22 KASIM 2017 ÇARŞAMBA

Hasret Yıldırım

MUSTAFA ARMAĞAN NEDEN İTİBARSIZLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILIYOR?

Hasret Yıldırım

 

Kemalist tarihin “inceliklerini” ifşâ eden Latife Hanım, bugün hayatta olsaydı; kraldan çok kralcılık yapanlar tarafından, 5816 sayılı kanun bahane edilerek tutuklanacak mıydı? Son günlerin tartışmasının hakiki yüzünde ve arkasında neler yatıyor? Bu hâdise, 5816 sayılı kanunun kalkması için bir fırsat olabilir mi? Derin Tarih'e karşı yürütülen kara kampanyada, dâvâ şuuruna sahip birisi nasıl hareket etmeli? Serdengeçtice Selâm Köşesinde, Hasret Yıldırım'ın kalemi ve kelamıyla…

Tv Net'te yayınlanan “Derin Tarih” programındaki “30 saniyelik” kısım, evvelki haftanın gündemi olmuştu. Kısır tartışmalar; linç ve saldırı ardından, Süleyman Yeşilyurt'un tutuklanmasıyla, az da olsa “ortam sakinledi” denilebilir. Söylenenler ile alâkalı yorumu tarihçiler kendi aralarında hallededursun, 5816 sayılı kanunun acımasızlığına bir defa daha şâhit olduk. 2001 yılında yazdığı bir kitaba bu malumatı koyan ve daha evvel beynelmilel arenada yayın yapan birçok kuruluşun neşrettiği bir mevzuu dile getiren, 2017 Türkiyesi'nde (eğrisiyle, doğrusuyla) fikrini zikreden biri şu an cezaevinde.

M.Kemal'e Hakaret Etmek, Kemalistlere Serbest mi?

Hâlbuki birilerini “fikir ve zikir” üzerinden “vurmak”, “linç etmek” gâye ise; bundan altı ay evvel, Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Aslı Aydıntaşbaş'ın tiviti, söz konusu dahi olmadı. Ne diyordu, Aslı Hanım? “Zsa Zsa Gabor 15 yaşındayken Mustafa Kemal'le yaşadığı kısa ilişki sayesinde Türkiye'de hep bilindi. 99 yaşında ölmüş.” Yâni Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusunun 15 yaşındaki kız çocuğuyla girdiği ilişkiyi, ismi Cumhuriyet olan gazetenin yazarı alenen ifade edebiliyor. Kimsede ses çıkmadığı gibi, “Sen atamızı nasıl sapık sınıfına sokarsın” diyen de yok… Demokles'in kılıcı gibi tepemizde duran 5816 ise, meydanlarda gözükmüyor.

AsliAydintasbas_Tivit

Mevzuun Aslı Başka, Mektubun Üstü Örtülüyor

Tabii mevzuun aslı, Âfet İnan veya Derin Tarih programına yamanmaya çalışılan Zübeyde Hanım değil… Meşhur hikâye; susamış olan kuzu, nehrin aşağı tarafından su içmektedir. Nehrin daha yukarılarında su içen kurt, kuzuyu çoktan gözüne kestirmiştir ve kuzuya seslenir: “Hey sen! Benim içtiğim suyu ne hakla bulandırıyorsun?” Kuzu ise masum masum: “Ben sizin suyunuzu bulandıramam ki! Baksanıza, sizin içtiğiniz su bana doğru akıyor” diyerek cevap verir. Aklına kuzuyu yemeyi koymuş olan kurt, biraz daha hiddetlenerek: “Bir de bana itiraz ediyorsun öyle mi?” diyerek haykırır ve kuzunun üstüne atlayıp onu parçalar.

Mustafa Armağan'ın “Kemalizm” ve “M.Kemal” mevzuunda duruşu belli. Yaptığı yayınların tamamında; vesikalarla, hakikâtleri ortaya koymaya çalışıyor. Bu da belli bir kesimin “kanına” dokunuyor tabii ki. Sonuçta, resmi tarih üzerinden “kral çıplak” diyebilen kaç kişi var? Bu çerçeveden bakıldığında, Derin Tarih Dergisi'nin son sayısında neşredilen Latife Hanım'ın mektubu tabuları yıkacak cinsten… Yapılan “propaganda” ile ortada ne mektup kaldı, ne de Latife Hanım'ın “aykırı” duruşu… Varsa yoksa; Âfet İnan şöyle, Zübeyde Hanım böyle… “Bel altı” muhabbetle birilerini vurmaya çalışmak, bizim duruşumuza uygun bir bakış açısı değil. Topluma “mal olmuş” biri hakkında ileri-geri konuşmaktan ziyade; hakikâtler ve vesikalar üzerinden ortaya bir şeyler koyabilmekte marifet… Bunun üzerinden “üstü örtülmeye çalışılan” mektubu iktibâs yapalım ki; M.Kemal'in hanımı Latife Uşaklıgil'in gözüyle, dönemin tarihine birinci kaynaktan bakabilelim… Hem de “kâfir” Rıza Nur'un şahitliği kabul olmadığı için, mü'min ve muvahhide Latife Hanımın söyledikleri, dinî manada da muteber olur inşaallah…

