9 ARALIK 2019 PAZARTESİ

Yesevîzâde Alparslan Yasa

MUSTAFA KEMÂL’İN HASTALIĞI, ÖLÜMÜ, CENÂZESİ 433

Yesevîzâde Alparslan Yasa

“Büyük Şef”i nâmına konuşan Ş. Kaya, Laikliği, “Müslümanlığı tepelemek” olarak îzâh ediyor

Şükrü Kaya, nutkunun devâmında, “devletçilik, milliyetçilik, halkçılık” umdelerini müdâfaa ettikden sonra Kemalizmin Laiklik umdesinin îzâhına geçiyor ve bu vesîleyle Müslümanlığı tahkîr ve reddediyor, Hz. Peygamber'i “kâhin” yakıştırmasıyle tezyîf ediyor; Türklerin, Müslümanlığı kabûl etmiş olmakla, Medeniyete daha fazla hizmet imkânından mahrûm kaldıklarını ve son asırlarda başlarına gelen büyük felâketlerin Allah'ın Kānûnlarına boyun eğmelerinden mütevellid olduğunu iddiâ ediyor; bir kerre daha, Kemalizmin hayât felsefesinin Materyalizm olduğunu vurguluyor; Müslüman ahlâkı yerine “Türkün ahlâkı”nın kâfî olduğunu ileri sürüyor; çok karârlı bir tavırla ve alkışlar arasında Müslümanlığın hiçbir Memleket işine karıştırılmıyacağını, vicdânlarda ve mâbedlerde mahpus tutulacağını haykırıyor; böylece Kemalizmin, Laiklik umdesiyle, Müslümanlığa topyekûn harb îlân ettiği vâzıhan anlaşılıyor:

“Arkadaşlar! Bu memleket, kâhinlerin ve gayr-i mes'ûllerin vicdânlara âmil olmasından ve Devlet ve Millet işlerini görmesinden çok zarâr görmüştür. Eğer Türkün yolu başka yerlerden geçseydi ve orta asırlardaki zamanlarda kendi bildiği, kendi yaptığı kānûnlarla idâre etseydi, Devlet ve Millet idâresini mistik ve dogmatik esâslara bağlamasaydı, ilk zamanlarda ve Osmanlıların ilk devirlerinde olduğu gibi kendini kendi kānûnları ile ve usûlleri ile idâre etseydi, bugünki bulunduğundan daha çok ileri ve geniş olur ve Medeniyete daha çok hizmet ederdi.

“Türk Milletinin son asırlarda gördüğü felâketlerin, çektiği sıkıntıların sebebleri, aslı birtakım gayr-i mes'ûllerin ve gayr-i mer'î menbâ ve vâsıtaların yaptıkları kanûnların altında zebûn olarak iş görmek mecbûriyetinde kalmasıdır.

“Mâdemki târihte Deterministiz, mâdemki icrââtta Pragmatik Maddiyetciyiz, o hâlde kendi kānûnlarımızı kendimiz yapmalıyız! Kendi cemaatimizi mâverâ-yı dünyâya taallûk eden her türlü endîşelerden, her türlü lâhutî [ilâhî] hayâllerden müberrâ olarak, kanûnlarımızı bu günün îcâblarını, maddî zarûretlerini göz önünde tutarak yapmalıyız! Memleketin maddî hayâtı ancak bu sûretle kurtulur.

“Mâneviyâtı için Türkün temiz ahlâkını inkişâf ettirmek kâfîdir.

“Onun içindir ki, biz her şeyden evvel Lâikliğimizi îlân ettik. Kānûnlarımızı ona göre yaptık; şimdi de Teşkîlât-ı Esâsiye Kānûnumuza koymak istiyoruz.

“Eşhâsın vicdân hürriyetlerine ve istedikleri dînlere intisâbına zerre kadar müdâhalemiz yoktur. Herkesin vicdânı hürdür.

“Bizim istediğimiz hürriyet[ten], Lâiklikten maksadımız, dînin memleket işlerinde müessir ve âmil olmamasını têmîn etmektir. Bizde Laikliğin çerçevesi ve hudûdu budur.

