26 ŞUBAT 2017 PAZAR

OSMANLI’DA BÜYÜK BİR HEDEF, İNANÇ VE ORTAK HAYAT BİRLİĞİ VARDI (3)

‘Şehre yürüyelim batı yıkılacak’ sözünü şiar edinen Lütfi Bergen, yıllardır kaleme aldığı yazılarda kentleşmeyle mücadele etmiştir. Şehircilikten kentleşmeye geçişin beraberinde ahlaki çöküntüyü ve sefaleti getirdiğini söyleyen Bergen, şehirciliğin İslam’ın ve insanın muhtevasına uygun bir yapılaşma olduğu dile getiriyor. Bu konuda kaleme aldığı sayısız yazısı ve kitapları bulunan yazarımız ‘Milli Görüş İle Altı Ders ve ‘Umrandan Medeniyete’ isimli iki yeni kitabı Yazıgen Yayıncılık tarafından okucuyla buluştu. Lütfi Bergen ile iki yeni kitabına dair yaptığımız mülakatı sunuyoruz.


OSMANLI’DA BÜYÜK BİR HEDEF, İNANÇ VE ORTAK HAYAT BİRLİĞİ VARDI (3)

Şule Bilge Özkeçeci

Şimdiden iyi okumalar.

Günümüz mahafazakârları hallerinden memnun

Günümüzün “muhafazakâr” ve “dindar” olarak nitelenen kesimleri tüketim kültüründen ve kapitalist yayılmadan şikâyetçi görünmüyor. Bahsettiğiniz üzere, “Günümüzün apartman hayatında aileler, ağılda bölmelerine ayrılan koyunlar gibi yaşıyorlar.” Ömürlerini ipotek ederek 1+1 kutulara talip oluyorlar. Gönüllü teslimiyet'i de dikkate alırsak hayatın anlamlandırılma krizinden bahsedilebilir mi?

Tarım toplumundan kurtulma büyülenmesi bu. Bir de kent rantından pay koparma kavgası. İki yöneliş de hayata maişet/geçim değerlerini kaybederek nazar etmekten geliyor. “Yeryüzü cenneti” düşü de diyebiliriz.

Müslüman aydınlar Batı'nın üretim biçimini ve bazı merkezlerdeki kentsel yapılanmasını model gördüler. Oysa Batı'da nüfusun tamamı Londra, Paris, New York gibi kentlerde yaşamıyor. Ayrıca örneğin New York 8,5 milyon nüfuslu bir kenttir. Almanya'nın en büyük kentlerinden Berlin'in nüfusu 4 milyon civarındadır. İstanbul'un nüfusu ise 2 adet Yunanistan büyüklüğünde. Almanya, toplam nüfusu bakımından Türkiye ile aynı büyüklükte iken yüzölçümü bakımından Türkiye'den küçük. Buna rağmen coğrafyaya yayılmış nüfus dağılımı siyaseti uyguluyor.

ABD'de Los Angeles'in nüfusu Ankara'dan düşüktür. O filmlere konu olan Las Vegas'ın nüfusu Keçiören'den daha az. ABD'nin nüfusu yaklaşık 320 milyon. Türkiye'nin dört katı. Almanya'da Münih'in nüfusu 1,5 milyona varmıyor. Bizde sadece Küçükçekmece ve Bağcılar ilçelerinin toplamı Münih nüfusunu geçiyor. Çalışarak, üreterek geçim tutma terk edildi ve rantla yaşamak öne geçti. Teknoloji bir devlet tavrı olacakken halkın hayat biçimine dönüştürüldü. Türk halkı Almanya'ya işçi yazılırken şunu hesap etmişti: Avrupa'da kazanırım, kendi köyümde bir ömür yerim. Fakat kimlik değişimi oldu, geri dönemeyen bir nesil ortaya çıktı. Şu an aynı süreci iç göçü kronikleştiren kentleşmeyle yaşıyoruz.

