Hüseyin Yağmur

MUHTEŞEM İMPARATORLUĞUN SONU

Hüseyin Yağmur

Dünya tarihine bir büyük medeniyet kurarak geçen Osmanlı Devleti'nin çöküşüne dair alametler siyasi, askeri, ilmi alanlarda gözlendiği gibi çeşitli sanat eserlerinden dahi anlaşılabiliyor.

Mesela; fotoğrafın icadından sonra Osmanlı ülkesinde çekilen fotoğrafları dikkatlice inceleyen bir şahıs olarak bunun yüzlerce karesine şahidim.

Fotoğraflardaki Osmanlıya ait kişiler, mekânlar ve binalar eski ve yorgun. Devlet adamlarının gözlerinde belirli bir endişe, yüzlerinde derin bir hüzün açıkça gözleniyor.

Hicaz demiryolu yapım fotoğrafında Batılı mühendisler kibirle göğüs kabartırken bizimkiler diz çökmüşler pozlarını öyle vermişler.

Medeniyetimizin diz çöktüğü daha o günlerden, o anlardan anlaşılıyor aslında.

Bu fotoğraflara bakanlar, bu gerçeği görememişler maalesef.

Osmanlı Devleti'nin nasıl diz üstü çöktüğünü anlatan bir başka kaynak ise İstanbul'a gelen yabancı seyyahların hatıra ve notları.

Bu hatıralar okunduğunda da İmparatorluğun çağın sosyolojik ve fiziki deviniminden nasıl geri kaldığı açıkça anlaşılıyor.

Önceki günlerde Prof. Dr. Ümit Meriç tarafından hazırlanıp Albaraka tarafından bir kültür çalışması olarak yayınlanan 'Seyyahların Aynasında İstanbul' isimli albüm eseri inceleyince işte bu tesbitler doğrultusunda yeni verilerle karşılaştım.

1841'de Üsküdar'da bir Rıfai Dergâhında zikre seyirci olarak katılan Danimarkalı Hans Christian Andersen 'Üsküdar'daki dervişlerin dansı belleğimde bir tımarhane tablosu gibi kaldı' yazmış.

1850'de İstanbul'a gelen İtalyan seyyah Abdoloyne Ubicini ise bir başka ayrıntıya dikkat çekiyor: Türklerde binaları kireçle badanalama merakı var. Ayasofya'nın içi bile bu badanalama furyasından kendini kurtaramamış.

1852'de İstanbul'a gelen Fransız seyyah Theophile Gautier'in tesbiti ise imar çalışmalarında bulunduğumuz noktayı gösteriyor.

Gautier şöyle diyor: Şunu itiraf etmeli ki Türkler yol bakımından derin bir umursamazlık içerisindeler. Bir gün içinde iki yüz araba, yolun ortasındaki bir kaya parçası etrafında dönmek ya da üstünden aşmak isterken çoğu ona çarpar, parçalanır ve arabacıların hiçbirinin aklına o taşı oradan kaldırmak gelmez.

Bir devlet başşehrindeki Üsküdar gibi bir merkezinde böyle bir imar konumunda bulunur, bir toplum bu kadar vurdum duymaz olursa tabi ki yıkılması mukadder olur.

1856 yılında İstanbul'a gelmiş Fransız asilzadesi Durand de Fontmagne İstanbul yangınlarını anlatırken şu manidar tesbiti yapıyor: Yanan ahşap evlerin yeniden yapılması için harcanan para ile İstanbul'un her evi altın çivilerle inşa edilebilirdi. 1655'de bir ay içinde çıkan üç yangından sadece birinde sekiz bin ev kül olmuş.

Bir yangında sadece sekiz bin ev yok oluyor ve siz hala  ahşap bina yapmakta ısrar ediyorsunuz. Böyle bir akıl tutulması yaşayan toplum kendini geleceğe taşıyabilir mi?

İstanbul yangınlarını anlatan bir başka seyyah olan Alman Gustav Roch 1873'de bulunduğu İstanbul'da bir Alman tüccarın kendisine 'Bizim acınacak yangın söndürme teşkilatımızı biliyorsunuz. Yüz ev yanmadan bu yangın çok zor durdurulur. Evvelki yangında da şehrin yarısı yanmıştı...'dediğini naklediyor.

Önceki gün Hatıralarını okuyup bitirdiğim son dönem dindar aydınlarından Bereketzade İsmail Hakkı(1851-1918) da ülkemizin 150 yıl önceki hallerini şöyle anlatıyor:

(…) Medreselerimizde asıl itina şer'î ilimler olacakken lüzumundan fazla âlet ilimleri ile vakit geçiriliyor. Hâlbuki medreselerimizde Arapça konuşma ve yazma usulü konu olmadığından lisan kaidelerini öğrenmekten maksatlanan fayda tamamıyla zuhur etmiyor. Bu kadar müddet Arapça sarf, nahiv ve meânî gibi âlet ilimleri okunduğu halde medreselerimizden yetişmiş faziletliler içinde bazı müstesnalardan ötede fesahat ve belagat üzere yazma ve konuşmada muktedir kimseler yoktu. (Bereketzâze,1997:29)