“Arkadaşlar! Biz, şerâyi-i sâlifenin [öncekilerin Şerîatlerinin] geçmiş hükümlerinden çok zarâr gören bir milletiz. Onun fenâ göreneklerinden yine en çok zarârı biz Türkler görmüşüzdür. Çünki Türklerin hasleti ve karakteri, inandığı şeye sâdıkāne rapt-ı kalb etmek ve onun uğrunda kanını dökmeği ve hayâtını fedâ etmeği emreder. Ferd ve âile hayâtında beğendiğimiz ve inandığımız ahlâk esâslarına bağlılığımız da bundan gelir.

“Lûtfi Müfid Özdeş (Kırşehir) – Yiğit millettir!

“Da. V. Şükrü Kaya (Devâmla) – Hiçbir dîn kendisini müdâfaa için Türkler kadar azimkâr, Türkler kadar fedâkâr bir millet bulamamıştır. (Bravo sesleri, alkışlar).

“Eğer dünyâda İslâmiyet yaşıyorsa, 10 asırdanberi kendisini…

“Rasih Kaplan (Antalya) – Tam 12 asırdanberi!

“Da. V. Şükrü Kaya (Devâmla) – 10, 12 asırdanberi kendisini müdâfaa eden Türklerin koluna, kanına ve kafasına medyûndur. (Bravo sesleri, alkışlar).

“Bizim dâvâmız, bu hakîkatin de çok fevkınde bir dâvâdır! Biz diyoruz ki, dînler, vicdânlarda ve mâbedlerde kalsın, maddî hayât ve dünyâ işine karışmasın! Karıştırmıyoruz ve karıştırmıyacağız! (Bravo sesleri, alkışlar).” (TBMM Zabıt Cerîdesi, 5.2.1937, Devre: V, Cild: 16, İctimâ: 2, 33. İn'ikad,  ss. 59-61)

Mustafa Kemâl de, Laiklik nâmına, Kitâb-ı Münzel'i tahkîr etmişti

Bu vesîleyle, Mustafa Kemâl'in 1 Kasım 1937 târihinde Meclis'i açış nutkunda sarfettiği (ve daha evvel de bahis mevzûu ettiğimiz) şu sözleri de hatırlıyalım:

“Aziz Millet Vekilleri,

“Dünyaca malûm olmuştur ki bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cümhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat, bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarile asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gayipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.

“Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıztırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir.” (Akşam, 2 Teşrînisânî 1937, s. 8)

Ş. Kaya'nın İslâm aleyhindeki bâzı ifâdelerinin îzâhı: “Kâhin”

“Büyük Üstâdı” nâmına konuşan Şükrü Kaya, Sonuna kadar Münâfıklıktan vazgeçmedikleri için, doğrudan “İslâm”, “Müslüman”, “Hz. Muhammed” gibi kelimeleri telâffuz etmiyor, merâmını örtülü ifâdelerle îzâh ediyor…

Bu çerçevede, “kâhin” tâbiriyle, Hz. Peygamber'i kasdediyor. Mâlûmdur ki “kâhinler”, kendilerindeki bir fevkalâde hasse (veyâ kābiliyet) sâyesinde, bilinemiyecek geçmiş veyâ gelecekden ve gayb âleminden haber vermek iddiâsında olan kimselerdir. Onlar, bu bakımdan Peygamberlerle benzerlik gösterirlerse de, Peygamberler, kat'iyen kendiliklerinden değil, ancak İlâhî Vahy ile bâzı gaybî bilgiler verdikleri için (ki bunlar da, esâs îtibâriyle, kendilerine Hâlik tarafından vahyedilen İlâhî Kitaplardan ibârettir) keyfiyet îtibâriyle onlardan apayrıdırlar.

Türklerin, herhangi bir kâhinin ve gayr-i mes'ûl (insanlara hesâb vermek mecbûriyetinde olmıyan) bir şahsın vaz'ettiği kānûnlara, Şerîate tâbi olmadıkları mâlûmdur; tâbi oldukları kānûn manzûmesi, “Şerîat-i Muhammedî”dir. Binâenaleyh bu fanatik Kemalist, “kâhinler, gayr-i mes'ûller” tâbirleriyle Hz. Peygamber'i kasdediyor. “Gayr-i mes'ûller” tâbiri, akla, ayrıca, halka hesâb vermek mecbûriyetinde olmıyan mutlak sultanları ve kıyâs yoluyla fıkhî hükümler istinbât eden müctehidleri, fakîhleri de getiriyor…

