8 NİSAN 2020 ÇARŞAMBA

Altan Çetin

ÖMER SEYFETTİN İLE MÜSTAKBELE BAKMAK

Altan Çetin

Ömer Seyfettin İle Müstakbele Bakmak

Kenan Bey Türklüğe, yani medeniyetsizliğe karşı olan garazı Avrupalılara, onların adetlerine, ananelerine, terbiyelerine, cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliği ile tanınmaktadır…

Türkler geçen yüzyılın başında devletlerini ve milletin müstakbelini kurtarmak için cihan hâkimiyeti mefkûrelerinin dini ve insani unsurlarını İslamcılık ve Osmanlıcık yaklaşımlarıyla muhafaza edemeyeceklerini fark ettiklerinde, nihayet son unsur olan asırlardır milli kimliği gösteren lafız (Türk) ve buna bağlı unsurlara istinat ile geleceği düşünmeye başladılar. Bu, zaman ruhunun muktezası ve vaki gerçeklerin onları getirdiği bir çizgiydi. Türk cihan hâkimiyetinin diğer unsurları artık milli olanın içinden ifade edilecekti. Din ve insanlık davasına dairler bu millete müstenit kültür kavramları çerçevesinden söz konusu edilecektir. Tıpkı daha önce dini çerçeve içerisinden milli ve insani olanı dile getirmeleri gibi. Meseleye buradan bakmanın pek çok manasız tartışmayı ve yersiz münakaşayı sona erdireceğini düşünüyoruz. Bu manada devlet ve millet hayatımız geleceğini cihan hâkimiyeti mefkûresinin hangi unsurunda görürse diğer unsurlar millete ve insanlığa buradan ifade edilecektir. İşte bu devrede Ziya Gökalp milleti; “Dilce, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümre” olarak tanımlayarak bahsettiğimiz mefkûreyi gösteren bir millet tanımını ortaya koydu. Terbiye ve ahlak birlikteliği olan dil ve din birliği içindeki topluluk tanımı, bizce, insan türü için ortaya konulmuş ne nazik ve değerli millet tarifi ve yaklaşımlarından biridir. Bahsettiğimizin hamasi bir tespit olmayıp gerçeklik olduğunu gösteren bu tarif diğer bir büyük düşünce aydınlığı Ömer Seyfettin tarafından da ortaya konuldu. İşte bu devrin diğer bir fikir adamı Ömer Seyfettin 1914'de yazdığı Yarınki Tûran Devleti makalesinde milleti şu şekilde tanımladı: “Millet: bir lisan konuşan, bir din, bir terbiye, bir maarifle birbirine merbut (bağlı) insanların mevcududur.”( Ömer Seyfettin, “Yarınki Tûran Devleti”, Bütün Eserleri 16 Türklük Üzerine Yazılar, (Hazırlayan: Muzaffer Uyguner), Bilgi Yayınevi, Ankara 1993, s.69). Bu tanımlar bize kültür, maarif ve eğitim davasının millet için ne kadar hayati bir yerde durduğunu çok açık gösterirken, ırkçılık ile suçlanan bu nesle nasıl haksızlık edildiğini de yoruma gerek bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Bu hususu önemsememek, koronadan daha feci bir akıbete yol açar ki, bu şartlarda dünyada kurulacak herhangi bir düzenin karşısında da bağışıklığımızın olamayacağını da ifadeye bile gerek yoktur. Asıl tehdit “milli” eğitemediğimiz nesillerdir. İşte bu iki büyük düşünce adamımızın Osmanlı'nın son bulacağı ve yeni bir geleceğin aşikâr olduğu görülen devirlerde, milli varlığı muhafaza için, cihan hâkimiyeti mefkûremizin milli, dini ve insani taraflarını içeren bu millet tanımıyla Türkler müstakbele yürüdüler.

