10 NİSAN 2020 CUMA

Yesevîzâde Alparslan Yasa

MUSTAFA KEMÂL’İN HASTALIĞI, ÖLÜMÜ, CENÂZESİ 512

Yesevîzâde Alparslan Yasa

“Falih Rıfkı Atay'a,

“Dünkü ‘Ulus'taki yazınızı okudum. Dediğiniz doğrudur. Çünkü canlı şahitleri hâlâ bugün aramızda yaşamakta olan en yakın tarihimizin henüz unutulmamış bir sayfasının sadık ifadesidir.

“Evet ezanı ve tekbiri türkçeleştiren, başka hiç kimse değil, Atatürk'ün kendisidir. O bunu Türk tarih ve dil inkılâplariyle giriştiği derin emelli ve yüksek hedefli türkçeleşme ve kültürleşme hareketinin millî bir zarureti saydığı için, Hafız Sadettin, Hafız Kemal, Hafız Yaşar, Hafız Burhanettin ve arkadaşları gibi İstanbul'un en güzide yedi sanatkârından faydalanmayı düşünmüş ve Dr. Reşit Galip'i bu işe memur etmişti. Reşit Galip İstanbul'dan ayrıldıktan sonra, aynı vazifeyi bana verdi.

“Haftanın mutad bir gününde bu sanatkârlar Dolmabahçe Sarayında Türk Tarih Kurumu'nun küçük odasında gene toplandılar. Burada tekbiri koro halinde hep bir ağızdan türkçe okumayı birkaç kere tecrübe ettikten sonra, kendilerini hususî daireye, Atatürkün nezdine götürdüm. Fakat yolda muayede salonundan geçerken, türkçe tekbirin, bu muhteşem kubbe altında nasıl bir tesir yapacağını denemek aklıma geldi. O saatlerde, muayede salonunda, gelip geçenlerin yolunu aydınlatmak için yalnız birkaç ampul yanardı, ve heybetli bir loşluk vardı. Tekbiri bir kere daha hep bir ağızdan okumalarını rica ettim. Tesir harikulâde oldu.

“Önce ben girdim. Atatürk sofrada idi. Yanına yaklaşarak, yalnız kendinin işitebileceği yavaş bir sesle, muayede salonu hikâyesini anlattım ve dışarda bekliyorlar, dedim. Kendilerini sofrasına aldı ve iltifat etti. Bir saat kadar geçtikten sonra, ‘bu arkadaşlara sarayı gösterelim' dedi, ayağa kalktı. Muayede salonuna doğru yürüyordu.

“Salona girince, hiç beklemediğimiz bir sürprizle karşılaştık. Bütün avizeler yanmış, büyük salon en ihtişamlı manzarasını almış ve ortaya mükellef bir sofra kurulmuştu. Burada, Atatürk'ün emriyle, en güzel Türk sesleri, en güzel Türk melodisini, en güzel Türk diliyle okudular.

“Bu küçük, fakat mânası büyük tarihî hâdiseden sonra gelen Kadir Gecesi'nde [3 Şubat 1932 / 25 Ramazan 1350, Çarşamba], aynı sanatkâr hafızlar Ayasofya Camisinde vazifelendirildiler. Atatürk bana: ‘Sen git, bulun, gördüklerini bana anlatırsın' emrini verdi.

“Büyük mabet bu mukaddes gecenin ruhaniyeti içinde bir mahşeri andırıyordu. En sanatkâr hafızların iştirakiyle en ulvî mertebesini bulan teravih namazından sonra, türkçe tekbir, bu ilâhî hava içinde, müezzin mahfelinden yükseldi ve mabedin huşû verici kubbesinde dalgalana dalgalana, binbir akisle, ruhlara nüfuz etti. Türk halkı, Allahın sesini kendi diliyle duymaktan gaşyolmuştu.” (Hasan Cemil Çambel, Makaleler, Hâtıralar, Ankara: T. Tarih Kurumu Yl., 2011, 3. baskı –ilk baskı: 1964-, ss. 36-37; ayrıca Akşam, 10.2.1949, s. 2 ve Yeni Sabah, 10.2.1949, s. 3)

Çambel'in makālesinin son cümlesindeki “Allâh'ın sesi” tâbiri de, sakîm zihniyetlerinin bir tezâhürü olsa gerek…

Çambel hakkında, daha evvel, bir mıkdâr mâlûmât vermiştik… (Yeni Söz, 13.12.2018, Tef. No: 85; 3.3.2019, Tef. No: 164)

Bayur, Çambel'in şahâdetini de saptırıyor

Çambel'in Bayur'u tekzîb eden ve yukarıda naklettiğimiz şahâdetinin Ulus gazetesinde intişâr ettiği gün, Yeni Sabah muhâbiri, Bayur'dan bu husûsdaki mütâlâasını soruyor ve yalanlarını örtbas etmiye çalışan, mugālâtadan ibâret bir cevâb alıyor:

“Hasan Cemil Çambel, zâhiren Falih Rıfkı'nın iddiasını takviye ediyor, fakat hakikatte benim söylediğime geliyor. Çünkü onun anlattığı vakalar, yâni Atatürk'ün ezan meselesi ile iştigali, ölümünden 7, 8 yıl öncedir. Buna rağmen, ölünceye kadar, Türk ezanını mecburî kılan bir ceza çıkartmamıştır. Bu da gösteriyor ki böyle bir arzusu yokmuş. Şimdiki kanun İnönünün Cumhurbaşkanlığı ve Refik Saydamın Başbakanlığı zamanında çıkmıştır. Atatürk, ibadet meselelerine, bir de örtünme işine karışmamıştır. Örtünmenin de kültürün ilerlemesi sayesinde her gün azalacağına inanmıştır. Nasıl ki öyle oldu.” (Yeni Sabah, 10.2.1949, s. 3)

