9 ARALIK 2019 PAZARTESİ

Yesevîzâde Alparslan Yasa

MUSTAFA KEMÂL’İN HASTALIĞI, ÖLÜMÜ, CENÂZESİ 431

Yesevîzâde Alparslan Yasa

Kitâbullâh'ın bir kısmını kabûl edip bir kısmını reddeden Müslüman olabilir mi?

Kemalistler pekâlâ biliyorlar ki (zâten aksi düşünülemezdi) İslâm (ve her büyük inanç sistemi), sâliklerinin sâdece (dar mânâda) ibâdet işleriyle meşgul olmaz, sâliklerinden, inançlarıyle âhenk içinde bir hayât yaşamalarını, tabîat ve hemcinsleriyle münâsebetlerine inançlarına uygun bir mâhiyet kazandırmalarını, binâenaleyh kendi dünyâ görüşlerine muvâfık bir ictimâî nizâm inşâ etmelerini bekler. Bir insanın, hem Müslüman olduğunu iddiâ edip, hem de Allâh-ü Teâlâ'nın, Hz. Muhammed (S. A. V.)'e vahyettiği Kitab'da yer alan bu emirlerini reddetmesi, mantıken mümkün değildir… Kezâ, ömrünü ısrârla İslâmî hayâta muhâlif olarak geçiren bir kimsenin, Îmânını muhâfaza etmesi de herhâlde kābil olmaz; o, zâten fiilen irtidâd etmiş demekdir…

Hiç şüphesiz, bilumûm Laikler, Kemalistler, ısrârla Müslümanlara, Anadolu Milletine, inançlarına zıdd bir hayât tarzı empoze ederek, nihâyette, onların, îtikadlarını da bu hayât tarzına muvâfık hâle getirmelerini, yâni Mürtedd olmalarını, binnetîce, Müslümanlığın, bu topraklarda ademe mahkûm olmasını bekliyor, umuyorlar… Bu istikāmette çok büyük mesâfe kat'ettikleri de meydandadır…

Allâh-ü Zülcelâl buyurur (meâlen):

“Sen dînlerine tâbi olmadıkça, Yahûdiler de, Hıristiyanlar da senden aslâ râzı olmazlar! De ki: ‘- Hidâyet yolu, Allâh'ın yoludur!' Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına tâbi olursan, Allâh nezdinde kendine ne bir dost (velî), ne de bir yardımcı (nasîr) bulabilirsin!” (Bakare Sûresi -2-: 120) [Âşikâr ki hitâb, Resûlullâh'ın şahsında, bütün Müslümanlaradır… Yahûdiler ve Hıristiyanlar, misâl olarak zikredilmişlerdir; hüküm, sâir milletlere –dîn, ideoloji, felsefe sâliklerine- de şâmildir… Şânlı Resûl'e gelen ilim, Hâlik tarafından, Vahiy yoluyla kendisine verilen doğru, sağlam bilgidir. Her ne kadar ondan başka hiç kimse Vahye mazhar olamazsa da, Vahiy Kitabı Kur'ân-ı Hakîm elimizdedir; binâenaleyh o sağlam bilgiye, o şaşmaz rehbere biz de mâlikiz… Hâl böyleyken, Maâzallâh, Rehberimize tâbi olmayıp uydurma dîn, ideoloji ve felsefelere tâbi olur veyâ hakk olan Dînimizi, bâtıl (beşer uydurması) dîn, ideoloji, felsefe ve inançlarla karıştırırsak, Hâlik'ın gösterdiği Hidâyet Yolundan ayrıldık, sapkınlar, İlâhî Gazâba müstehakk olanlar topluluğuna iltihâk ettik demekdir!]

 1_105

1919-1920'de Dr. Şefik Hüsnü'nün Komünist Fırkası'na mensûb olan Falih Rıfkı Atay, bilâhare, Kemalist (veyâ Kamâlist) Rejimin bir numaralı kalemşörü olmuştur… CHP'nin nâşiriefkârı Ulus gazetesinin resmî Sâhibi ve Başmuharriri oydu. Gazetesinde (29 İlkteşrîn –Ekim- 1937), “Bizi gururlandıran ve sevindiren ne varsa, hepsini ONA, yaratıcı ve kurtarıcı ATAMIZA borçluyuz.” şeklinde manşet atacak kadar tipik bir Kemâlperestti. Gazetesinin hakkındaki anma yazısında da: “Atatürkçülüğü onun kadar benimseyen, onun gibi dile getirebilen de olmamıştır… ‘Ölürsem, sadece bir Atatürkçüydü desinler, bana yeter' derdi…” ifâdeleriyle onun bu tarafı vurgulanıyor… Aydın Locası'nda tekrîs edilmişti. Bütün hayâtını İslâm düşmanlığıyle geçirdi. Ömrünün son çağında, Bedii Faik'le berâber Dünyâ gazetesini neşrediyor ve Gazetenin Başmuharrirliğini de deruhde ediyordu. İkisi de, Türkiye'deki Siyonist Lobisinin başlıca temsîlcilerindendi. Çankaya isimli kitabında yazdıklarından anlaşıldığına nazaran, mâbûdları, -Allâh'dan üstün olduğu için- Kur'ân-ı Hakîm'in Ahkâm Âyetlerini lağvetmişti ve avâmın da, havralaşmış câmilerde, “Öztürkçe” ibâdet etmesini planlamıştı…

***    

  Kemalistler, kendilerini Allâh'dan üstün görüyorlar

Daha evvel de nakletmişdik: Kemalizm, bize, resmî propagandacısı Falih Rıfkı Atay'ın kaleminden şöyle diyor:

