9 ARALIK 2019 PAZARTESİ

Yesevîzâde Alparslan Yasa

MUSTAFA KEMÂL’İN HASTALIĞI, ÖLÜMÜ, CENÂZESİ 432

Yesevîzâde Alparslan Yasa

Kemalizm, “Ebedî Şef” devrinde de, Millete, Laiklik umdesiyle, İlhâdı telkîn ediyordu

Kemalist Rejimin 10. senedevriyesi vesîlesiyle Vedat Nedim Tör ve Burhan Asaf Belge tarafından hazırlanıp Maârif Vekâleti tarafından neşredilen, Cumhuriyet gazetesinin de okurlarına kitap ilâvesi olarak verdiği, bizim Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi isimli kitabımızın bir faslının mevzûunu teşkîl eden (ayrıca “Mustafa Kemâl'in Âilesi Dîndâr mıydı?” başlıklı araştırma makālemizde de bahis mevzûu ettiğimiz) Osmanlı İmparatorluğundan… Türkiye Cümhuriyetine. Nasıldı? Nasıl Oldu? isimli (A3 eb'âdında, siyah ve kırmızı harfli) resmî propaganda kitabında (s. 21) Kemalist Rejimin Laiklik siyâseti şu sûretle îzâh olunuyor:

“Cümhuriyet Türkiyesi'nin cem'iyeti laik bir cem'iyettir. Fakat bu laiklik, sadece din ve dünya işleri arasında, Fransa'da olduğu gibi, bir mütareke mânasını ifade etmez. Yani pasif bir laiklik değildir.”

Buna göre, Kemalist Rejim, Fransa'daki Laiklik siyâsetini dahi (ki aslında dîn düşmanlığıyle meşhûrdur), uzun mücâdelelerden sonra Kilise'yle mütâreke yaptığı için “pasif” buluyor… Öyleyse dolaylı olarak ne söylenmek isteniyor? “- Biz aslâ Dînle (yâni Müslümanlıkla) mütâreke yapmayız; onu tamâmen tepeleyip bertaraf edinceye kadar ona taarruz etmiye devâm edeceğiz!”

Nitekim, mezkûr kitabın neşrinden bir sene sonra, Kemalist Rejim, Dâhiliye Vekîli Şükrü Kaya'nın ağzından, dînleri mîadı dolmuş müesseler olarak îlân ediyordu:

“…Dînler, işlerini bitirmiş, vazîfeleri tükenmiş, yeniden uzviyet ve hayâtiyet bulamıyan müesseselerdir…” (Bu vesîleyle, 1929'da Kemalist Rejimin Dînsizlik rehberi olarak Maârif Vekâleti tarafından neşredilip 1940'lı senelerin sonlarına kadar satışta kalan,  sehven Jean Meslier'ye atfedilmiş, Dr. Abdullâh Cevdet tercümesi Akl-ı Selîm hezeyânnâmesini hatırlıyalım!)

“Kemalizmin emirlerini yapmamak, Mürteci olmaktır!”

“Kemalist İnkılâbın” Dînler (evleviyetle Müslümanlık) hakkındaki hükmü budur ve bizim de onlara bu gözle bakmamızı emrediyor… Kemalizmin bu ve mümâsili herhangi bir emrini îfâ etmezsek, derhâl “Mürteci” îlân ediliriz (ve âkıbet, defterimiz dürülür):

“[Kemalist] İnkılâbın emirlerini yapmamak irticâa hizmet etmek, mürteci olmak demektir!” (TBMM Zabıt Cerîdesi, 3.12.1934, Devre: IV, Cild: 25, İctimâ: 4, 11. İn'ikad,  ss. 77 ve 76)

1930'lu senelerde, Kemalizm, Müslümanlığa karşı, her geçen gün biraz daha mütecâviz ve pervâsızdır… Dün maskeyle gizlediği hakîkî çehresini artık bir hayli açarak ortalıkta dolaşmaktadır…