Efendisine senelerce hizmet etmiş ve nâil olduğu nîmetlere mukabil 10 cildlik bir Türk İnkılâbı Tarihi têlîf etmiş bu hakîkatsiz siyâsetçi ve müellif, bir paragraflık bir beyânâtda dahi kendi kendini tekzîb ediyor: Evvelâ “Atatürk'ün ezan meselesiyle iştigāl” ettiğini îtirâf ediyor, sonra da Efendisinin “ibadet meselesine karışmadığı” yalanını tekrâr ediyor…

Ve mes'eleyi saptırma tâbiyesi: “Türkçe Ezân” okunmasını mecbûrî kılan Cezâ Kānûnu hükmü, onun devrinde vaz'edilmemiş; bu iş İnönü ile Saydam'ın mârifeti imiş… Hâlbuki mes'elenin esâsı, “Türkçe Kur'ân  ve Ezân” tatbîkātıyle “Dîn İnkılâbı” Seferberliğini kimin başlattığı sorusudur ve o, tartışmanın bidâyetinde bu âşikâr vâkıayı inkâr etmişti… Üstelik,  buradaki beyânâtında bu vâkıayı evvelâ ikrâr, arkasından tekrâr inkâr ediyor…

Mustafa Kemâl, Cezâ Kānûnuna, bizzât hazırlayıp okuttuğu “Türkçe Ezân” için müeyyide koydurmamış… Koydurmamış ama, idârî tasarrufla bu tatbîkātı mecbûrî kılmış… Acabâ Dâhiliye Vekîli Şükrü Kaya, “Türkçe Ezân ve Tekbîr” husûsunda Diyânet İşleri Reîsi Rifat Börekçi'yi resmî yazıyle îkāz cesâretini kimden alıyordu? Cezâ Kānûnuna o müeyyide (hapis ve para cezâsı) ilâve edilmeden, senelerce, Sahîh Ezân okudu veyâ Uydurma Ezâna îtirâz etti diye işkence gören, hapishâneye atılan zavallı Mü'minlere bu ezâ kimin tâlîmâtıyle revâ görüldü? “Tek Adam”, 1 Şubat 1933'te, Bursa'nın Ulu Câmii'nde Muhammedî Ezân okundu diye nîçin gazâba geldi, eserine demir yumrukla sâhib çıktı ve onlarca Mü'minin ezîyet görmesine âmil oldu?

Ya şu örtünme, tesettür hakkındaki yalanına ne demeli? Tesettürlü hanımlar, 1920'lerden henüz birkaç sene evveline kadar bu totaliter düzende durmadan tahkîr ve mağdûr edilmediler mi? Mütesettire bir hanımın mêmur olması mümkün müydü? İlkden yükseğine kadar mekteblerde mütesettire bir muallime veyâ talebeye hayât hakkı var mıydı? 19 Mayıs gösterileri veyâ spor bahânesiyle kızları yarı çıplak kıyâfetlere icbâr etme tatbîkātını kim başlattı? Ya barlar, pavyonlar, gece klübleri, balolar, çıplak “artistler”le “Cumhûriyet”i tes'îd etmeler, gûyâ “güzellik” müsâbakaları, Sabataî Cemâatinin sînesinden çıkan ve “Dünyâ Güzellik Kraliçesi” yapılan Keriman Halis Ece'ye onca iltifât ve bu rezâleti an'aneleştirme, sokaklarda kadınların örtülerine tecâvüzler, gazetelerde iffetsizliği teşvîk neşriyâtı, sahnede kadınların bir zevk âleti hâline getirilmesi, “evlâdlık kızlar” rezâleti, iffet ve hayâ diye bir mes'elesi olmıyan Avrupa kıyâfet modasının mîyâr olması?

Yazık ki Memleketimiz bir buçuk asırdır bu tıynette insanların eline kalmıştır!

Ey Müslümanlar! Mübârek vatanımızı kimlere teslîm ettik? Biz Allâh'a nasıl hesâb vereceğiz?

20subat

4 Şubat 1949'da TBMM'de Sahîh Ezân Hâdisesi vukū bulmuş, her ikisi de fanatik birer Kemalist olan ve uzun seneler zarfında “Mutlak Şef”in hizmetinde çalışan Falih Rıfkı Atay ile Yusuf Hikmet Bayur arasında bu münâsebetle cereyân eden kalem münâkaşası, Cumhuriyet'te manşet olmuştu… (Bu iki şahsıyetten birincisi, CHP'nin nâşiriefkârı Ulus'un, ikincisi ise Millet Partisi'nin nâşiriefkârı Kudret'in Başmuharriri idi…) “Türkçe Kur'ân ve Ezân” ve daha şümûllü olarak Kemalist “Dîn İnkılâbı” Seferberliği bahsinde, Atay ve Çambel doğruyu söylüyor, onlarınkinden farklı siyâsî hesâblar peşinde koşan Bayur ise mugālâta yapıyor, âşikâr vâkıayı inkâr ediyordu…

 

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA - TERCÜMEİHÂL

1967'den beri “A. Yasa” ve “Yesevîzâde” imzâlı kitap ve makalelerin müellifi araştırmacı-yazar, Hacettepe Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümünden Emekli Yrd. Doç. Dr.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  273474

-