Bu dönem bir arayış ve batı ile yaşanan kavgalı maşukiyet ilişkisinin bazı Türklerin kafasında karışıklıklar oluşturduğu bir devirdir. Bu meyanda Ömer Seyfettin Türklük Mefkûresi makalesinde devrin manzarasına fikri bakış şu şekildedir: “Gel zaman, git zaman “Tanzimat” ilân olunuyor. Yeniden açılan mekteplerde çocuklara, milletleri ve milliyetleri hakkında vazifeleri öğretilmiyor. Sonra o milliyetsiz ve yalnız hükümete memur yetiştirilen mekteplerden çıkan çocukların hepsi milliyetlerini inkâr ediyorlar. Hürriyet ilân olunduğu zaman her millet lisanıyla, edebiyatıyla, müesseseleriyle, mektepleriyle meydana çıkıyor. Fakat görülüyor ki adetleri en çok olduğuna inat, Türkler meydanda yok!...( Ömer Seyfettin, “Türklük Mefkûresi”, Türklük Üzerine Yazılar, s. 86.) Peyami Safa'nın Mahşer ve Biz İnsanlar romanlarında da dokunulan bu husus Türk'ün var olma davasının esasında yer alan kimlik ve şahsiyet meselemizi ortaya koyar. Milli eğitimsiz bir milletin varlığı meydanda olmayacaktır! Türk olmanın bir gerilik ve gericilik olması ile Türk olarak var olma arasında vaki gerilim hala milli kimliğimizi ve milliyetçiliğimizi ifade de söz konusu bir garabet olarak yaşanmaktadır. Türk demek nedense? “modernleşmeci ve uygarlaşmacı ulusal kafamız” tarafından yadsınmaktadır. Hatta faşizm ile aynı hizaya konulduğu da vakidir. İşte Ömer Seyfettin bu durumu Primo Türk hikâyesinde ele alırken meseleye Kenan Bey üzerinden bir yabancılaşma ve kendini hatırlama çatışması üzerinden yaklaşır. Burada ikiye bölünmüşlüğün dikotomisini görmek de kabildir: Kenan Bey Türklüğe, yani medeniyetsizliğe karşı olan garazı Avrupalılara, onların adetlerine, ananelerine, terbiyelerine, cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliği ile tanınmaktadır. Nazik ve şendir. savaşa tamamen karşıdır. İşte bu gece Kemal Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri, gördükleri gazetelerde okuduklarının etkisindedir. Son derece rahatsızdır. Çünkü savaş çıkmıştır. İtalya Trablus'a saldırmıştır. Hayran olduğu, insaniyet hizmet ettiğine inandığı Avrupalıların önceden önem vermediği hatta bazen çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmektedir. İlk Fransa'yı hatırlar. Daima fazilete, insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika'yı kana boyamakta, masum, silahsız insanları öldürmekte onları esir edip hayatlarını, ruhlarını zapt etmektedir. Daha sonra İngiliz'leri düşünür ve İspanyol'ları, Almanları hatta Belçika ve Portekiz'lileri en sonunda da İtalyan'ları düşünür. Hepsi aynıdır. Kenan Bey yıllarca ruhunu zapt eden bu toplumun, Avrupalıların naçiz bir kulu, hizmetçisi olduğunu düşündükçe kahrolmaktadır. Düne gelinceye kadar kendisine bile Türküm demeye sıkıldığını ve bu memlekette kendisi gibi tarihinin büyüklüğünü, mazisinin şerefini, dedelerinin şanını bilmeyen, inkâr eden, milliyetinden uzak ve hatta utanan ne kadar Avrupalılaşmış renksiz olduğunu düşünerek yürür. Evine gitme düşüncesinden uzaktır. (Ömer Seyfettin, Primo Türk) Kendimizi hatırlamak için illa bir darbe, travma veya felakete mi muhtacız? Korona sonrası dünya düzeninin felaket tellaları suret-i haktan konuşmalarında nedense sistemi tanıtmakta lakin buna karşı ne yapılacağına dair tek söz etmemektedirler! Bu, akla siz hangi taraftansınız sorusunu da getiriyor.

