18 ŞUBAT 2020 SALI

Yesevîzâde Alparslan Yasa

MUSTAFA KEMÂL’İN HASTALIĞI, ÖLÜMÜ, CENÂZESİ 478

Yesevîzâde Alparslan Yasa

Gûyâ “Türkçe Tekbîr”: “Tanrı uludur! Tanrı'dan başka Tanrı yoktur!”

1350 Ramazanının Kadir Gecesi, “Türkçe İbâdet”le “ihyâ ediliyor”… “Bizans Müzesi” yapılacak Ayasofya'ya, Akşam'a nazaran 40 bin, Cumhuriyet'e nazaran 70 veyâ 50 bin kişilik bir kütlenin toplanması têmîn edilmiş… Hâfızlar, “Türkçe mukābeleler”le berâber “Türkçe Tekbîr” getiriyorlar: “Tanrı uludur! Tanrı'dan başka Tanrı yoktur!” Türkün asırlar ve asırlarca dilinden düşürmediği “Allâh” lâfz-ı celîli, artık mimli, artık Türkçeden tardedilmiye çalışılan bir kelime… “Lâ ilâhe illâllâh” yerine Franızca taklîdi bir cümle ikāme edilmiş: “Il n'y a pas de Dieu hormis Dieu = Tanrı'dan başka Tanrı yoktur”… Ve nerede şu “Tanrı uludur” uydurması, nerede on dört asırlık târihî derinliği ve muhteşem nağmesiyle “Allâh-ü Ekber” zikri! Hiç bunların tedâîleri, zihnimizde veyâ rûhumuzdaki têsîrleri aynı olabilir mi? Lâkin maksad, Dînle oynamak, Dîni maskara etmek…

Ve “Tanrı”

Ve “Tanrı” kelimesi… Aslında, Türkçemizin mübârek bir kelimesi… Yunus Emre gibi pek çok büyüğümüzün tâzîmle, zarâfetle kullandıkları lâfz-ı celîl… Daha telâffuz ederken bize kalbimizde Müteâl Rabb'imizi hissettiren mübârek “Allâh” kelimesi gibi…

Lâkin Kemalizm, kudsî “Tanrı” kelimesini de laçkalaştırdı… Bütün millî değerlerimiz gibi… Kelime, Kemalist Resmî Dilde, “ilâh” ve “mâbûd” kelimelerinin mukābili olarak çokluk yapılarak da kullanılır oldu: “tanrılar” (“ilâhlar, mâbûdlar”)…

“Tanrı”yı tahkîr bununla da kalmadı: Kemalist Uydurma Dil, bir de, “tanrıça” gibi bir ucûbe türetti! Nasıl mı? Sırpçadan iktibâs ettiğimiz “kraliçe” kelimesine benzeterek! Sırpçada kelimenin müzekkeri “kral”, müennesi “kralitsa”dır. “Kralitsa”yı biz “kraliçe” olarak telâffuz ediyoruz. “-tsa” veyâ “-çe”, müennes eki (müennes türetmelik)… Lâkin Türkçede, hakîkî, târihî türkçede, böyle bir müennes eki yok ki! Zâten hiçbir müennes eki yok! Nitekim şu müstekreh iki kelime, “bay” ve “bayan” da “Tek Adam”ın uydurmaları…

Böylece Târihî Türkçemizin mübârek “Tanrı” kelimesi, Kemalist Uydurma Dilde kıymetten düşürüldü, inanmadıkları, alay ettikleri bir mefhûmun karşılığı hâline getirildi… Binâenaleyh tımarhânelik Resmî Dildeki “tanrı”, kat'iyen bizim dilimizdeki ne “Allâh”ın, ne “Tanrı”, “Çalap” ve “Hüdâ”nın muâdilidir…

Farmason Sabataî, fanatik İttihâdcı ve bir o kadar Kemalist gazeteci, muharrir, mütercim, siyâsetçi Hüseyin Cahid Yalçın da, “Allâh” kelimesini laçkalaştırmıya, değerden düşürmiye çalışmış, Anatole France'ın (Fransız İhtilâlini mevzû edinen) “Les Dieux ont soif” isimli târihî romanını, affedilmez bir küstahlıkla, -hâşâ- “Allahlar  Susamışlardı” diye tercüme etmişti…

Velhâsıl kelimeyi îzâh ettiğimiz kılığa soktuktan sonra gûyâ Tekbîr getiriyorlar: “Tanrı uludur! Tanrıdan başka Tanrı yoktur!”

