21 TEMMUZ 2017 CUMA

OSMANLI’DA BÜYÜK BİR HEDEF, İNANÇ VE ORTAK HAYAT BİRLİĞİ VARDI (2)

‘Şehre yürüyelim batı yıkılacak’ sözünü şiar edinen Lütfi Bergen, yıllardır kaleme aldığı yazılarda kentleşmeyle mücadele etmiştir. Şehircilikten kentleşmeye geçişin beraberinde ahlaki çöküntüyü ve sefaleti getirdiğini söyleyen Bergen, şehirciliğin İslam’ın ve insanın muhtevasına uygun bir yapılaşma olduğu dile getiriyor.


OSMANLI’DA BÜYÜK BİR HEDEF, İNANÇ VE ORTAK HAYAT BİRLİĞİ VARDI (2)

Şule Bilge Özkeçeci

Bu konuda kaleme aldığı sayısız yazısı ve kitapları bulunan yazarımız ‘Milli Görüş İle Altı Ders ve ‘Umrandan Medeniyete' isimli iki yeni kitabı Yazıgen Yayıncılık tarafından okucuyla buluştu.

Lütfi Bergen ile iki yeni kitabına dair yaptığımız mülakatı sunuyoruz. Şimdiden iyi okumalar.

Büyük refah ve bilgi toplumlarının bilgisi depreme karşı çözüm üretse de kendi afetini kendi bağrında taşıyor. Birleşmiş Milletlerin hazırladığı rapora göre dünyada her yıl 1 milyon 300 bir kişi trafik kazalarında ölürken, 50 milyon insan da yaralanıyor! Örneğin Çin'de trafik kazalarında her yıl 220 bin kişi can veriyor. ABD'de 200 bin; Hindistan'da 196 bin; Rusya ve Brezilya'da 35'er bin, Mısır'da 22 bin ölümlü trafik kazası yaşanıyor.

Türkiye'de ise yıllık ortalama 4 bin düzeyindedir. Dolayısıyla bir toplumu afetlerden koruyacak şey, bilgi, teknoloji, ilerleme, kalkınma gibi kavramların inşa ettiği değerler değildir.
İnsanın “dünyaya tutunma bilgisi” “umran”la yani “imar etme”, “mimarî” gibi disiplinlerle ilgilidir. Biz, “dünyada adaletle olmak=halifetu'l arz bilgisi”ne işaret ederek “adalet”, “ahlâk” gibi disiplinlerle Batılı bilgiden ayrılmalıyız.
“Önce ahlâk ve maneviyat” söylemi, otomobil üretmeyi de hedeflemektedir. Ancak bu imalatın topluma getirdiği fayda yılda 4 bin ve dört yılda 16 bin kişinin ölümüne sebebiyet vermektedir. Bu sayı, Gölcük Depremi'nde kaybettiğimiz can sayısına denktir.

Allah Hz. Âdem'i yaratacağını meleklere açıkladığında onlar “kan dökecek birini mi yaratacaksın” diyerek itiraz etmişti. Allah ise Âdem'in bilgisinin buna (kan dökücülük) yol açmayacağını beyan etti. Bu durumda kendisine isimlerin, dillerin öğretildiği Âdem'in, bugün umran/uygarlık savunucularının ürettiği bu bilgiyi “kan dökücü” sayacağı açıktır.

Zülkarneyn, kendisine gönderildiği toplumu Yecüc-Mecüc'ün şiddetinden korumuş, kan dökülmesini engellemiş ve demir dağların ardında saklamıştı. Zülkarneyn kıssasıyla irtibatını sağlayan bir fikir sanayi meselesini yeniden anlamlandırabilir. Hz. Nuh (as) da bir “sanayi” tasavvuru kuruyor. Fakat bunun terakki-refah ideolojisiyle irtibatı bulunmuyor.

Dünyanın boğazını sıkan kapitalizm

Ele aldığınız ana konulardan biri kapitalizm. Siz kapitalizmi bir din olarak kabul ediyor ve tekasür ile eş değer görüyorsunuz. Tekasür genel olarak çokluk ve çoklukla övünmek olarak tanımlanıyor, siz dünyanın boğazını sıkan, tekelci kapitalizm ile tekasürü hangi manada özdeşleştiriyorsunuz?