LatifeHaniminMektubununNesredilgiGazeteNushasi

İşte Tabuları Yerle Bir Eden, Latife Hanımın Mektubu

Latife Hanım sonradan devlet baskısına maruz kalan, bir zamanların önde gelen bir İstanbul gazetesinin editörü ve sahibine hitaben yazdığı aşağıdaki mektupta, kocasının Şer'i hukuka dayanarak kendisinden boşanma kararı almasına itiraz edip etmeme konusundaki fikrini neden değiştirdiğini anlatıyor. Mektup, Boston Sunday Adversiter Gazetesi'nin, 21 Şubat 1926 tarihli nüshasında neşredilmiştir.

Sevgili Dostum ve Yoldaşım…

Eski kocamın bana karşı sevgisinde ve hareketlerinde gördüğüm ani değişimlerin yarattığı şaşkınlıkla, bir süre kendi kabuğuma çekildim. Aslında bir süredir bugünün geleceğini, dikkatlice planlanmış bu darbeyle yüzleşeceğimi hissediyordum. O zaman kendi kendime, kaderin karşısında boynum kıldan ince dedim; bana düşen, başıma geleni dik durarak kabullenmekti. Hâlâ da dik durmaya devam ediyorum. Ama çocuksu hayallerle, içim içime sığmayarak gelin gittiğim Ankara'daki evimden, çıkarıldığım o kara günden beri ben de değiştim. Gazi, ağzımı açmamam ve kendisi aleyhinde hareket etmemem karşılığında bana verdiği sözleri tutmadı. Doğrudan kendi değil ama başkalarının ağzından, korkakça ve üstü kapalı olarak beni neden boşadığıyla ilgili malum sebepleri sıraladı.

Bu dedikoduları önce vatanın dört bir yanına, sonra da bütün dünyaya yaydı. İnsanlara beni düşüncesiz ve despot bir kadın gibi gösterdi. Her ne kadar gerçekle ilgisi olmasa da, bu dedikodulara gülüp geçebilirdim. Ama Gazi bundan fazlasını yaptı. Bu kez başka deli saçması sözler yayıp, bir devlet liderinin eşi olmak için gerekli zekâ ve diğer melekelere malik bulunmadığımı, resmî işlerine sürekli burnumu sokarak insanların önünde onu mahcup ettiğimi söyledi.

DerinTarih_Mayis 2017 Kapagi

Çakma Napolyon

Artık bu çakma Napolyon'un bir asker, devlet adamı ve eş olarak sahip olduğu namı sorgulamak boynumun borcudur. Bu vesileyle ülkemizdeki yeni düzenin ve hukuk kurallarının gerçekliğini, vatanımızda tesis edilen yeni rejimin emanet edildiği yargıçların ne kadar cesur ve korkusuz olduğunu da görmüş olacağım.

Eğer halka açık bir mahkemede, İsviçre'den alınma kanunlarımızın bu Napolyon özentisi için de bağlayıcı olduğunu dünyaya gösterebilirsem, o zaman kendisi de tıpkı Napolyon gibi dünyaya dönüp gururla, ülkesindeki kanunların mevki ve statü gözetmeksizin herkes için bağlayıcı olduğunu söyleyebilir.

Fakat bana kalırsa Gazi'nin Napolyon'a duyduğu hayranlık, yüzeysel bir hayranlıktan öteye gitmiyor. Onun tek yaptığı, Napolyon gibi tarihe adını yazdırmış bir fatih ve kanun koyucu liderin sözlerini taklit etmekten ibarettir. İşin özünde ise Gazi neyse odur: yani şans ve talihle bir yerlere gelmiş bir çocuk.

Evliliğimizden birkaç hafta sonra, ben hâlâ onu seviyor ve hatta kendisine hayranlık besliyorken, bir adamı tanımak istiyorsan onunla yemek ye, yolculuk et ve birlikte yaşa diyen eski bir Türk atasözünün ne kadar isabetli olduğunu fark ettim.

