10 NİSAN 2020 CUMA

Yesevîzâde Alparslan Yasa

MUSTAFA KEMÂL’İN HASTALIĞI, ÖLÜMÜ, CENÂZESİ 517

Yesevîzâde Alparslan Yasa

“Hürmet-i Musâhara Âyeti”nin tercümesinin tazammun ettiği hakîkatler

Cemîl Saîd Meâlinin, Kazimirski'nin Fransızca Meâlinin tercümesi olmayıp bu ikincisinin, sâdece, Mütercimin istifâde ettiği birçok kaynaktan biri olduğuna dâir tesbîtimiz, “Hürmet-i Musâhara Âyeti”nin tercümesiyle de têyîd oluyor. Şöyle ki:

Hazırladığımız mukāyeseli tercüme cetvelinde, Cemîl Saîd'in, mezkûr Âyeti, doğrudan Kazimirski'nin Fransızca Meâlinden tercüme etmesi hâlinde ortaya çıkacak metni ayrı bir sütûnda gösterdik. Bizim tercümemizle Cemîl Saîd'in tercümesi arasında iki mühim fark bulunuyor:

Birincisi, Kazimirski, “vos femmes avec lesquelles vous auriez cohabité”, yâni “berâber oturduğunuz kadınlarınız” diyor… Bunun zımnî mânâsı “karı-koca hayâtı yaşadığınız kadınlarınız” demekse de, sahîh tercümede, mânâ, bu sûretle şerh edilerek verilmez; o, ancak bir hâşiyeyle tasrîh edilir. Cemîl Saîd ise, bu ibâreyi, Âyetin aslına daha sâdık ve Elmalılı ile Çantay'a mümâsil sûrette, “taht-ı nikâhınızda bulunmuş kadınlar” şeklinde tercüme etmiştir.

İkinci fark, birincisinden çok daha mühimdir: Zîrâ, Kazimirski, (Elmalılı'nın ifâdesiyle) “oğullarınızın halîleleri (zevceleri)” (ile evlenmeyiniz) meâlindeki kısmı, sehven, “les filles de vos fils”, yâni “oğullarınızın kızları” şeklinde tercüme ettiği hâlde, Cemîl Saîd, Âyetin aslına muvâfık sûrette, “oğullarınızın zevceleri” demiştir.

Cemîl Saîd, ancak ifâdesi müşkîl olan “illâ mâ kad selef” ibâresinin tercümesinde Kazimirski'den istifâde etmiş, lâkin onu da yanlış anlamıştır. Zîrâ, Cemîl Saîd'in “Lâkin bir emr-i vâkî olmuş ise” ifâdesi, Fransızca “S'il s'agit d'un fait accompli” ibâresinin mukābiliyse de, Kazimirski, böyle değil, “Si le fait est accompli” demiştir; ki bu da, “Şâyed bu, vâkî olmuş bir hâl ise” şeklinde tercüme edilebilir… Türkçedeki “emr-i vâkî” tâbiri, Fransızcadaki “le fait accompli”nin tercümesidir. Bu tâbir, böyle kalıp hâlinde, aynen Türkçedeki “emr-i vâkî” gibi kullanılır. Meselâ: “Il a dû s'incliner devant le fait accompli = Emr-i vâkîye boyun eğmek mecbûriyetinde kaldı”… Kezâ: “Il a été mis devant le fait accompli = Kendisine emr-i vâkî yapıldı”… (Fransızca misâller Le Petit Robert'den iktibâs edilmiştir.)

Cemîl Saîd, bahis mevzûu ibârenin Kazimirski'deki hâşiyesine dikkat etmiş olsaydı, böyle bir hatâya düşmezdi. Filhakîka, Kazimirski, “Si le fait est accompli” ibâresinin hâşiyesinde: “On ne devait pas toucher à ce qui était un fait accompli, et donner à la loi une force rétroactive = Olmuş bitmiş bir vâkıaya dokunmamak, kānûnu mâkabline şâmil kılmamak îcâb ediyordu” şeklinde îzâhat vererek yanlış anlamanın önüne geçmek istemiştir.

Bu ibâreyi, Elmalılı: “Geçen geçti.”, Çantay: “Ancak (câhiliyyet devrinde) geçen geçmiştir.” şeklinde tercüme ediyorlar. Bunlar ile Kazimirski'nin metni aynı mânâdadır: Mezkûr Âyetin hükmü, mâkabline şâmil değildir… Yalnız, Çantay, “Câhiliyet devrinde” demekle hatâ etmiştir. Medîne'de inzâl olan bu Sûrenin iki hemşirenin bir arada nikâhlanmasını tahrîm eden 23. Âyeti, hakîkatte, sâdece Câhiliyet devrinde değil, nüzûl târihinden evvel, Resûlullâh'ın Teblîğinin o âna kadarki devresinde vukū bulmuş hâlleri de şümûl hâricinde bırakıyor…

Cemîl Saîd'in “Türkçe Kur'ân”ında bu misâldeki gibi, isâbetsiz veyâ Türkçe noktainazarından kusûrlu birçok ifâde bulunuyor. Müftüoğlu Ahmed Hikmet Bey (1870 – 1927), 18 Teşrînievvel 1340 târihli Resimli Gazete'de, misâller zikrederek, onu bu cihetten tenkîd etmişti… (Türkiye'de 1920'li, 30'lu Senelerde Tercüme Faâliyeti isimli eserimizin -2018- 267-269. sayfalarına mürâcaât)

