9 ARALIK 2019 PAZARTESİ

Elif Sönmezışık

NOSTALJİ DEĞİL MÜHÜR 

Elif Sönmezışık

Bir şehrin kaderine tükenmek bilmeyen bir değişim dürtüsü ve dinamizm yazılmışsa, onda kutuplar ve hâller çeşitliliği aramak gerekir. Böyle şehirlerde birleşen çok sesli formlar ahenkli bir bütünlük oluşturabiliyorsa sevilir, hayran kalınır, üstüne methiyeler yazılır elbet; ama ya öyle olamıyorsa…

İşte böyle bir değişim ve devinim manzumesidir İstanbul ve yer yer çehresi öyle sık değişir ki yakın tarihli fotoğraflarıyla bile yabancılaşır ahalisi.

Bir değişim klasiği olarak İstanbul'dan söz etmek, bir mesele adına can alıcı söylemlerin aşırı tekrarlanmasıyla bıktırıcı bir hamaset tadı bırakıyorsa da, sokak sokak arşınladığınızda az bile söylendiğini düşünüp maruz kaldığı tarumarı ve aşınmışlığı dile getirecek çok az kelimemiz olmasına hayret duyabiliyorsunuz.

Yine de değişim meselesini yalnızca olumsuzluklar üzerinden yorumlayıp haksızlık etmemek gerekir. Zira İstanbul'u İslam eyleyen süreç, Allah'ı hatırlatan klasik İstanbul görünümü son şeklini alıncaya dek, tutarlı ve vadettiği maksadı aşmayan bir değişim devamlılığı ile mümkün olabilmişti.

Osmanlı, dünya tarihinde son âna kadar kritik ve vazgeçilmez bir konumlama ile yer alırken, İslam üzere kurduğu medeniyeti tüketme noktasına gelmişti. Bu telafisiz yıkım, ecdat yadigârı bir yapının yok edilişinden fazlasıydı. İlk devir Osmanlı yorumlarına yönelik kadir bilmez yaklaşımlar, sosyal ve kültürel hayatta hızla yayılıyor, normalleşiyordu.

Ecdadın imzalarını umursamayan telafisiz yıkımlar derken kast ettiğimiz, son Osmanlı devrinin geçmişini inkâr eden tutumlardır. Lale devrinde ilk etkileri görülen ve Tanzimat'la vazgeçilmezliğe dönüşen Batı üsluplu mimari anlayış, kendi devrinin imar ihtiyacından fazlasına hükmediyor ve daha eski eserlerin restorasyonunda da görülüyordu. Camilerin, türbelerin, çeşmelerin, sebillerin ve külliyeleri meydana getiren bütün unsurların devre göre yeniden yorumlanması düşüncesi, mevcudu bir tarihî değer olarak muhafaza etmek gibi elzem bir meseleyi de gericilik yaftasıyla öteliyordu.

1766 depreminde tek duvarı kalana dek yıkılan Fatih Camii ile büyük zarar gören Atik Ali Paşa Camii'nin bu değişimin bir parçası olması kaçınılmazdı. Çünkü bu türden yapıların temelden veya yarıdan fazlasının inşası, öncelikle teknik bir meseleydi. Fakat özellikle Tanzimat'tan sonra klasik dönem Osmanlı mimarisinin bazı nadide örneklerinin yıkılarak daha modern ve yüksek idari yapıların inşa edilmesi vandallık ve taklitçilikten başkası değildi. Bunun delili ise, her yıkılışın duyarlı ahalinin sert eleştirilerine maruz kalmasıydı. Lakin giden geri gelmiyor, yöneticiler ikna edilemiyordu.

Bütün bu karşı çıkışlara rağmen, Cumhuriyet devrinde yerine modern bir bina inşa edilen Sadâbâd Sarayı gibi her dönem farklı mimari üslupla inşa edilen yapılar da az değildi.

Cumhuriyet'le birlikte başkent kimliğini yitiren şehrin birçok yapısı kendi kaderine terk edildi. Dahası kimi yapılar, amaçları dışında kullanılır hale geldiler (Ayasofya Camii gibi). Fransız mimar Henri Prost'un unutulmaz “yıkıcı/yakıcı” hoyratlığı, bir neslin hafızalarında hâlâ canlı duruyor. Şehzadebaşı ve Fatih Camii külliyelerini bulvarla birbirinden ayırmak, büyük ölçekli yıkımlara dair en mühim misallerdendi.