Gazi'nin hayallerimdeki o bilge, kahraman ve varlığını (milletine) feda etmiş adam olmadığını anlamam için birkaç hafta yetti de arttı bile. Aradan birkaç hafta daha geçtikten sonra ise her insanda bulunacak kusurların ötesinde, karşımdaki adamın bırakın büyük bir adam olmayı, bu payenin yanından bile geçemeyecek biri olduğuna dair hissiyatım yavaş yavaş pekişti.

Çocuk yaşlarda bir İngiliz okulunda okumuş olmamın da etkisiyle pek farkında olmadan, olaylara serinkanlı bir şekilde bakıp tarafsız yorumlar yapabilme melekesinin henüz toy ve tecrübesiz zihnime işlenmiş olduğunu kavramaya başladım.

Sonraki yıllarda eğitimime Fransa'da devam ettim. Fransa'daki yıllarım bana mantıklı biri olmayı öğretti. Elbette Alman kültürünün kişiliğim üzerindeki etkisini de atlamamam gerekiyor, zira iyi bir münazaracı olmam, Berlin'de geçirdiğim vakit sayesinde kazandığım bir meziyettir.

Sözün özü, kocamı İngiliz psikoloji geleneği ışığında inceledim, olguları Fransızlar gibi mantık çerçevesinde tahlil ettim ve Almanlar gibi kendimi iyi ifade edebilecek bir hâle geldim.

latifehanim_mustafakemal

Boyunun Ölçüsünü Aldı

Kocama dışarıdan bir gözle ve üç farklı Batılı düşünce geleneği çerçevesinde baktığımda, vardığım sonuç şu oldu: Gazi, büyük bir asker değil; beceriksiz bir diplomat ve hırslı, mevki düşkünü bir adamdı. Bu analizimin sonuçlarını eski kocamdan başka kimseyle paylaşmadım. Onu çok ama çok severdim. Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum ki, onu 20 yaşındaki bir kız nasıl severse öyle sevmiştim: Kendini sevdiği adama adayan, onu kutsal bir varlıkmışçasına seven, aşkın gözünü kör ettiği bir kız!

Evliliğimizin üzerinden altı ay geçtikten sonra, evimizde baş başa olduğumuz bir sırada kendisine dair analizlerimi kabul etmesi için ona yalvardım ve çok çalışarak kaderin ona altın tepside sunmuş olduğu şöhrete layık hâle gelebileceğini söyledim. Başlangıçta söylediklerime çok öfkelendi, fakat sonra kızgınlığını şefkate dönüştürmeyi başardım. Ardından bana, askeri anlamda Yunan ordularını Anadolu'dan çıkarmanın, Anadolu'nun o dönem içinde bulunduğu şartlardan bihaber olan dünya kamuoyunun zannettiği kadar büyük bir zafer olmadığını söyledi.

Daha sonra bir adım daha ileri gitti ve Türk ordusu olmasa bile Yunanların Anadolu'da altı ay daha kalmaları durumunda muhtemelen açlıktan ölecek hâle geleceğini; çünkü ne yeterli mühimmata, ne gıdaya, ne de giyecek kıyafete sahip olduklarını söyledi. Fakat bu itiraflardan birkaç hafta sonra kocam bir grup Türk gencinin, histerik ve içi boş galeyanıyla yarattığı megalomanlıkla mücadele edemez hâle geldi. Sonrasında ikimizin de tanıdığı o becerikli kadının etkisi altına girdi.

 

Ona Milletin Kılık Kıyafetiyle Uğraşma Dedim

O andan itibaren Gazi artık bambaşka bir adam oldu. Küstah, fütursuz ve hatta zalim birine dönüşmüştü. Ama ben hâlâ onu seviyor, ona yardım etmeye çalışıyordum. Gazi tam bir şovenizm timsali olan bu dişi Mussolini'nin söylediklerini ciddiye almaya başladığı işte o andan itibaren iyi hesap edilmemiş, bazıları gülünç ve saçma, bazıları işleri daha da berbat hâle getiren kararların altına imzasını atmaya başladı.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması, bazı kılık ve kıyafetlerin yasaklanması, bazılarını giymenin zorunlu kılınması gibi pek çok karar böyle alındı. Çeşitli vesilelerle kendisine, bir ülkenin kanunlarının orada yaşayan milletin tecrübelerinin toplamı olduğunu, bazı şartlar altında reformların yukarıdan dayatılabileceğini fakat insanların geleneklerini hedef alan bu tür değişikliklerin zorla hayata geçirilemeyeceğini anlattım.