Memlekette bu dehşet havası hüküm sürerken, 5 Şubat 1937'de, Kemalist Meclis'e, İnönü ve 152 arkadaşı tarafından bir kānûn teklîfi arzedildi: Bununla, Esâsî Kānûnda bâzı maddelerin tâdîl edilmesi ve “Büyük Şef”in -daha evvel Kemalist Totaliter Parti'nin Programı'na da dercedilmiş bulunan- “Altı Umde”sinin (ki o devirden beri altı okla tasvîr ediliyor) Teşkîlât-ı Esâsiye Kānûnu'na ithâl edilmesi isteniyordu. Bu tâdîlâtın lüzûmunu îzâh vazîfesi, “Büyük Şef” (ve “Râdife”si) tarafından (on bir senedir Dâhiliye Vekîli makāmını işgal eden, o esnâda aynı zamanda Parti'nin Umûmî Kâtibliğini de deruhde eden, Rejimde, “Ebedî Şef”inin vefâtı üzerine onun halefi olmak için ciddî teşebbüslere girişecek kadar kuvvetli mevkıde bulunan) Şükrü Kaya'ya tevdî edilmişti. Şükrü Kaya, Kemalist Rejimin sac ayaklarından biri olan Farmason teşkîlâtı içinde de temâyüz etmiş, 1929'da kendisine 33. derece tevcîh edilmişti.

Meclis'de, îzâhatına, kendisini bu işle “Büyük Şeflerinin vazîfelendirdiklerini” beyân ederek başlıyor:

“Bu tâdîlleri îcâb eden zarûretleri huzûrunuzda arzetmeği, Büyük Şeflerim bana vazîfe olarak verdiler…” (Bu konuşmadan yaptığımız iktibâslarda, kelimelerin doğru telâffuzunu sağlamak maksadıyle, Târihî Türkçenin imlâsını kullanıyoruz…)

Kemalizme nazaran, “İnsanlık târihi Türklerle başlamış”!

Şükrü Kaya'nın üzerinde durduğu ilk mevzû, târih ve Türklükdür. Bu bâbda (Büyük Üstâdından aldığı ilhâmla) “İnsanlık târihinin Türklerle başladığını” iddiâ ediyor… Ayrıca, Türkler olmasa imiş, târih karanlıklar içinde kalırmış… Müsbet İlme bu kadar zıdd bir ideolojiyle karşı karşıyayız! Hep mugālâta, hep lâf-ü-güzâf! Türk kelimesinin alçakça istismârı… Ve Dâhiliye Vekîlinin hezeyânlarına alkış tutan maskaralar!

“…Önümüzde şaşmaz ve yanılmaz, acı da olsa, tatlı da olsa herkese ve her zaman hakîkati söyleyen bir târih vardır. Onun mütâlâa, müşâhede ve mukāyesesinde herkes serbesttir. Biz, târihi, önümüze bîmuhâbâ [çekinmeden] açabilir ve bakabiliriz. Zâten İnsanlık târihi Türklerle başlamıştır. Türk olmasaydı, belki târih olmazdı ve muhakkak ki medeniyet te başlamazdı. (Bravo sesleri, alkışlar).

“İnsanlık târihinin başlangıcından son günlere kadar beşeriyetin faâliyet dalgaları arasında bu kadar derin ve geniş hamlelerle müessir olan Türkler, son asırlarda ve son devirlerde büyük tehlikeler geçirdi. […]

“Atatürk, bu millette mevcûd olan bütün yüksek seciyeleri ve âlicenâb hasletleri nefsinde toplayarak milletin azm-ü-irâdesini birleştirde ve kendi azm-ü-irâdesine katarak Türk milletini mahvolmaktan kurtardı. […]

“Türksüz bir târih muzlim olur” imiş!

“Türksüz bir târih ne kadar muzlim olurdu! Hele Türksüz kalacak beşeriyet ne kadar sefîl ve süflî bir manzara irâe eder, hepiniz tahmîn ve tahayyül edebilirsiniz! Türkün olmadığı bir târih karanlık ve kaotik olur! […]

“Atatürk, Türk istiklâlini kurtardıktan sonra Türk bir daha böyle bâdirelere, tehlikelere dönmeyecek bir Devlet sistemi kurdu. Bu Devlet sisteminde tatbîk edilecek olan prensipleri vâzıh, açık ve müsbet olarak program hâlinde tesbît etti. Bu programı ve bunun tatbîkıni kendi kurduğu Cümhûriyet Halk Partisi eline ve mes'ûliyetine verdi…”