Çok partili sistemin “özgür” yaklaşımı, bazı yapıların kaderini tümden değiştirdi. Asıl hizmet alanına geri döndürülenler olduğu gibi, bir daha geri dönememek üzere tarihe gömülenler bir çırpıda söylenemeyecek kadar çok. Ancak bu kayıplar görünmez bir yara olup, şehrin asıl kimliğini değiştiren yıkımlar Prost'un elinden çıkmaydı.

  1. yüzyılın başlangıcından itibaren panorama fotoğrafları sıklıkla farklı manzaralar arz ediyordu. Bunda 1950'li yıllarda yoğunlaşan ve 1960'larda doruğa ulaşan göç hareketinin etkisi büyüktü. İmar gayretiyle yeni şehirler eklenen İstanbul'un estetik cazibesi hızla azalırken Suriçi-Eyüp-Üsküdar İstanbul'unun “kentleşme”si durdurulamaz bir hâl almıştı.

1980'lerde çekilmiş bir İstanbul fotoğrafına bugün büyük ölçüde yabancı kalırız. Bu durum, yüz yıl ya da iki yüz yıl öncesine duyulan yabancılıktan çok daha hazindir. Dönüşüm denilen hadise, hangi şehrin kaderinde bunca gedik açmıştır bilinmez. Dünyanın gözbebeği iken, bütün dünya -ki bu yıkım müdahalelerini yüzde yüz yerli tırpanı olarak görmemek gerek- elbirliği ile bu dönüşümü normalleştirmek için çaba sarf ediyor. Kalkınma ile şehircilik restleşmesinde bir yanlış anlama olduğu kesin…

Ama dedik ya; değişim bu şehrin alın yazısı. Rüzgârın yönüne göre bazen güzellikler bazen de çirkinlikler getiriyor.

İstanbul yağmacılığının yukarıdaki çok kısa hikâyesindeki can acıtan detaylara rağmen, Üsküdar kıyısındaki Şemsipaşa Camii'nin şimdilerde durdurulan kıyı doldurma çalışmalarıyla kimliğinden uzaklaştırılması konusu, değer bilme adına camiyi unutulmaz bir emsale dönüştürdü. Üsküdar'ın kıyısını süsleyen bu nadide “Kuşkonmaz Camii”ne kuşlar konmasın diye, duyarlı insanlar seslerini yükselttiler. Geçmişle ister barışsın ister barışmasın, çoğumuzu bir noktada buluşturacak ve proje adına geri adım attıracak kadar güçlendi sesler. Bu da mirasımıza ısrarla sahip çıkmamız gerektiğini, yeterince ısrarcı olduğumuzda asıl olanın surete dönüşmesine engel olabileceğimizi düşündürdü.

Şehirler, devir-devran mahsulüdür elbet. Eskiyi iğdiş etmeden, ecdat kimliğine dokunmadan modern dilde yeni bir şehir inşası mümkündür. Kadimin nadide temsillerini rahatsız etmek de bir edep meselesidir. Zira itirazdan maksat iki satır nostaljik tat yakalamak değil, Osmanlı mühürlerinin en değerlilerinden birine sahip çıkmaktır.

Ve Batı kanadının hoşuna gitmeyen başka bir hadise oldu; Kadir Gecesi'nde Ayasofya Camii'nin içinde ezan okundu. İslam'a adanmış bu kutlu mabedin aslına rücu edişi için en kıdemli adımdı bu. Yüreğimizi serinletti.

Böylece Ramazan, İstanbul adına gözle görülür iki hayırla buluşturdu bizi. Biz de onunla, özlemek ve yolunu gözlemek için bir kez daha vedalaştık.

Filistinli yazar Salma Jayyusu ne doğru söylemiş: “İstanbul! İnsanlık tarihinin en acımasız savaşları ve fakat en muhteşem ödülü.”

Bayramınız mübarek olsun…

 

 

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  311971

-