“Allâh” lâfz-ı celîli de, Tevhîd de, Kelime-i Şahâdet de, Ezân-ı Muhammedî de Türkçedir!

Yeryüzünde, herhâlde, “sâf dil”, yâni kelime hazînesi sâdece menşêindeki dilden türemiş kelimelerden müteşekkil olan, bünyesinde hiçbir ecnebî asıllı kelime barındırmıyan herhangi bir dil mevcûd değildir…

Dillerdeki bütün “hazmedilmiş ıktibâslar (emprunts assimilés)”, yâni herhangi bir dilin konuşurlarının tamâmı veyâ genişçe bir kesimi tarafından benimsenmiş, o dilin âhengine uyarlanmış (telâffuzu az-çok değiştirilmiş), üstelik kendisiyle tâbirler yapılmış, ata sözleri söylenmiş, çok def'a yeni mânâlar, hattâ aslına nisbetle zıd mânâlar yüklenmiş bütün ecnebî asıllı kelimeler artık o dilin öz malıdır, dilin dîğer kelimelerinden farksızdır, onun kelime hazînesinin âdetâ tapulu mallarıdır…

İlmî hakîkat böyleyken, bizdeki gibi, lûgatlerde kelimelerin karşısına “Arapça, Farsça, Fransızca” gibi işâretlerin konulması ve bütün bir Millete bunların ecnebî, yabancı kelimeler olduğunun öğretilmesi, ancak çok hâin bir zihniyetin tezâhürüdür. Alelâde bir lûgatte kelimelerin menşêini belirtmiye kat'iyen lüzûm yoktur. Mufassal lûgatlerde de bu bilgi, sâdece kelimenin mânâsının daha iyi kavranmasına veyâ aynı cezir yâhud kökten başka kelimelerin tanınmasına imkân verecek ise faydalıdır. Bunun ötesinde, bu bir ihtisâs işidir ve ihtisâs lûgatlerinin mevzûudur.

Meselâ “kelime, fikir, âlem, ilh…” “Arapça” kelimeler değil, sâdece “Arapça asıllı, Arapça menşêli”, “etimolojisi, iştikākı Arapça” kelimelerdir; bunların hepsi özbeöz Türkçedir…

Lisâniyât ve lûgaviyâta muvâfık olarak tertîb edilmiş, hâinâne gāyeler gütmiyen ecnebî lûgatlerde, Türkiye'deki “Devlet Dîni Kemalizm”in şablonlarıyle yazılmış lûgatlerdeki saçmalıklar görülmez.

Meselâ Fransızların en mûteber lûgati olan Le Petit Robert'de “alcool” kelimesine baktığınız zaman, bunun dîğerlerinden farksız Fransızca bir kelime olarak takdîm ve îzâh edildiğini görürsünüz. Kelimenin, parantez içindeki telâffuzundan hemen sonra, Fransız gramerine (kavâidine) muvâfık olarak, onun evvelâ cinsiyeti (“genre”) ve kelime çeşidi müzekker isim (“nom masculin”) olarak tasrîh edilmiştir. Bunun için kullanılırken “le” muayyen harfitârifini ve “un” gayr-i muayyen harfitârifini alacaktır. Bundan sonra, çerçeve içerisinde, kelimenin etimolojisi, yâni hangi asıldan, nasıl türediği, târihî seyr içinde hangi değişiklere mârûz kaldığının îzâhı vardır. Burada, kelimenin, Fransızcada ilk def'a 1586'da “alcohol” imlâsıyle kullanıldığı, onun da Latin simyâgerlerinin “alkohol” kelimesinden geldiği öğreniliyor. Bu berikinin aslı da, Arapça “al-kohl”, bizdeki kullanılışıyle “kuhl”dür. Kelimenin etimolojisi bu sûretle aydınlatıldıktan sonra, onun muhtelif mânâları îzâh ediliyor. Bunlar, meselâ “Dil Kurumu”nun uydurma ve derme-çatma lûgatindeki gibi değil, dört başı mâmûr (efrâdını câmi, ağyârını mânî) târiflerdir. Mânânın ve kelimenin o mânâya muvâfık olarak nasıl kullanılması lâzım geldiğinin iyi anlaşılması için, tamlama veyâ cümle hâlinde birçok misâl verilmiştir. Bunların bâzıları, meşhûr söyleyişler, bâzıları da mûteber muharrirlerden ıktibâs edilmiş cümleler veyâ cümle parçalarıdır. Ayrıca, şâyed mevcûdsa, o kelimeyle yapılmış tâbirler ve ata sözleri verilir. Dahası, hep kelimenin kullanılışı iyi öğrenilsin diye, aynı maddenin sonuna, müterâdif veyâ yakın mânâlı yâhud zıd mânâlı kelimeler de kaydedilir. 

