21 ŞUBAT 2020 CUMA

MÜNAFIKLAR, KUBÂ MESCİDİ KARŞISINA DIRAR MESCİDİ’Nİ YAPMIŞLARDI

İslam’da davet, Allah’a ve Hz. Peygamber’in yoluna yapılır. Allah adı kullanılarak çeşitli kişilere, yapılara ve hiziplere yönelik davet, insanları din ve Allah diyerek aldatmaktır ve dine yapılmış en büyük haksızlıktır. Hiç kimse aklını, iradesini ve kişiliğini başka birine teslim edemez. Din adına, Allah adına insanların manevî duygularını istismar ederek kurulan yapıların İslam’dan onay alması mümkün değildir.


MÜNAFIKLAR, KUBÂ MESCİDİ KARŞISINA DIRAR MESCİDİ’Nİ YAPMIŞLARDI

FETÖ / PDY AÇIK BİR DİN İSTİSMARI HAREKETİDİR
Hz. Âdem'den itibaren bütün peygamberler, insanları Allah'a ve Allah'ın dinine çağırmışlardır. Risalet zincirinin son halkası olarak Allah Rasulü de 23 yıl boyunca çevresindekileri sadece İslam'a davet etmiş, kendi menfaatine, istikbaline dönük herhangi bir teşebbüs içine girme- miştir. Nitekim ayet-i kerimede Hz. Peygamber'in “Allah'ın izniyle Allah'a davet edici olarak gönderildiği” ifade edilmiştir [Ahzab, 33/46]. Dolayısıyla davet, tebliğ ve irşat faaliyetlerinde esas olan, samimiyet ve hasbîliktir [Sebe' 34/47; Hud, 11/29, 51; En'am, 6/90]. Kimse Allah ve din adını kul- lanarak kendi davasına, ikbaline, menfaatine davet etmemelidir.

Durum böyle olmakla birlikte tarih boyunca din üzerinden çıkar peşinde olan, dini ve Allah'ın ayetlerini istismar edenler hiç eksik olmamıştır [Tevbe, 9/34]. Sözgelimi gerek Tevrat'ta gerek bazı İslamî kaynaklarda yer alan ve önceleri iyi bir mü'min iken daha sonra Hz. Musa ve kav- mi aleyhine hile tertiplediği için cezalandırıldığı anlatılan Bel'am b. Bâûrâ böyle birisidir. Aynı şekilde “Kitab'a varis oldukları hâlde geçici dünyanın değersiz malını alan ve ‘(nasıl olsa) biz bağışlanacağız' diyerek” dini istismar eden ve açıkça “Allah'ın ayetlerini az bir bedele satan din adamlarından” sıklıkla söz edilmektedir [A'raf, 7/169; Bakara, 2/79, 174; Âl-i İmrân, 3/187, 199; Mâide, 5/44].

Medine'deki münafıkların Müslümanlara zarar vermek amacıyla Kubâ Mescidi'nin karşısına yaptırdıkları Dırar Mescidi de bu hususta dikkat çekici bir örnektir. Yüce Allah bu mescit ve onu yapanların niyetleri hakkında şu ayetleri indirerek işin iç yüzünü bildirmiştir:

“Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü'minler arasına ayrılık sok- mak için ve öteden beri Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, ‘Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok' diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. Onun içerisinde asla namaz kılma!…” [et-Tevbe, 9/107-110]. Bu ilahî uyarı üzerine Hz. Peygamber derhâl o mescidi yıktırmıştır. [Vâkıdî, III, 1046; İbn Hişâm, IV, 530].
Muaz b. Cebel'e isnad edilen bir rivayette şeytanın, bazı din bilgini görünümlü kimseleri hak ve doğru şeyler söylüyormuş gibi konuşturup insanları aldatacağına ve bunlar vasıtasıyla onları yoldan çıkaracağına dikkat çekilmektedir. [Ebu Dâvud, Kitabu's-Sünne, 6, no: 4611].

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, din istismarı, geçmişte olduğu gibi günümüzde de görül- mektedir. Bunun en somut örneği de Gülen örgütüdür. Bu örgüt, inançtan ibadete, duygular- dan hayallere, kalplerden beyinlere varıncaya kadar istismar edilmedik hiçbir şey bırakma- mıştır. Gülen örgütü tarafından istismar edilen dinî değer ve hakikatlerin başlıcaları şunlardır:
a. Her şeyden evvel Allah'ın adı istismar edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de sahte dinî söylemler üzerinden ve din adına üretilen gerçek dışı beyanlarla Allah ile aldatmanın yapılabileceğine dikkat çekilmekte ve bu konuda insanlar uyarılmaktadır. “O aldatıcı (şeytan) da Allah ile sizi aldatmasın.” [Lokmân, 31/33].