İstanbul-Ankara gibi merkezlere teveccüh rant arayışıydı. Bu merkezlerde de kimlik değişimi yaşanıyor. Kırda yaşama bilgisi, marifet kaybediliyor. Adam Sharr'ın “Heidegger'in Kulübesi” başlıklı bir kitabı var. Heidegger filozof ve üniversite hocası; Sharr, mimar. Avrupa'nın bizdeki kentsel akıma uğramasının önünde bir entelektüel direnişten bahsedebiliriz.

Heidegger kulübede yaşıyor. 1934'te Almanya'da atanabilecek en saygın makam olan Berlin Felsefe Kürsüsü teklifini bu kulübede yaşamak için reddediyor. Bu tavrı Somuncu Baba'nın irşadına talip olup kürsüsünü terk eden Hacı Bayram'ın tavrına benzetiyorum. Bizde şimdi aydınlar İstanbul'a taşınıyor. Heidegger, ormandaki yaşamı hakkında şunu yazıyor: “Şehirliler çoğu zaman, dağların arasındaki köylülerin uzun, tekdüze Yalnız olma durumuna hayret ederler.

Oysa bu Yalnız olma değil, tek başınalıktır. Gerçi insan büyük şehirlerde de neredeyse başka hiçbir yerde olamayacak kadar kolaylıkla yalnızlığa düşebilir. Ancak insan orada asla tek başına olamaz. Çünkü tek başınalık bizi tecrit eden değil, aksine bütün varoluşumuzun, bütün şeylerin özünün geniş yakınlığının içine doğru açılmasını sağlayan kendine özgü güçtür.” Şimdi düşünün Horasan'dan gelen fütüvvet toplulukları bu kadar tekinsiz, kaotik bir coğrafyada ne kadar tek başına yaşamaktaydı. Bu marifetin büyük bir hamlesiydi ve Anadolu'da binlerce vardı. Bugün kaybettiğimiz şey budur. Hz. İbrahim'in tek başınalığı bir rastlantı değildir. Artık tek başına kalmaya korkuyoruz. Kalabalık tutkusu, çoklukla övünme tekasür'ü yayıyor.

Umrandan Medeniyete'de etraflıca bahsettiğiniz üzere Türkiye, aslında yeni ve yeniden Horasan ülkesi ve Anadolu, Horasan erenlerinin şenlendirdiği bir coğrafya. Nur-u Muhammedî, Ehl-i Beyt üzerinden Horasan erenlerinin çerağını yakmış ve bu çerağ Horasan erenlerinin göçleriyle Anadolu'ya gelmiştir. Tarihte Musul, Kerkük, Erbil, Halep de bu şenlendirilen toprakların içinde olmuş. Günümüzde ise kan çanağına dönen bu coğrafyaya Anadolu da dâhil edilmek isteniyor. Horasan'da ateşlenip Anadolu'ya gönderilecek bir çerağ yok. Çerağ tekrar nasıl ateşlenecek?

Anadolu'ya gelen Horasan Erenleri'nin köy, kasaba kurduklarını Ömer Lütfi Barkan'dan öğreniyoruz. Atıl duran arazileri işliyor ve Barkan'ın ifadesiyle aslında mühendislik harikası değirmenleri inşa ediyorlar. Bu değirmenlerde halkın buğdayını düşük ücretlerle öğütüp un veriyorlar. Bahçe bostan açıyorlar. Barkan, bu dervişlerin dilencilik yapmadığına da değiniyor. Demek ki Horasan Erenleri Anadolu'ya Roma'nın bilmediği bir iktisat, adalet, meslek, dindarlık ve toplum modeliyle gelerek çerağı uyandırdı. Fütüvvete geri dönmeli ve Ahî programını yeniden uygulamalıyız. Bu aynı zamanda şehir kurmak demektir.

Müslümanların şehri adalet toplumsallığıdır

Şehir ve kenti farklı kurgulanmış mekânlar olarak ele alıyorsunuz. “Şehir, mimarî bir eser olmaktan ziyade ahlâk-adalet toplumu vasfını sürekli dinamik tutmalıdır.” derken şehirlerin fiziki varlıklarına başka bir boyut eklemiş oluyorsunuz. Şehri kentten ayıran özellik bu boyutu mudur?