“Kemalizm, aslında büyük ve esâslı bir dîn re­formudur! […]

“İslâmda bütün şer'î mes'eleler iki büyük bölüme aynlmıştır: Birinci bölüm, âhireti ilgilendirir ki ibâdetlerdir: Oruç, namaz, hac, zekât. İkinci bölüm dünyâyı ilgilendirir ki bunlar da nikâh ve âileye ait hükümlerle muamelat denen mal, borç, dava ilişki­leri ve ukubat denen ceza hükümleridir. Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün âyet hükümlerini kaldırmıştır.” (Atay 1980: 393)

Bedîhîdir ki bir hukūkî merciin vaz'ettiği bir kanûnu (daha şümûllü tâbirle, bir merciin hukūkî tasarruflarını) ancak ona fâik bir başka merci lağvedebilir. Binâenaleyh kendinde Kur'ân-ı Mübîn'in Ahkâm Âyetlerini lağvetme selâhiyeti görenler, onları vaz'eden Allâh-ü Teâlâ'dan üstün olmak iddiâsındadırlar. Zâten Mustafa Kemâl'i ilâhlaştırmaları da, böyle bir telâkkîye istinâd ediyor…

Dahası, Aksoy, Fanatik Kemalist Dernek ve daha umûmî olarak Kemalist Totaliter İdeoloji, İlâhî Dîni tahkîr ediyor… Akıllarınca, Allâh-ü Teâlâ, 1400 sene evvel (ki Kemalizmin, Kitâbullâh'ın inzâl olduğu bu târihi nasıl hakāretâmîz bir edâyla zikrettiğine de dikkat etmek lâzım) bugüne nazaran pek iptidâî mâhiyette bir takım hukūk kāideleri ve hükümleri vaz'etmiş, bunların çoktan mîadı dolmuş; öyleyse, kendileri Yaradan'dan daha “akıllı” (daha hakîm) oldukları için, bu iptidâî hükümler yerine, onlardan âlâsını vaz'edebilirlermiş… İlhâdları bu kadar âşikârdır!

Bir de, müstakil ve kuvvetli bir cem'iyet olabilmek için, Memlekete “Laik Düşünce”yi hâkim kılmak istiyorlarmış… Frenk mukallidi, Avrupaperest, şahısperest bir zümre ve istiklâl… Bunlar herhâlde ancak “diyalektik mantık”la bir araya gelebilirler!

Nitekim “müstakil bir cem'iyet” olmak istediklerini iddiâ ederken ne kadar samîmiyetsiz oldukları veyâ bu husûsda samîmî olsalar dahi iddiâlarıyle kendi kendilerini nakzettikleri, kullandıkları “Ortaçağ karanlığı” tâbiriyle de tebârüz ediyor: Zîrâ bu tâbir, Avrupalılar tarafından, evleviyetle, (hakîkaten medeniyet ışığının neredeyse tamâmen söndüğü) Orta-Çağ Avrupa'sı için ortaya atılmıştır. Hâlbuki aynı Orta-Çağda, İslâm Medeniyeti, bütün İnsanlık Âlemine ışık saçıyordu. Binâenaleyh, Müslümanların, Orta-Çağı aynen diriltmek gibi sakîm bir iddiâya sapmadan, bu Altın Çağlarına yönelip ondan ilhâm almaları, tekrâr târihî şahsıyetlerini kazanmaları ve sağlam temeller üzerinde istikbâle yönelmeleri mânâsına gelir. Şâirin terennüm ettiği gibi: “Ne harâbî, ne harâbâtîyim / Kökü mâzîde olan âtîyim!” (Yahyâ Kemâl) Mâmâfih, bu düstûru kavrıyabilmek için, evvelâ sömürge beyinlilikden kurtulmak lâzım!

Dîğer tarafdan, “Laik Düşünce”… İnsanlarımızın “Laik Düşünce”li olmalarını istiyorlarmış… “Laik” ne demek? Dîni, Hâlik'ı dışlıyan, hayâtını bunları umursamadan tanzîm eden, kendi kendine tesbît ettiği yaşama kāidelerinin, hayât tarzının Hâlik'ın hükümlerinden, emir ve nehiylerinden üstün olduğuna inanan insan… Muhakkak ki siz bu derece müstekbir olabilir, kendinizi kendinize yeterli görüp nefsinizi ilâhlaştırabilirsiniz… Nemrûd'lar, Fir'avun'lar, Marx'lar, Lenin'ler, Mao'lar, v.s. ile yarışa çıkabilirsiniz… Lâkin Müslüman olamazsınız! Kendiniz Müslüman olmadığınız gibi, işte böyle, bir buçuk asırdır, Anadolu Milletini de Dînsizleştirmek, dîğer tâbirle, kendi bâtıl dîninize çevirmek için uğraşıp duruyorsunuz…

Allâh-ü Teâlâ buyurur (meâlen):

“Aman ha, kendini (Allâh'tan) müstağnî gören insan, muhakkak tuğyân eder!” (Alâk Sûresi -96-: 6-7) [“Müstağnî gören”: Kendini kendine yeterli gören, ihtiyâc duymıyan. “Tuğyân”: Haddini aşma, azgınlık, taşkınlık, isyân etme, Tâğût'a, âsî, azgın şeytâna uyma.]

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA - TERCÜMEİHÂL

1967'den beri “A. Yasa” ve “Yesevîzâde” imzâlı kitap ve makalelerin müellifi araştırmacı-yazar, Hacettepe Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümünden Emekli Yrd. Doç. Dr.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  283656

-