Kapitalizm üzerine bir tartışma var: Nasıl ve ne zaman doğdu? Bu sorunun cevabını endüstriyel gelişimle veriyorlar. Teoriye göre –ki bunda Marksistler büyük rol sahibidir- kapitalizm Batı'da “Endüstri Devrimi” denen şeyin sonucudur. Yani insanlık ilerliyordu, ilerlemenin bir aşamasında kapitalizm ortaya çıktı. Sermayenin birikimi “emek sömürüsü”dür hikâyesini uydurdular. Batı'nın üst sınıfları (Kral-Soylular, Kilise, Lordlar-Şövalyeler) burjuva devrimini ilerici gösteren bu tarih okumasını ödüllendirmiştir bana göre. Çünkü bu hikâye “Avrupa içi emek sömürüsü” çarpıtmasıyla Batı'nın Batı-dışı toplumlara uyguladığı soykırımı, katliamları, kaynakların çalınmasını kısaca sömürgeciliği ve emperyalizmi örtmektedir.

Teknolojinin Batı dışına aktarılması, biraz da Batı'nın önceki cinayet, katliam ve hırsızlıklarını maskelemeyi hedefliyor. Böylece, “işte siz de tarihin yürüyüşüne katılmak üzeresiniz” diyorlar. Kırsal hayatı çözerek kentleşmeyi öneriyorlar. İşçi sınıfının doğuşu ile tarihimiz Batı'nın tarihine eklemleniyor.

Bu tarih dizimine karşı çıktım. Kapitalizm, 17-18. yüzyılda üretim modelini enerjinin sırasıyla emek sömürüsü, kömür ve elektrikten elde edilmesiyle yapılandırdı. Şimdi doğalgaz ve nükleer enerjiye geçti ve imalat emeğini de robotlaştırdı. Bu değişim bile ilerleyen tarih dizimini kutsamaktadır. “Batı, bilgi ve teknolojiyle Batı-dışından üstündür” iması içermektedir. Batı'nın günümüzdeki üstün görüntüsünün, geçmişteki gibi soykırım ve hırsızlıktan kaynaklandığını söylüyorum.

Bunu ifade edebileceğim kavram “tekasür”, yani çoklukla övünme. Fakat bu övünmenin gerçekliğe kavuşturulması gerekir. Batı, sömürgecilikle çokluğu elde ettikten sonra Batı-dışını kendi üretim biçimleri gereğince yaşama hakkını ellerinden aldı. Bir yerde şöyle yazmıştım: “Batı dışı dinler Batı'nın önündeki iktisadi engellerdir.

“İnek kutsaldır” inancı Batı kapitalizmini ve Kilisesini rahatsız eden bir üretim biçimi oluşturuyor. Çünkü ineğin kutsallaşması Batı'nın kent-sanayi üretim ilişkilerini bozar.”

Kapitalizmi “din” olarak görüyorum. Kilise bir bankadır. Daha Protestanlık zuhur etmemişken Kilise, lortlara faizli kredi veriyordu. Sermayeyi biriktirmeyi, kendisine inananların mallarını Kilise'ye bağışlamalarını sağlayacak bir teolojiyle başardılar. Kilise inananlara diyordu ki “servet edinmeyin (Kiliseye verin-Yani İsa'ya).” Sermaye büyüyordu. Batı Hıristiyanlığı, manastır hayatını kaybetmeden önce İsa'ya çok yakındır. Çünkü manastır, inananlardan servetlerini istemez; fakirler manastırda birlikte üretir ve birlikte sarf ederler. Kapitalizm, manastırı restore etti, onun şeklini, ruhanîlerini insanlığın üstünde parazitleşecek şekilde dizayn etti. Kapitalizm, Weber'in izahında zaten dinî bir tasavvurdan çıktığına göre benim “kapitalizm bir dindir” ifadem boşlukta değildir. Weber'in “Protestan Kapitalizmi” hakkında yazdıklarına karşılık “Katolik Kapitalizm”den bahsetmiş olduk.
Kapitalizmi endüstri devriminin neticesi sayan veya “Protestan Ahlâkı”na ilişkin bir “ruh” ile izah eden Batılı paradigmayı “tekasür” kavramı ile aşmak istedim. Bununla Kabil'den beri gelen “çokluk”, “yığmacılık”, “kardeşliği bozma” gibi münker, bağy, cürm hallerine işaret etmeyi hedefledik. Kapitalizm, “tekasür” terimiyle ifade edilince bir dönemin ve proletaryanın yıkmak istediği düzenin adı olmaktan çıkacaktı. Tarihsel olarak geriye çekilebilecek ve insan nefsinin kötülüğü emreden varlığından doğduğu fark edilecekti. Bu, Kur'an'da bahçe sahiplerinin fakirleri görmezden gelen inkârlarını kavramamızı sağlayacaktı. Karun'un çokluk avuntusuyla Firavun'un İsrailoğulları'na uyguladığı emek sömürüsü aynı kapsamda ele alınabilecekti.