Bir önceki sorunun devamı. Horasan Erenleri Anadolu'ya geldiğinde yerli halk yani Bizans-Roma tebaası kentlere yöneldi, kırsal alan boşaldı. Bizans-Roma'nın yıkılışı biraz da bu zaviyeden okunmalıdır. Horasan Erenleri Batı kenti benzeri toplumsallıklara katılmak için uğraşmadı. Kendi şehir ve pazar sistemini kurarak toprağa tutundu. Bu şehirlere varlık kazandıran şey mimarî endişe değildir. Pazarın teşkili, kimsenin kimseye muhtaç edilmeyeceği meslekî intisap, refahla kardeşinden yabancılaşmaya izin vermeyen kardeşlik hukuku (muâhat-musahiplik-ahîlik), hukuk-adalet arayışı kente karşı şehrin kurulmasını mümküne çıkardı. Batı kenti sınıfların agorasıdır. Müslümanların şehri ise mekân değil adalet toplumsallığıdır. Bu toplumun ortaya çıktığı yerde “adalet yurdu” da zuhur eder.

“Adalet yurdu” olarak nitelediğiniz Medine'yi ideal şehir düzeni olarak ele alıyorsunuz ama “Medine şehri kurulduktan 30 yıl sonra saltanata dönüşen toplumsallığın artık ‘medeniyet' olduğu söylenemeyecektir.” derken bu ideal formun çok kısa bir dönemde yok olduğunu ve sürdürülemezliğini mi kabul etmeliyiz? Bağlantılı olarak şunu soracağım: Şehir ve mimariden bahsederken,“...medeniyetin tecessümünü mimarî, servetin artması, kalıcı eserler şeklinde anlayamayacağımızı ısrarla ifade etmekteyiz. Tam tersine medeniyet evsizleri, açları, işsizleri, sahipsizleri olmayacak bir toplum haline gelmeyi ifade edecektir.” diyorsunuz. Bu ikisi çatışmalı mı? Yani kalıcı mimarî eserler üretmiş, servetini artırmış, evsizleri, açları, işsizleri, sahipsizleri olmayan bir toplum düşünemez miyiz?

Siz inançlarınız için mücadele edersiniz ama idealleriniz evlatlarınız tarafından paylaşılmayabilir. Medeniyet, yüzyıllarca sürecek bir oluşumu ifade etmiyor. Bu kavramı mimarîyle izah edenler için bir süreklilik düşüncesi var. Benim için ise “medeniyet” örneğin işsizi olmayan, dilencisi bulunmayan toplum demektir. ABD'nin “medenî” olduğu söyleniyor. Fakat ABD'de Evsizlik ve Yoksulluk Ulusal Hukuk Merkezine (NLCHP) göre, ülkede yıllık toplam 3 milyon civarında kişi evsizlik deneyimi yaşıyor. Yani bunlar zaman zaman konut masraflarını karşılayamayıp evsiz kalıyor, iş bulduklarında tekrar ev açıyor. Kronik evsiz sayısı ise yarım milyon. Şimdi biz suyu sebil sayan, kuşlara “kuş evi” yapan, dağdaki kurda kış günü yiyecek veren bir gelenekten bakarsak insanın evsizliğini “medeniyet” kavramıyla bağdaştırmamız mümkün mü? Toplum ister tabiatta ister içtimaî hayatta karşısına çıkan muhtaçla dayanışmasını yitirirse medeniyet yitimine uğrayacaktır.

Sizin tabirinizle ilk şehirli, Âdem; ilk kentli, Kabil. Mimarî; ilk ev olan Allah'ın evi Kâbe'yi inşa eden Âdem'in eylemi. İlk kardeşkanını akıtan, isyankâr Kabil'in eylemi de “mimarî”dir diyorsunuz. İki Mimarîyi inancın tezahürü olarak değerlendirebilir miyiz?