Kur'ânî Rûhun bir esâsı

Hürmet-i Musâhara Âyetinin son kısmındaki ilâhî hüküm, Medenî Hukūk Sisteminin de küllî kāideleri cümlesindendir. Şer'î Hukūk Sisteminde, bu ikinci hukūk sisteminde de cârî olduğu vechiyle, hukūkî emniyetin (“sécurité juridique”) bir îcâbı olarak, vaz'edilen yeni bir kānûn, (bilhassa cezâî hâllerde) ancak alâkalının lehine ise mâkabline şâmil olur… (Fransızcada bu kāideye “la non-rétroactivité des lois” denir…)

Şer'î hukūku, “1400 sene evvelki iptidâî hayâtın, hattâ çöl hayâtının kānûnu” gibi göstermek istiyen fanatik Kemalistler, şu vâkıa karşısında acabâ hicâb duyarlar mı?

Kaldı ki Mecelle'de, bunun gibi, Âyet-i Kerîmelerden ve Sahîh Hadîslerden istinbât edilmiş ve bütün hukūkî sistemin temeli olan 100 küllî kāide bulunuyor. Bunların içinde en şâyân-ı dikkat olanlarından biri, Cumhûrî Nizâmın temelidir:

 “Râiye veyâ tebaa üzerine tasarruf, maslâhata menûttur.” (58. Madde)

Kur'ânî Rûh budur ve o, İnsanlığa ilelebed rehberdir…

Mustafa Kemâl, Kur'ân-ı Kerîm'i gözüne karartmıştı

Velhâsıl, mezkûr Âyetin sonundaki ibâreyi “Lâkin bir emr-i vâkî olmuş ise” şeklinde tercüme etmek, yersizdir, mânâsızdır… Mustafa Kemâl, Kur'ân-ı Kerîm'i gözüne karartmamış olsaydı, bir Hakîkat adamı olsaydı, hemen Âyetin bu tercümesine hücûm edip Kitâbullâh'a galîz bir hakāret savurmak yerine, bu yersiz, mânâsız tercümeyi sorgular, “Bu ifâdenin burada ne işi var?” der ve başka Meâllere ve bilenlere mürâcaât ederdi… Hâlbuki o, Kur'ân-ı Hakîm'e ve Müslümanlığa karşı öylesine gayz duyuyordu ki her fırsatta onların bir kusûrunu arıyor ve doğru-yanlış demeden onlara mütemâdiyen hücûm ediyordu…

“Türkçe Kur'ân” tilâveti dalâletine âlet edilen Hâfızların aşağıda nakledeceğimiz şahâdetleri, onun bu zihniyet ve tavrına başka delîllerdir…

Mustafa Kemâl'in fikrince, “Türklerin dîni, tabîat” imiş!

 Hâfız Ali Rıza Sağlam'ın, maârif târihçisi Osman Ergin'in isteği üzerine kaleme aldığı birkaç sayfalık Hâtırât'ında, “Mutlak Şef”in, bir taraftan hâfızlara “Türkçe Kur'ân ve Tekbîr” tâlîmleri yaptırırken, dîğer taraftan, hiç çekinmeden, onlara İlhâdını beyân ettiği dikkati çekiyor… Bir Âyet-i Kerîmeye “hezeyân” diye hücûm eden müşârünileyh, ayrıca, “Türklerin dîninin tabîat olduğunu” iddiâ ediyor:

“Atatürk'ün Din ve Kur'ân hakkındaki kanaati benim anladığıma göre şudur: O diyordu ki:

‘- Türk bunun (Kur'ân'ın) arkasından koşuyor. Fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın! Evet, ben bilirim ki insan dinsiz olmaz. Fakat Türk'ün dini tabiattır. Bunu size münevversiniz diye söylüyorum.' ” (Ergin 1943: 1631; Cündioğlu 1998: 233'ten naklen)

Bu sözünde de, İlhâddan mâadâ, câmilerde hangi art niyetle “Türkçe Kur'ân” tilâvet ettirdiği âşikâr değil mi?

Zâten, daha evvel zikretmiş olduğumuz vechiyle, Kasım 1929'da Almanyalı Yahûdi muharrir Stefan Zweig'a verdiği mülâkatta da aynı iddiâda bulunmuştu:

  “- …Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü mahsûlât havaya tâbidir. Türk, yalnız tabîati takdîs eder.” (Yeni Söz, 26.12.2018, Tef. No: 98)

Hiç şüphesiz, onun bu iddiâsı hakîkate muvâfık bir tesbît değil, olmasını arzû ettiği hâldir… Mezkûr mülâkatın devâmındaki şu sözü, Türklerden ne beklediğinin, daha doğrusu bu mazlûm Milletin bir asırdır hangi dalâlete zorlandığının ifâdesidir:

“Takdîse lâyık olan, ancak cem'iyet-i beşeriyenin reîsi olan kimsedir!” (Yeni Söz, 27.12.2018, Tef. No: 99)

1_160

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA - TERCÜMEİHÂL

1967'den beri “A. Yasa” ve “Yesevîzâde” imzâlı kitap ve makalelerin müellifi araştırmacı-yazar, Hacettepe Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümünden Emekli Yrd. Doç. Dr.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  172140

-