Örgüt mensupları, liderlerinin Allah Teâlâ ile doğrudan konuştuğuna inanmakta ve bu sebeple onun sözlerini bütün insanların sözlerinden üstün tutmaktadırlar. Hâlbuki Allah, seçtiği pey- gamberleri dışında hiçbir beşerle doğrudan konuşmamıştır [Şûra, 42/51; Nisâ, 4/164].

Gülen, 07.04.1991 tarihinde yaptığı bir vaazında biatten bahsederken Allah'ı istismar etmenin açık bir örneğini şöyle diyerek sergilemiştir: “Elimi elime koydum, ‘şunu benim arkadaşla- rımın eli say yâ Rasulallah', dedim. O eli tutanlar Allah'ın elini tutmuş sayılırlar. Bu cemaat Allah'ın elini tutmaya niyet etmiş gibidir.”

b. Gülen örgütü, Kur'an'ı da istismar etmekten geri durmamıştır. Gülen, 03.06.1990 tarihin- de yaptığı bir vaazında güya heyecanlanıp Kur'an'ı cemaatin üzerine fırlatmış ve bu esnada da “Kur'an'a sahip çıkın! Rasûlüllah'a sahip çıkın!” diye bağırmıştır.

Gülen, 31.03.1991 tarihinde “Kutsîlerin Ufku” konulu vaazında, bu kutsîlerin Peygamberimiz ve ashabı olduğunu ifade ettikten sonra ahir zamanda “ikinci kutsîler” diye bir gruptan bah- setmekte ve onların geleceğini dile getirmektedir. “Kutsîler” sözüyle kendi grubuna kutsallık atfetmekte ve şu ayete atıfla da bu kutsîlerin Allah'ın şahitleri olduklarını ifade etmekte- dir: “İnkâr edenler, “Sen peygamber değilsin” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve bir de yanında kitap bilgisi bulunanlar yeter.” [Ra'd, 13/43]. Ayette yer alan (yanında kitap bilgisi bulunanlar) ifadesini, kendi grubu şeklinde yorumlamaktadır.

Gülen, 6 Ağustos 1978'deki “Hizbullah” konulu vaazında “Ey iman edenler! Sizden her kim dininden dönerse Allah yakında bir kavim getirir; O, onları sever, onlar da O'nu severler, onlar mü'minlere karşı mütevazı, kâfirlere karşı onurludurlar; Allah yolunda cihad ederler; kınayanın kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah'ın fazlıdır, onu dilediğine verir…” [Mâide, 5/54] ayetini okuduktan sonra bu ayette sözü edilen gelecek kavmin kendi cemaati olabileceği imasında bulunmaktadır.

Gülen'in, Kur'an istismarı bazen oldukça garip tevillerle de kendini göstermekte, mesela Hz. Meryem'e gelen ruhun Hz. Muhammed olabileceğini söyleyecek kadar tahrifte ileri gitmek- tedir: “Meryem (sırf ibadetle meşguliyet için) kendini ailesinden ve diğer insanlardan tecrit etmişti.

Biz ona ruhumuzu (vahiy meleğimizi) gönderdik. Ruh ona eli yüzü düzgün bir insan suretinde göründü.” mealindeki Meryem Suresi 17. ayetini şöyle yorumlamıştır: “Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerimede, “… Ruhumuzu gönderdik… ” diye belirtilen ruhun Cebrail olduğunu ifade etmektedirler.

Ne var ki burada Kur'an “ruh” tabirini kullanıyor; ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir.

Evet, bu da muh- temeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryem'in kendisiyle nikâh- landığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da “Ruh”un Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir.”

İlk dönemlerden itibaren müfessirler ayette geçen “ruh” kelimesini Cebrail olarak tefsir etmiş- lerdir. Nitekim Âl-i İmrân Suresi 45. ayet, bu kavramı açıklamakta ve gelen meleğin Hz. İsa'yı müjdeleyen melek (Cebrail) olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla ayete, Gülen'in yaptığı şekilde bir yorum getirmek, ne Kur'an'ın bütünlüğü ile ne de ruh kavramının Kur'an'daki kul- lanımıyla bağdaşmaktadır.

Çünkü bu kavram, Kur'an'da sekiz değişik anlamda kullanılmakta ve hiç birinde Hz. Peygamber kastedilmemektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, ilgili ifadeler, âdeta Hz. Peygamber'in Hz. Meryem'in nikâhlı eşi olduğu, dolayısıyla Hz. İsa'nın babası ola- bileceği gibi bir çağrışıma sebep olmaktadır. Böyle bir düşünceyi, ne Hz. İsa'nın mucizevi bir şekilde babasız olarak dünyaya gelmesiyle ne de bu güzide şahsiyetlerin yüce makamlarıyla bağdaştırmak mümkündür.

Yorum Yaz

  506999

-