Hezeyân, yarı resmî “millî marş” olmuştu

“Ebedî Şef” devrinde, Kemalist Rejimin 10. seneidevriyesi, tantanalı merâsimlerle tes'îd edilmiş, Kemalist Propaganda, icrâ edilen on senelik kültür jenosidini, büyük mârifet, mûcizevî bir muvaffakıyet gibi takdîm eden bir hayli neşriyât yapmış, bu meyânda Zındık Şâir Behçet Kemâl Çağlar ile Fâruk Nâfiz Çamlıbel'e (şu ânda fanatik Kemalistler tarafından her vesîleyle “millî marş” gibi okunan, hürmet gören) “Onuncu Yıl Marşı” yazdırılmıştı… (Güftesi mezkûr iki şâire, bestesi Cemal Reşit Rey'e âid olan) Marşın bir kıt'asında, bir def'a da Şükrü Kaya'nın ağzından yaygarasının yapıldığını gördüğümüz hezeyân  haykırılıyor:

“Bir hızla kötülüğü, geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız,
Türk'üz, bütün başlardan üstün olan başlarız,
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.

Türk'üz, Cumhûriyet'e göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!”

Evet, Türklüğü fecî sûrette tahrîf ve istismâr eden bir hezeyân neredeyse bir asırdır kulaklarımızı tırmalıyor…

Ellerinden gelse bu hezeyânı “İstiklâl Marşı”mızın yerine kāim kılacaklar!

 2_49 

Kemalist Rejimin en nüfûzlu şahsıyetlerinden, “TekAdam”ın değişmez (11 sene zarfında) Dâhiliye Vekîli, CHP Umûmî Kâtibi, 1 numaradan başlıyarak Kemalist ekâbirin kısm-ı âzamı gibi Farmason (üstelik 33 dereceli Farmason) Şükrü Kaya, 5 Şubat 1937'de, “Büyük Şef”inin tâlîmâtıyle, “6 Ok”un Kemalist Esâsî Kanûn'a dercedilmesinin lüzûmu hakkında târihî ehemmiyeti hâiz bir nutuk îrâd ederek, Kemalizmin hayât telâkkîsinin Materyalizm (“Maddiyetcilik”) olduğunu beyân etti, Laiklik umdesini îzâh ederken Resûlullâh Hazretlerini “kâhin” iftirâsıyle zikretti, örtülü ifâdelerle, Müslümanlığın Türkleri geri bırakan menfûr bir dîn olduğunu ileri sürdü…

Kıymetli târihçimiz Prof. Dr. Osman Turan anlatıyor:

[“Ebedî Şef” devrinde,]“Mâzînin tamâmiyle gömülmesi ve eski kültür kalıntılarının silinmesi için bütün târîhî eserlerin kütüphâne ve arşivlerde uyutulması veyâ yakılması dahi bahis mevzûu edilmişti. Esâsen bu sebebledir ki Türkiye'de, Hasan Âli Yücel'in himmeti ile, bir Hümanizm hareketine girişilmiş, eski Yunan ve Latin eserleri birinci plana alınmış, bu ‘ilerici' gāye ile de liselere Latince dersleri konulmuştur. Gerçi “tutucu” [muhâfazakâr] mukāvemet bu ‘ilerici' hamleye biraz çelme vurmuş ise de, bugün Yunan, Bizans ve Hıristiyan devrine âid eserler Türk âbidelerinden daha fazla îtinâya mazhardır. Hıristiyan ziyâretgâhları keşif ve ihyâ olunurken, târihî büyük türbelerin kapatılmasının ve ziyâretlerinin yasaklanmasının sebebi budur. Şehir ve kasabalarımızdaki eski pek çok mezarlıkların yıktırılıp yerlerine parklar yapılması da ‘taassub ve irticâ unsurları'nın temizlenmesinde rol oynamıştır. Şükrü Kaya, bir ziyâreti sırasında, neş'eli bir gecede, Bayburt'ta tâzîm gören Selçuklu devrine âid bir türbe yıkılmadığı takdîrde bu şehri haritadan  sileceğini îlân etmiş ve bir gecede emri yerine getirilmişti. Bâzı yerlerde, ‘ilerici' idâre adamları, halkı da bu hamleye alıştırmış, birçok eser de onlar vâsıtasıyle tasfiye edilmiş, hattâ yazma kitapların yakıldığı ve suya atıldığı da görülmüştür.” (Türkiye'de Siyâsî Buhrânın Kaynakları, İstanbul: Turan Neşriyat Yurdu, 1969, ss. 127-128)

 

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA - TERCÜMEİHÂL

1967'den beri “A. Yasa” ve “Yesevîzâde” imzâlı kitap ve makalelerin müellifi araştırmacı-yazar, Hacettepe Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümünden Emekli Yrd. Doç. Dr.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  487040

-