna göre yasama yetkisi generallerin eline geçiyordu. Zaten seçimden kısa süre önce, halk tarafından seçilen milletvekillerinden oluşan “Devrim Meclisi” Anayasa Mahkemesi tarafından feshedilmişti. 30 Haziran 2012'de göreve başlayan Mursi, yaklaşık bir ay sonra sözkonusu fesih kararını iptal etti, Yüksek Askeri Konsey Başkanı General Tantavi'yi azletti, seçim sonuçlarını geçerli ve meclisi meşru kabul etti; fakat statükonun kontrolündeki kanallar da bu süreçte boş durmadı.

Kısa bir süre sonra Mursi, Yüksek Askeri Konsey'i siyasetin dışında bırakan kararlar aldı. Böylece yasama yetkilerini Yüksek Askeri Konsey'den devralan Mursi, Başsavcı Abdülmecid Mahmud'u da görevden alarak Vatikan Büyükelçiliği'ne atadı.
Bütün bunlar olurken, yeni bir anayasa hazırlamak için çalışma yapan birinci komisyon idari mahkeme tarafından feshedildi ve ikinci komisyon çalışmalarını 2012 Kasım ayı başlarında tamamlayarak halka sunulacak hale getirdi. Anayasa referandumunun bir ay içerisinde yapılması beklenirken, yargı erki bir kez daha harekete geçerek ikinci komisyonu da feshetmek için girişimlerde bulundu. Mursi'nin, Şura Meclisi'nin feshedilme ihtimaline karşı, bu yetkiyi Anayasa Mahkemesi'nden alarak Cumhurbaşkanlığı uhdesinde toplaması, cumhurbaşkanının kararlarının iptal edilemeyeceği kararını alması, Mısır halkının bir bölümünde “Yeni bir diktatör mü doğuyor?” sorusunu gündeme getirdi. Her ne kadar Mursi, bu yetkileri referandum sürecinden sonra devredeceğini ifade ettiyse de, yıllardır Hüsnü Mübarek'in uhdesinde olan bu yetkilerin ani kararlarla Cumhurbaşkanı Mursi'de toplanması, muhalifler tarafından şiddetle eleştirilmişti. Nitekim Mursi 9 Aralık 2012 tarihinde gerçekleştirilen bir diyalog toplantısıyla sözkonusu yetkileri kendisine veren kararnameyi iptal etti.

Mısır'da yaşanan bu gelişmeler, Türkiye'nin bundan 15 yıl önce 28 Şubat sürecinde yaşadıklarıyla önemli benzerlikler taşıyordu. Uzun yıllar devam eden asker-yargı vesayetinin toplum nezdinde meşruiyetini kaybettiği ve halkın demokratik talepleri karşısında statükonun baskıcı uygulamalarının zirveye çıktığı 28 Şubat Postmodern Darbe sürecinin bürokratik uygulamalarıyla, Mısır'daki statükocu uygulamalar arasında bağlantılar kurulabilir. Öte yandan anayasa referandumu sürecinde Mısır'da yeni anayasa taraftarları ile muhalifleri arasında yaşananların da Türkiye'nin 12 Eylül 2010 Refe-randumu öncesi yaşadığı süreçle benzerlikler taşıdığı söylene-bilir.

ORDU VE YARGI ERKİ
Yarım yüzyıldan uzun bir süre askeri diktatörlüklerle yönetilen Mısır'da ordu, ülkede oldukça baskın bir etki gücüne sahip bulunuyor. Cemal Abdünnasır, Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemlerinde nüfuzunu giderek arttıran ordu; sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan büyük ayrıcalıklara sahip oldukları dönemlerin kazanımlarından yeni dönemde vazgeçmek istemedi. Bu da Mursi yönetiminin dolayısıyla halkın karşısındaki en önemli güçlerden biri olarak ordunun çıkmasına sebebiyet verdi.

Mısır'da ordunun gücü gerçekten de ürkütücü boyutlara ulaşmış durumda. Fehim Taştekin'in verdiği bilgiler, bu gerçeği gözler önüne seriyor:

“Ekmek ve süt üretiminden petrole kadar hemen hemen bütün sektörlere el atmış ‘Ordu AŞ' ekonominin yüzde 17'sine hükmediyor. İhvan'ın serbest piyasa ve özel mülkiyeti teşvik eden ‘rönesans projesi' eninden sonunda ‘Ordu AŞ'nin dişli-lerine takılacak.
Taştekin, bir başka yazısında ise ordunun Mısır'da ekonominin en büyük patronu olduğunu şu cümlelerle ifade ediyor:
“Mısır'da siyaset ve bürokrasinin değil, ekonominin de en büyük patronu ordu. Her sıradan Mısırlının günlük yaşamından bildiği bu gerçek, prizmanın düşmesiyle tüm çıplaklığıyla sırıtır hale geldi. MediaLine'a göre Kahire'de bir telefon satıcısı gelirinin yüzde 20'sini ‘yer sahibi' bir generale veriyor. Bu, zeytinyağı, ekmek, süt ve su fabrikalarından petrol istasyonları ve rafinerilere, lokantacılıktan turizm ve inşaat sektörüne kadar kurumsal iş ağının ötesinde askerin sokağa yansıyan kollarından biri. Ordunun Cherokee ve Wrangler üretmek üzere Jeep ile ortak olduğu da söyleniyor.”

Mısır'da statükoyu temsil eden bir diğer yapı ise yargı. Uzun yıllardır hukuk dışı yetkiler ve ayrıcalıklarla donatılan yargı erki, hem elinde bulundurduğu bu ayrıcalıklardan vazgeçmek istemedi, hem de sahip olduğu hukuk dışı yetkileri kullanarak halkın demokratik tercihleri doğrultusunda oluşan tabloya müdahale etti. Mısırda yargı erkinin sahip olduğu ayrıcalıklar korkunç boyutlara ulaşmış bulunuyor. Gazeteci Abdullah Aydoğan Kalabalık konuyla ilgili olarak şu bilgiler veriyor:

“Yargı, Mısır'da yıllardan beri yargıçların çiftliği gibi kullanıl-makta. Bir yargıç ailesinden 10 kişiyi savcı, hakim ve müsteşar olarak atayabilmekte. Bu üç grubun maaşları, en az 25 bin Mısır Gini'si (4166 ABD doları). Çalışma süreleri ise çok daha ilginç. Haftada 1 gün veya ayda bir hafta çalışırlar. Dahası Körfez ülkelerine gidip istedikleri kadar ortalama 20 bin dolar maaşla çalışmakta, köşeyi dönüp gelmekteler. Tabii bu arada ülkedeki kadrolarını da muhafaza edebilmekteler…”

Demokratikleşme sürecinde halkın taleplerini daha rahat ve daha güçlü bir şekilde dile getirmesiyle, yıllardır Mısır halkının haklarını sömürerek elde ettikleri kazanımları tehlikeye düşen yapıların, bu süreci baltalamak adına elinden geleni yapacağı aşikardı. Nitekim ütopik yetkilerle donatılmış yargı mercileri, Hüsnü Mübarek sonrası yaşanan süreçte statükoyu korumak adına hukuk dışı kararlara ve uygulamalara imza attılar. Bu çerçevede seçimi geçersiz saymaktan parlamentoyu feshetmeye, yeni anayasa hazırlama çalışmalarını baltalamak-tan referandum sürecini boykot etmeye kadar pek çok yola başvuruldu.

Yorum Yaz

  756074

-