İslam dünyasının yeni model ihtiyacı

Batı medeniyetinde doğan kapitalizmin kendi bünyesinde sağlam temelleri var. Kapitalizm, kökenlerini kilisenin geliştirmiş olduğu bir sistemi devralıyor. Bizim tarihimizde ise böyle bir ekonomik sistem yok. İslâm toplumlarında daimi olarak tatbik edilen iktisadî bir model yok sanırım. Her dönem kendi şartları ve ihtiyaçları çerçevesinde ayrı bir model mi üretmeli?
İslâm Akdeniz'e çıktığında Batı toplumları ticaretten koptu ve feodalizme yakalandı. İslâm İstanbul'u fethettiğinde ise Batı'da yeni bir ekonomik programa geçildi. 1492 sonrası süreçte Protestanlık, Reform hareketi 1529'da doğdu. Batı'da da daimi uygulanan bir iktisadî sistem bulunmuyor. Batı'nın anladığı manada kapitalizm önce Avrupa Kilise imparatorluğunu parçaladı, Hanedan imparatorluklar çıkardı: İngiltere, Fransa, Hollanda gibi. Ardından ulus devletler geldi. Sonra ulus-devletlerarası ideolojik paktlar kurdu. Sovyetlerin Dağılması (1991) sonrasındaki kapitalizm güvenlik ve işbirliği anlaşmalarıyla ABD'yi dışarıda tutacak “Birleşik Avrupa”yı denedi. Şimdi de bölgesel paktlar çatışmasını, aslında Atlantik & Pasifik veya Batı & Doğu ayrışmasını deniyor.

İslâm'ın bir din olarak yayılışıyla “İslâm Toplumları” kavramının kuşattığı nüfus genişliyor. Müslümanlar bireysel anlamda dinlerini araştırıp kendilerine yön çizebiliyor. Toplumsal anlamda bunu yapabilmek için buna kafa yoracak zümrenin çıkması gerekir. Bizde bir ekonomik sistem var. Bu sistem olmasaydı Horasan'dan gelen fütüvvet toplulukları Bizans topraklarında nasıl yurt tutacaktı? Fütüvvet-Ahî topluluklarının Haçlı orduları, Moğol istilası, Bizans baskısı, Selçuklu Bey kavgaları altında kalmasına rağmen varlıklarını sürdürmeleri bir modelin bulunduğunu gösterir.

Kapitalizmin ilacı‘bir lokma-bir hırka'

“Kapitalizme sadece İslâm direnebilir.” diyorsunuz. Siz İslam toplumlarında kapitalizme direnme eğilimi görüyor musunuz?
İslâm direnebilir, ama bu İslâm, “biz” miyiz? Kur'an'ın vaadi var: “Sizden kim dininden dönerse, o zaman Allah onun yerine (başka) bir kavim getirecektir öyle ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler” (5 Maide 54). İsa (as) şöyle diyordu: “Hem parayı, hem Tanrı'yı sevemezsiniz.” Bu model Anadolu'da fütüvvet hareketi, fütüvvet marifeti olarak tatbik edildi. Bu bir şehir hareketidir. Şehir şu demektir: Kimse kimseyi garibliğe terk etmeyecek; çünkü gariblikte kardaşız. Şehir, toplumsal olarak sefer halinde olmak demektir. Sofraya davet etmektir. Sofraya oturana ekmeğin, aşın nerede diye sorulmaz. Lokmaya rıza verenler, sofraya inen maidenin tadına varırlar.

Kapitalizm, “bir lokma-bir hırka” ile alt edilebilir. Bunu dünyadan el-etek çekmek zannediyorlar. Oysa bir lokma-bir hırka'nın kültürümüzde yeri de vardır. “Pişmaniye” dediğimiz yiyecek bu çerağın sırrına bağlıdır. Pişmaniye: helva-i peşm, demektir. Helva Hz. Cebrail tarafından Cennetten indirildi. Hz. Âdem'e yedirildi. Peşm: sof-yün demektir: hırkadır. Hz. Cebrail, Hz. Âdem'in belini bağladı, hırka giydirdi. Fütüvvet'in başlangıcı buradadır. Pişmaniye: “yün gibi helva” demektir. Bir lokma-bir hırka; Hz. Âdem'den Hz. Peygamber'e bir silsileyle geldi. En son Hz. Ali'ye emanet edilmiştir. Horasan Erenleri Anadolu'ya bu alametlerle geldi: Elifî Taç, Hırka, Çırağ (kandil), sofra, âlem (sancak), seccade.

Anadolu, “bir lokma-bir hırka” ile yürüyen Horasan erenlerinin çerağı ile Bizans'a karşı durdu. Kapitalizme “yort savul” diyecek olan marifet bu çerağın uyanmasıyla bu toprakları yeniden şenlendirecektir.

Yorum Yaz

  907262