Akka'nın ihracatı ülkenin diğer taraflarındaki ihracatın ufak ölçüde bir nümûnesidir. Bereketli vatan topraklarının her tarafında verimliliği bitmez bir hazinedir. Bunu gördükçe insan, ne büyük ve seçkin İlâhi nimetlerle karşı karşıya olduğunu düşünerek sevince ve gönül rahatlığına gark oluyor. Fakat bunca ham-maddenin az bir fiyat karşılığında dışa akıp gittiği ve bunlar dışarda fabrikalarda i'mâl olunduktan sonra, az bir kısmını satın almak için hepsinin bedelinin kat kat üstünde akçeler verildiği tasavvur olununca bizim affedilemeyecek kayıtsızlığımız ve tembelliğimiz göz önüne gelerek, o sevinç ve gönül rahatlığı hüzün ve nefrete dönüşüyor. Biz, fıtratın bunca lütfuna ve keremine nail olmuşken çalışarak bunun şükrünü edaya niçin koşmuyoruz da, bundan istifadeyi yâdellere bırakıyoruz? Niçin şirketler, işletmeler kurmayıp mahsûlümüzden yapılan ürünlerin tüketicileri oluyoruz? (Bereketzâde,1997:96)

Niş Eyaleti, İktisadî ve zabıta işleri bozuk... Her cihetten eyâleti yol kesiciler sarmış... Ahalisi engin bir fukaralık içinde yüzüyor... Mahsûllerini ve mamûllerini sevk edecek yolları yok... Devletin talepleri, mükelleflerin zimmetlerin de birikmiş.(Bereketzâde,1997:195)

Bizde arazi çalıştırılmıyor, bu verimli iklimde ziraatımız ne kadar geri... Fabrika ve atölyelerimiz yok, iğneden ipliğe varıncaya dek bütün zarurî ihtiyaçlarımız Batı ülkelerinden geliyor... Gerektiği kadar sanat okullarımız yok. Memleketin biçare çocuklarından buncası âvâre geziyor... Yerli mallarından giyinip kuşanmakla henüz nimetlenemedik. (Bereketzâde,1997:208)

Bir dönem Akşehir'de Kaymakamlık da yapan Bereketzade İsmail Hakkı, bakın o günlerden nasıl sesleniyor:

Eğer sa'y ü gayret etmez, yüksek bir himmet ortaya koymazsak, ilerlemiş kavimlere vermiş olduğu mevhibeleri ve atâyâyı bize de ihsan buyurmuş| olan Rabb-i Kerîm'e nankörlük etmiş oluruz. Bunun bu dünyada cezası olmak üzere, insanın yaratılışı gereğince, mazhar olduğumuz yüksek rütbeden, izzet ve şereften düşmüş olarak, Allah göstermesin, bütün bütün ecnebilerin tahakküm pençelerine düşeriz. (Bereketzâde,1997:97)

İşte 150 yıl önceki halimizi anlatan bazı satırlar. Hayatın gelişmesine ve ritmine ayak uyduramayan devlet ve toplumların hali bundan daha çarpıcı bir şekilde anlatılabilir mi?

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

  1. “ Yoldan eziyet verici bir engeli gidermek imanın yetmiş cüzünden en küçüğüdür”buyuran peygamberimizin ümmeti bu kadar vurdum duymaz olamaz....olmamalı...biz böyle değildik.... meşhur hikaye var ders kitaplarına koymalıyız...zamanın padişahı yolun ortasına bir kaya koydurmuş....tebaasını izlemeye başlamış...gelen giden kıyısından geçmiş...çevresini dolanmış....bir köylü kayayı kenara çekmeyi düşünmüş, akletmiş , yapmış...altından içinde padişahın yazdığı bir notla birlikte bir kese altın bulmuş....içinde “ bu altın bu taşı yoldan çekene aittir...” yazılıymış....

  2. Tabi Reis'in zamanında geçmişten de gelen sorunlar yığınının etkileriyle de ve yapılan bazı hatalar yanlışlarla da çok zor süreçler, badirelerden geçilsede, bugünde zorlu mücadeleler verilse de, yinede Reis'in döneminde ülke hiç görmediği kadar her alanda hizmet gördü, ilerleme gördü.. Daha da iyi olacak inşAllah.. Daha iyisini de AKP ve MHP Milli mutabakatı, Milli birlik ruhu ve tüm vatandaşlarımızı iyicee kucaklayan kardeşlik ruhu ile olacaktır inşAllah..

  3. Hüseyin Bey, sizlerin, Tarihimizin her devrine, tarafsız şekilde bakmanızı beğeniyorum.. Bu yönde, Devletimiz Milletimiz ve Ümmet adına daha iyisi, daha güzeli nasıl olur yönünde önerileriniz için de teşekkürler.. Ama bu yazdıklarınızı (tahtakılıç) Kılıçtaroğlu duymasın ağzı daha durmaz:) Gerçi Cumhuriyet tarihimizde de, Reis başa gelene kadar, 80 yıllık Cumhuriyet'de de ülkemizin batıya oranla o kadar çok eksiği vardı ki.. Osmanlı'nın o devirde batıya karşı eksiğinden belki kat kat daha fazladır:).

Yorum Yaz

  899326

-