Kabil'in mimarî eylemi mezarla, Hz. Âdem'in mimarî eylemi Kâbe'nin inşasıyla zuhur ediyor. Kabil, ölümün mimarisini yapıyor. Hz. Âdem ise dirimin, varlığa gelmenin mimarisini inşa ediyor. Biriken su çürür. Hayat değerini yitirerek seferden geri kalan beden de çürür. Kabil biriken, miskinleşen şeyi imar ediyor. Dolayısıyla inançtan daha ötede bir halden bahsediyoruz.
“Hacı Bayram, Augustus Tapınağı'nın hemen bitişiğinde camisini inşa etmişti ama Roma uygarlık mirasına vâris değildi.” sözünüzü de bu bağlamda düşünebiliriz. Hacı Bayram, Roma uygarlık mirasına vâris değildi ama o da gidip bir kulübe inşa etmemiş. Burada esas mesele abidevi eserler üretmek veya üretmemek değil amaç sanki?

Augustus Tapınağı'nın yanında Hacı Bayram'ın Camisi mütevazı kalıyor. Tapınakla yarışmamış. Kendi uygarlık durumuna göre (burada uygarlığı maddenin rasyonel tasarrufu, kültür ürünü, tekniğin kavranışı anlamında kullandım) belirgin, ihtişamlı bir yapının yanına “sonradan sokulan” bir kültürün özgüvenini idrak etmeliyiz. Yani bu şöyle bir şey: Gökdelenlerin yükseldiği bir bölgede 2-3 katlı bahçeli bir ev inşa etmek! En başta ranttan kaybetmeyi göze alarak bir mimarî tercihte bulunuyorsunuz. Aslında bu hadise Hz. Peygamber (asv)'in Medine Mescidi'ni inşasında da görülüyor. Ayasofya Kilisesi, Hz. Peygamber (asv)'in doğumundan yüz yıl önce yapılıyor. Yeni bir söz söylemek için tarihe çıkan Müslümanların mimarisi altı kerpiç, tavanı hurma dalıyla örtülü bir mescide tekabül ediyor. Müslümanlar bu zihniyeti “geri kalmışlık” ölçütü saydılar ve kendi tarihleri için özür diliyorlar. Oysa burada bir hikmet var. Hacı Bayram'ın bu hikmetten haberdar olduğunu düşünüyorum. İstanbul'un fethi, bu fark edişin neticesidir.

Beton-demir kullanmak gelenekle bağı kopartır

Sizin de değindiğiniz Türklerin konargöçer hayat tarzı meselesi tartışmalı bir mevzu ola gelmiştir. Anadolu'ya gelen Türkmenlerden çok daha önce Karahanlıların, Büyük Selçukluların Orta Asya ve İran'da yerleşik düzene geçip muhteşem mimari eserler verdiğini biliyoruz. Bununla birlikte günümüzde Anadolu'da bağ, yayla, hatta yazlık formunda konargöçer hayat tarzı bir biçimde devam ediyor. Bu devinimi bizim genetik kodlarımızın bir parçası olarak ve konargöçerliğin devamı görebilir miyiz?

Devletin inşa ettiği mimariyi halkın mimarisiyle karıştırmamak gerekir. Bahsi geçen mimarî yapılar devlet refleksiydi. Halkın geçim, yerleşim tarzı değildi. Oysa bugün halkın geçim ve yerleşim tarzı da “devlet tavrı”nı andırır görünmektedir. Yaylada beton-demir kullanan birinin gelenekle bağı kalmamıştır.

“Eski bir evi yıktığımızda, zamanı, ilişkiler ağını, toprakla bağı da yıkarız. Zamansızlığın akıntısına yakalanırız.” diyorsunuz. Eski bir yapının restore edilip müze veya kültür merkezi olarak kullanılmasını bu bağları muhafaza ettiğini düşünür müsünüz?

Evi restore edenler içinde o evle bağ kurarak yaşayacaklarsa evet. Heidegger, Todtnauberg'de ev yaptırıyor. Evde elektrik kullanmıyor, soba yakıyor, odununu kendi kırıyor. Suyu kendi taşıyor. Mirasçıları bu evi koruyup ve içinde yaşamaya devam ediyorlar. Ev, bizim bedenimizdir, ruhumuzun kabuğudur. İçinde yaşadığımız kalıbımızdır. Onunla iki ayak üzerinde durabilen bir varlık olarak görünürüz. İnsan iki ayağı üzerinde duran varlıktır.

Devamı yarın...

Yorum Yaz