Şükrü Kaya'nın Hz. Peygamber'i “kâhin” tâbiriyle îmâ etmesinde, çok iyi bildiği Fransızcanın da têsîri olsa gerek… Zîrâ, Fransızcadaki –Yunanca asıllı- müzekker hâliyle “le prophète”, müennes hâliyle “la prophétesse” kelimeleri, hem Türkçedeki gibi Peygamber mânâsına gelir, hem de kâhin… “La prophétie” ise, kullanışa tâbi olarak, ya Peygamberlik, ya da kehânet demekdir…

Allâh-ü Teâlâ, Hâkka Sûresinin (69) 42. Âyet-i Celîlesinde, Kur'ân-ı Hakîm'in “kâhin sözü” olduğu iddiâsını reddetmiş ve bu iddiâyı ortaya atanların derinlemesine ve etrâflı düşünmediklerini beyân etmiştir. Müslümanları “mürtecilikle” ithâm eden Farmason (ve bir ihtimâl, Sabataî) Şükrü Kaya'nın, 14-15 asır evvelki çürük iddiâları tekrâr etmesi, hem onların fikrî kapasitesi, hem de kimlerin hakîkî “mürteciler” oldukları husûslarında esâslı bir mîyârdır…

Kemalist Şefler, Türklerin Müslümanlığına hayıflanıyorlar

Şükrü Kaya, “eğer Türkün yolu başka yerlerden geçseydi ve orta asırlardaki zamanlarda kendi bildiği, kendi yaptığı kānûnlarla idâre etseydi, Devlet ve Millet idâresini mistik ve dogmatik esâslara bağlamasaydı, ilk zamanlarda ve Osmanlıların ilk devirlerinde olduğu gibi kendini kendi kānûnları ile ve usûlleri ile idâre etseydi, bugünki bulunduğundan daha çok ileri ve geniş olur ve Medeniyete daha çok hizmet ederdi.” şeklinde  bir kanâatle, Türklerin, “orta asırlarda”, yâni Orta-Çağ'da, “mistik ve dogmatik esâslarla” Milleti idâre eden Müslümanlıkla şereflenmiş olmalarına pek çok hayıflanıyor… Hâlbuki Câhiliyet Türklerinin gûyâ “Laik kanûnları”, İlâhî Şerîat'ten üstünmüş… Bunu bir de, İslâmî hukūk faâliyetinde mümtâz bir mevkıleri olan Türklere söylüyor! (Bu husûsda tafsîlât için Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi kitabımızın “Tercüme Hukūk Zilleti” başlıklı 14. Faslına –ss. 509/534- mürâcaât edilebilir…)

Onun, Kemalistliğinin îcâbı olan şedîd İslâm düşmanlığının bir tezâhürü olarak ortaya attığı bu iddiâ, târihî hakîkatlere uymaz… Türklerin ancak Müslümanlığı kabûl edip muhteşem İslâm Medeniyetine ortak olduktan sonradır ki târihde büyük rol oynadıkları ve İnsanlığa faydalı bir unsur hâline geldikleri müsellemdir… Bilakis, Müslümanlık şerefine nâil olamıyan Câhiliyet Türkleri ise, târihde ehmmiyete şâyân bir rol oynamadıkları gibi, millî hüviyetlerini de muhâfaza edememişler, kısm-ı âzamıyle târihden silinip gitmişlerdir…

Elbette, İnsanlık târihini gûyâ “Türklerle” başlatan ve bütün büyük medeniyetlerin “Türkler” tarafından kurulduğunu, bütün kültür dillerinin anasının “Türkçe” olduğunu iddiâ edecek kadar sapıtıp saçmalıyan bir ideolojinin bu hakîkatleri kabûl etmesi beklenemez! Yazık ki bir asırdır Anadolu Milletini bu deli saçması ideolojiyle afyonlamıya devâm ediyorlar!

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA - TERCÜMEİHÂL

1967'den beri “A. Yasa” ve “Yesevîzâde” imzâlı kitap ve makalelerin müellifi araştırmacı-yazar, Hacettepe Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümünden Emekli Yrd. Doç. Dr.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  515616

-