Bu konudaki fikrim, kadınların çarşaf giyip giymemesi, dinî törenlere bir erkeğin nezaretinde veya tek başlarına katılmaları veya belli kıyafetleri giymelerinin yasak olması ve benzeri konuların -kamu ahlakını tehdit etmediği müddetçe- yukarıdan dayatılan kurallarla şekillendirilebilecek konular olmadığı ve olmaması gerektiğiydi.

Kocamla bu çerçevede tartıştığımızda yapmaya kalkıştığı işlerin saçmalığını kabul eder, bundan sonra daha âkil ve insanî adımlar atacağına söz verirdi. Fakat ertesi gün başka biri kendisine başka bir tavsiyede bulunduğunda hemen fikrini değiştirirdi. Bir meselede çok sert bir tavır takınıp daha sonra bunun tam tersi şeyleri savunduğuna en az altı farklı konuda şahit oldum.

Bunları duyduğunuzda belki şaşıracaksınız fakat mahkemeye çıktığımda, yalnızca eski kocama karşı şahsî olarak kendi davamın savunmasını yapmayacağım.

 

Mahkemeye Çarşafla Çıkacağım

Kadınların çarşaf giymesini yasaklayan kanunun -tıpkı erkekleri batı tipi şapka giymeye zorlaması gibi ki, buna riayet etmeyen 52 dindar vatandaşı idam ettirmiştir- sınırlarını denemek üzere mahkemeye çarşaflı olarak çıkacağım ve bir devlet başkanının insanların ne giyip ne giymeyeceğine karar vermesinin akla ve anayasaya ne kadar uygun olduğunu sorgulayacağım.

Bildiğim, tanıdığım kadarıyla Gazi bana karşı bu kanunu işletip herkesin önünde beni idam ettirecek kadar cesur değildir. Bununla birlikte ben dâhil hiç kimsenin istisna sayılamayacağını ona söyleyecek akıl hocalarına karşı koyamayacağını da gayet iyi biliyorum.

Bu büyük insanı böylesine bir ikilemle baş başa görmek, bana tarifsiz bir haz verecek. [Derin Tarih Dergisi, Mayıs 2017, Sayı:62, Sayfa: 42-53]

 

5816 Sayılı Kanun Kaldırılsın

Eee, Mustafa Hoca!. “Kurt”un suyunu bulandırırsan, seni “ham” yaparlar. Lâkin Allah'ın izniyle yapamayacaklar. Sen yeter ki, “dik dur.” Belki de bu mevzu, 5816 sayılı kanunun kalkması yolunda bir vetire olacak. Hattâ Ahmet Hakan Coşkun 12 Mayıs tarihinde, Hürriyet Gazetesi'ndeki köşe yazısında; 5816'yı kaldırarak, milletin yeni bir kanun çıkardığını söyledi.

Öyle ya da böyle, bizim mücadelemizde “bel altı”na ihtiyacımız yok. Bu hâdise üzerinden, hak ve hakikât yolcularına fütursuzca saldıranlar; buyursunlar, Latife Hanımın mektubundaki ifadelerinin içinden çıksınlar. Hele ki, şu suallere gönül rahatlığıyla cevap verebilsinler: Türk Tarih Kurumu tarafından 2005 yılında “tekrar” sansüre uğrayan vesâik'in muhtevâsında neler var? Bununla alâkalı “sıkıntı” ne ki, devamlı sansürle bir şeylerin üstü örtülmeye çalışılıyor? Aile dahi neden bu vesâikin konuşulmaması taraftarı?

Bu kadar ciddi bir mektubu, tüm teferruatıyla ifşâ eden “Derin Tarih Dergisi'ni muhakkak arşivinize katın” derim. Hususiyetle arşivciler için, zamanı geldiğinde mumla aranan bir malzeme olacak büyük ihtimal. Zaten dâvâ şuuru bakışıyla hareket ediyorsanız; “tüm boykotlara karşı, dâvânızı sahiplenirsiniz” diyorum. Son söz olarak tekrarlamakta fayda görüyorum; mektup bizzat Latife Hanım tarafından kaleme alınmış, devrin güçlü medyası tarafından istifâdeye takdim edilmiştir.

DerinTarihOfisindeBiziMisafirEdenMustafaArmaganaTesekkurEderiz

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

  1. Cevap yaz bekliyorum.

  2. Selamunaleyküm...Şuurlu bi müslümansın ve üstadın yanındasın...İşlemiş olduğun konu meşru ve m.armağanında işlediği konu doğru...Lakin hakkında onlarca Erdoğan aleyhtarlığı mevcut vesika varken, konu üzerinden m.armağanı aklamaya çalışıyorsun.

Yorum Yaz

  088373

-