Şimdi, siz bir Fransıza “alcool”ün Fransızca değil, Arapça olduğunu söyleseniz, kendinize güldürürsünüz… 

Bir dilde (hassaten büyük bir kültür dilinde), sâdece tek tek kelime hâlinde değil, bir kelime grubu, tâbir, hattâ cümle hâlinde de  pek çok hazmedilmiş ıktibâslar bulunur. Gāyet tabiî olarak bunlar da aynı hükme tâbidir; o dilin kelime hazînesine dâhildirler… Meselâ Türkçedeki “Bismillâhirrahmânirrahîm, Elhamdülillâh, Maâzallâh, Maatteessüf, Allâh-ü Ekber, Lâ ilâhe illâllâh, Fesübhânallâh” gibi kalıp hâlinde kullanılan tâbirler böyledir… Kezâ, her fırsatta tekrâr ettiğimiz ve son nefesimizde de o dudaklarımızdan dökülürken rûhumuzu Rabb'imize teslîm etmeyi niyâz ettiğimiz Kelime-i Şahâdet…

Buna mebnî, günde beş vakit Ezân-ı Muhammedî'yi dinliyen, onu namazlarında bizzât okuyan, böylece onu her gün def'alarca duyan, tekrâr eden, onun ne mânâya geldiğini gāyet iyi bilen bir Müslüman, hangi dili konuşursa konuşsun, onu da kendi diline mâl etmiş, dilinin kelime hazînesine katmış demekdir…  (Bu bahsi daha iyi kavramak için şu eserimize mürâcaât edilebilir: Türkçenin Istılâh Mes'elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil), Ankara: Kurtuba Yl., 2013, 15,5x24 cm, 570 s.)

Akşam'ın haberi: “40 bin kişi Ayasofya Câmii'nde Mevlûdu ve Türkçe Kur'ân'ı dinledi”

- A, 4 Şubat 1932 / 26 Ramazan 1350, Perşembe, üç sütûn üzerine resimli manşet haber, devâmı 2. sayfada: “Dün geceki dinî ihtifal… 40 bin kişi Ayasofya camiinde mevlûdu ve türkçe kur'anı dinledi.” […] Teravihden sonra camide kıpırdanacak yer kalmadı. Tam saat sekiz buçukta bütün hafızlar hep bir ağızdan Türkçe tekbire başladılar: Tanrı uludur, Tanrı uludur. / Tanrıdan başka Tanrı yoktur. / Tanrı uludur, Tanrı uludur. / Hamd ona mahsustur… Bu tekbirler[den,] meşhur eski Türk musikişinaslarından Itrî dedenin bestelediği makam üzerinden çekilen [bu] Tekbirlerden sonra Hafız Yaşar bey mevlûda başladı. […] Sonra Hafız Yaşar bey Mülk suresini okudular. Bundan sonra bütün hafızlar birer birer kur'andan türkçe olarak ayetler kıraat ettiler. […] Radyo dün gece dinî ihtifali her yerde vazıh bir surette vermiştir. Bunun için radyosu olan evler, kahvehaneler, pastahaneler, tayyare bayilerinin önü hıncahınç kalabalık olmuştur. […] …Alınan haberlere nazaran Anadolunun her tarafında da halk radyolar etrafına toplanarak Ayasofyada okunan mevlûdu huşu ile dinlemişlerdir.”

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA - TERCÜMEİHÂL

1967'den beri “A. Yasa” ve “Yesevîzâde” imzâlı kitap ve makalelerin müellifi araştırmacı-yazar, Hacettepe Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümünden Emekli Yrd. Doç. Dr.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  701222

-