Ömer Seyfettin'in yukarıdaki satırlarda yaşanan ikilem bağlamında “millî kimlik” meselesini ele alışı, ilk olarak dil çalışmalarında görülür. Genç Kalemler'de yazdığı yeni lisan makaleleri, millet olabilmenin esasında dil meselesini, ortaya koyar. “‘Yeni Lisan' hareketi içinde ‘millî benliğe dönüş' temini tarihsellik bağlamında ele alan Ömer Seyfettin'in hikâyeleri, bu hareketin toplumsal düzlemdeki paradigması niteliğindedir. Özellikle ideal insan tipinin ve ideal devlet düzeninin tarihsel bellekten ve millî toplumsal kültürden uzaklaşılmadan kurulabileceği düşüncesi, Ömer Seyfettin'in hikâyelerinde millî duygular çerçevesinde yansıtılan bir durumdur. Milliyetçi söylemi, millî kimlikler bağlamında ele alan Ömer Seyfettin, gelenek ve kültürel bellek arasında kurduğu bağ sayesinde kahramanlarına millî toplumsal değerleri tarih aracılığıyla hatırlatır. Balkan savaşlarının ve azınlıkların ayaklanmalarının etkisiyle ortaya çıkan Türkçülük akımı, edebi atmosferde de yansımasını bulur. Ömer Seyfettin'in hikâyelerinde, Türk milletinin millî bilinç kazanması, sadece sosyal çerçevede değil, aynı zamanda siyasi ve tarihsel çerçevede ele alınır. (Beyhan Kanter, Ömer Seyfettin Hikâyelerinin Kurucu Unsurları: Tarih Ve Dil, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, S. 10, Temmuz-Aralık 2013)” Ömer Seyfettin bu çerçevede Türkün mukadderatı için kaleme sarılmış ve müstakbelin mücadelesini tarih, dil ve edebiyat üzerinden Türk çocuklarına İncili Kaftan gibi hikâyelerinden anlatmaya çalışır.

Ulaşmak istediğini, anlatmak arzu ettiğini, hasıl olması gereken şuuru Primo Türk hikâyesinde Türk baba ve İtalyan annenin çocuğu Primoda sembolize edilen Türklükle Avrupa arasında sıkışan çocuğun kendisini ve şahsiyetini tanıyarak/hatırlayarak ifade etmesi gerçeğinde ortaya koyar: “…Primo ellerini kalçalarına dayar, heyecanlı tavrıyla annesini ve babasını süzer ve gayet bozuk bir Türkçe ile ‘Ben. Turko çoçuk. Ben yok İtalyano.. Ben burda… Ben çoçuk Türk.' diye haykırır. Grazia hayret ve teessüründen masanın yanındaki sandalyeye yığılır. Kenan Bey gözlerine ve kulaklarına inanamamaktadır. Primo sonra seri bir hareketle kenardaki hasır sandalyeyi kaparak kanepeye fırlar ve şiddetle Victor Emmanuel'in resmine vurarak onu parçalar. Kenan Bey sevinçli ve şuursuz bir şekilde ayağa kalkar, kanepenin üzerinde, yükseklerden kendisine bakan bu Türk çocuğunu kucaklar onu göğsüne bastırır alnından öper, öper. (Ömer Seyfettin, Primo Türk)”

Bir asır önce Türk, namusunu kurtarıp devletini yenileyerek yoluna devam etti. Cihan hâkimiyeti mefkûresindeki insanlığın haysiyetine sahip çıkma mefkûresini elinden geldiğince, zaman ve zemin eman verdikçe yapmaya çalıştı. Bugün küreselleşen çağda bir kere daha kimlik ve millet kavramları “marka” modalar altında yozlaşarak sanal bir kafes içerisinde millet çocuklarının Primo gibi diline ve kendine yabancı kalma tehlikesi vardır. Son yaşanan koronaviriüs üzerinden yapılan spekülasyonlar da bile görüleceği üzere milli, dini ve insani değerler yeni bir tehdit ile karşı karşıyadır. Bunlar yeni bir dikotomi(=ikilem) ve çatışmanın zemininde sanal bir kafes içinde Türklerin dünyasını içeriden ve dışarıdan sıkıştıracak gibidir. Bir asır öncenin Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin'in yaşadığı şartlara verdiği mukabele, müdafaa ve muhafaza çabası bugün her defasında yeniden hatırlanmayı, okunmayı ve düşünülmeyi hak etmesi yanında yeni dönem şartlarında aydınlarımızın dini, milli ve insani gerçeklerimizi yeni bir lisan, edebiyat ve fikriyat ile millete ve insanlığa söylemesi de bir milli mesuliyet olarak ortada durmaktadır. İşte Türkler için müstakbelin en önemli kızıl elmasının naçizane bu olduğunu düşünmekteyiz. Cihan hâkimiyeti mefkûremizin esaslarını geleceğe en uygun kavram ve mefhumlarla millete ve insanlığa anlatmak gereği sadece kültürümüze ve medeniyetimize değil insanlığa karşı da borcumuzdur.

Onlar ileri bakarak yürüdüler…

Ben Turko çoçuk. Ben yok İtalyano..

Vesselam.

ALTAN ÇETİN - TERCÜMEİHÂL

ALTAN ÇETİN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  015690

-