Yesevîzâde Alparslan Yasa

MUSTAFA KEMÂL'İN AİLESİ DİNDAR MIYDI? - 6

Yesevîzâde Alparslan Yasa

“Bazı kimselerin zihinlerinde, ‘Atatürk dindar mı, yoksa dinsiz miydi?...' gibi dikkatsiz bir sualin belirdiğine, öteden beri, şahit olmuşumdur; nitekim bu soru, Büyük Adam fâni hayattan çekildikten sonra, basın alanına da intikal etmiş, vakit vakit gazete ve mecmualarda tartışma konusu olmuştur.

“Bu hususta halâ tereddüt içinde bulunan samimî insanlar varsa, yukarıda verdiğim izahattan, artık bu sualin en doğru ve kat'î cevabını çıkarmakta güçlük çekmezler zannederim. Mamafih ben yine buna şöyle bir karşı sual ile cevap vereceğim:

‘Türk milletini Müslümanlığın öz kaynağı ile gerçek bir din anlayışına ulaştırmak, bu suretle zihin ve vicdanları cehalet ve taassubun karanlığından kurtarıp akıl yolu ile, ilmin aydınlığına kavuşturmak için olanca gücüyle gayret sarfeden, takip edilecek yol üzerinde zulmeti devam ettirmek kasdiyle, muhtelif menfaatçi ve sömürücü müesseseler tarafından vücude getirilen perde ve engelleri birer birer ortadan kaldırmış olan büyük bir mücahidi dinsiz telâkki etmiye imkân var mıdır?..' ”  (H. R. Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, İstanbul: Yapı Kredi Yl., 1973, c. 1, ss. 259-260)

Nefsânî zaaflar ise, dehâ alâmeti!

Yukarıda bahis mevzûu ettiğimiz ve İslâm nezdinde “nefsânî zaaf” addedilen hâller, senelerce Cumhûrreîsliği Umûmî Kâtibliği yaparak “Efendi”sini çok yakından tanımış ve ona sadâkatle hizmet etmiş olan Prof. Yusuf Hikmet Bayur (1891-1980) gibi fanatik Kemalistler nazarında, “büyük adamlığın” îcâb ve tezâhürleridir, birer “dehâ alâmeti”dir:

“…Atatürk, tarih boyunca, İslâm'dan önce ve sonra, Türklüğe şan kazandırmış büyük adamların pek çoğu gibi içki ve eğlenceyi normali aşan bir ölçüde severdi; daha Manastır İdadisinde iken rakıya başlamış olduğunu, oradan Selânik'e sılaya gittikçe eğlence yerlerine devam ettiğini, bazı kızlara tutulduğunu veya öyle sandığını […] vesaire anlatırdı.

“Bunları geçmişteki Türk büyüklerinde olduğu gibi taşkın bir vücut, ruh ve zekânın her yöne taşan belirtileri saymak gerekir. Bu yaradılışta bir adamın İstanbul çevresine girince başlangıçta eğlencelere dalmış olmasını olağan saymalıdır.” (Hikmet Bayur, Atatürk; Hayatı ve Eseri; Doğumundan Samsun'a Çıkışına Kadar, Ankara: T. Tarih Kurumu Yl., 1990 –yazılışının bittiği târih: 1963-, ss. 9-10)

Kemalperest Farmason müellif Enver Behnan Şapolyo'nun tesbîti de şudur:

“Mustafa Kemal her halile cana yakındı. Onun her yaşayan zeki bir insan gibi aşkı da, eğlencesi de, içki âlemi de, hovardalığı da vardı.” (Şapolyo, Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, İstanbul, Rafet Zaimler Ye., 1958 –ilk baskısı: 1944-, s. 112.)

“26 sene zarfında, çocuklarımız kıpkızıl Dînsiz yapılmaya çalışıldı!”

“Ebedî” ve “Millî Şef” devirlerinde memleketin ve Müslümanlığın fecî hâlini, belki hiç kimse, hâdiseleri Diyânet İşleri'nin en üst makamında içinden ve bütün dehşetiyle yaşayan, felâketi asgarî zarârla atlatmak için çırpınmaktan daha fazlası elinden gelmiyen muhlis ve mücâhid İslâm âlimi Ahmed Hamdi Akseki merhûm kadar kuvvetle ve samîmiyetle dile getirmemiştir. 1924-1939'da Diyânet İşleri Reîsliği Müşâvere Hey'eti Âzâsı, 1939-1947'de Diyânet İşleri Reîs Muâvini (1924'ten 1941'e kadar Diyânet İşleri Reîsi Rifat Börekçi'nin sağ koluydu), Nisan 1947-9 Ocak 1951'de Diyânet İşleri Reîsi Rahmetli Ahmed Hamdi Akseki (1887-9 Ocak 1951), vefâtından üç hafta evvel (18 Aralık 1950'de), Dîn Tedrîsâtı ve Dînî Müesseseler Hakkında Bir Rapor başlığıyle kaleme alıp Başvekîl Menderes'e arzettiği çalışmasında, âdetâ feryâd ederek şu tesbîtlerde bulunuyordu:

“…Bugün memleketin birçok yerlerinde, hakîkî ve münevver bir din adamı bulmak şöyle dursun, câmilerde mihraba geçerek halka namaz kıldıracak, minbere çıkıp hutbe okuyacak bir imam ve hatip bile bulunamamaktadır. Hatta bazı köylerimizde, ölenlerin teçhîz ve tekfîni ile ebedî istirâhatlerine tevdî gibi en basit dinî bir vazîfeyi îfâ edecek kimseler dahi bulunmamakta ve cenâzelerin, kaldırılmadan günlerce ortada kalmakta olduğu senelerdenberi işitilmekte ve görülmektedir. […]

Hâriçte ve mekteplerde din aleyhdarlığı propagandaları yapılmakta, Anayasa[nın], din ve vicdan hürriyetini teminat altına almasına, ailelerin kendi çocuklarına din dersleri okutmalarına Anayasadan başka Medenî Kanûnun da müsâit bulunmasına rağmen, tatbîkatta buna meydan verilmemekte ve değil din dersi, sadece Kur'ân-ı Kerîm okuyanlar bile cürm-ü meşhûd hâlinde ellerinde Kur'ân'ları olduğu hâlde mahkemelere sevk olunmakta idi. […]

“Ekalliyetlerde bile din adamları yetiştiren muazzam din müesseseleri olduğu halde, hâlen Diyânet İşleri Başkanlığının, kolej şeklinde olsun, bir meslek mektebi yoktur. [Bunların netîcesi olarak] gerek gençlikte ve gerek halk tabakasında bir dînî buhrân [baş göstermiştir]. […]

“Bizde olduğu gibi, yirmi altı sene [1924 ilâ 1950 seneleri boyunca], din derslerinin mekteplerde değil, evlerde bile adını andırmamak gibi bir şey, ne Amerika'da, ne dünyanın herhangi bir yerinde [demokratik bir memleketinde] hiçbir zaman vârid olmamıştır. […]

Çocuklarımıza gerek mekteplerde ve gerek başka vâsıta ile 26 seneden beri dîn ve ahlâk aleyhinde söylenebilecek ne varsa hepsi söylenmiş, telkîn edilmiş ve kıpkızıl bir dinsiz olmaları için her şey yapılmıştır. Bugünkü gençler komünist olmamışlarsa, bunu âilelerindeki kuvvetli din terbiyesine borçluyuz.” (Sebilürreşad, Nisan-Haziran 1951, V/100-105'den naklen)

 1_12

 

Eşref Edib'in neşrettiği Sebilürreşad mecmûasının Nisan 1951 târihli 100. sayısında Akseki'nin Dînî Tedrîsât Raporu'nun ilk sayfası.

 

2_7 

 

(“Diyanet İşleri Reisi Ahmet Hamdi Akseki, evvelki gün Ankara Cezaevini ziyaret ederek, mahkûm vatandaşlara dinî ve içtimaî mevzuda bir vaaz vermiştir. Resimde Diyanet işleri Reisi, mahkûmlara hitap ederken görülüyor.” -Yeni Sabah, 15 Kasım 1950, s. 3-)

Vefâtından üç hafta evvel kaleme alıp Başvekîl Menderes'e arzettiği Dîn Tedrîsâtı ve Dînî Müesseseler Hakkında Bir Rapor'undan şu canhırâş feryâd yükseliyor: “Çocuklarımıza gerek mekteplerde ve gerek başka vâsıta ile 26 seneden beri dîn ve ahlâk aleyhinde söylenebilecek ne varsa hepsi söylenmiş, telkîn edilmiş ve kıpkızıl bir dinsiz olmaları için her şey yapılmıştır.”  

  1. Kemal'in, “Dîndâr” olmadığı gibi, bilakis ömrü boyunca İslâmla zıdlaşmış bir insan olduğu bedîhî bir hakîkattir. Gerek evvelki çalışmalarımızda, gerek işbu çalışmamızda serdettiğimiz vesîka ve delîller bu husûsda hiçbir tartışma, şüphe ve tereddüde mahâl bırakmıyor. Birçok âşikâr delîle rağmen, akılla, iz'ânla alay edercesine bunun aksini iddiâ etmek, ya hadsiz bir mürâîlik ve hinlik, ya da ahmaklık derecesinde bir saflıktır.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA - TERCÜMEİHÂL

1967'den beri “A. Yasa” ve “Yesevîzâde” imzâlı kitap ve makalelerin müellifi araştırmacı-yazar, Hacettepe Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümünden Emekli Yrd. Doç. Dr.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  911406

-