26 EYLÜL 2017 SALI

OSMANLI’DA BÜYÜK BİR HEDEF, İNANÇ VE ORTAK HAYAT BİRLİĞİ VARDI (4)

‘Şehre yürüyelim batı yıkılacak’ sözünü şiar edinen Lütfi Bergen, yıllardır kaleme aldığı yazılarda kentleşmeyle mücadele etmiştir. Şehircilikten kentleşmeye geçişin beraberinde ahlaki çöküntüyü ve sefaleti getirdiğini söyleyen Bergen, şehirciliğin İslam’ın ve insanın muhtevasına uygun bir yapılaşma olduğu dile getiriyor. Bu konuda kaleme aldığı sayısız yazısı ve kitapları bulunan yazarımız ‘Milli Görüş İle Altı Ders ve ‘Umrandan Medeniyete’ isimli iki yeni kitabı Yazıgen Yayıncılık tarafından okucuyla buluştu. Lütfi Bergen ile iki yeni kitabına dair yaptığımız mülakatı sunuyoruz.


OSMANLI’DA BÜYÜK BİR HEDEF, İNANÇ VE ORTAK HAYAT BİRLİĞİ VARDI (4)

Şule Bilge Özkeçeci

Medine Vesikası'nın maddeleri çok çarpıcı: “Cana, mala zarar vermeyeceksin; nesli kırmayacaksın, ırkçılık yapmayacaksın, herkes dinî inancında özgürdür, bu ilkeleri yerine getirmek bakımından kendine ve bağlı olduğun topluluğa kefil olacaksın. İnansan da inanmasan da Allah ve Resulünü Hakem olarak kabul edeceksin.” Günümüzün problemi inanmayanların değil inananların Allah ve Resulünü Hakem olarak kabul etmemesi olabilir mi?

Medine “Talipler Şehri” idi. Yani Medinelilerin üstüne düşmüş bir ağırlık değildi. Hz. Peygamber (asv)'in “hakem” kabul edilmesi de bu gönüllülüğün neticesidir. Acaba gönüllü müyüz?

Batıda ahlâk yok

Günümüzdeki çoğu analizde peygamberlerin toplumlarına dindarlık davası ile değil, iman-ahlâk davası ile seslendiği unutulmaktadır.” diyerek insan hayatının temelinde yer alan daha doğrusu alması gereken ahlaka vurgu yapıyorsunuz. Postmodern bakışaçısına göre ahlaki benliğin durumuna bağlı olarak, ahlaki yaşamı daha kolay kılma ihtimali yok. “Ahlaki durumun müphemliği ve onu izleyen ahlaki soruşturmanın güvensizliği her zaman devam edecek.” diyor Bauman. Ona göre ahlaki sorumluluğun gerçekleşeceğine dair hiçbir garanti yok. Ve hiç olmayacak, ama her gün tekrar tekrar gerçekleşiyor. Bir yanda hiçbir kuralın kutsalın temel olmadığı, sadece insanın içgüdülerine bırakılmış bir ahlaki alanın ürkütücülüğünü diğer yanda ahlaki ilkeleri olmayan dindarlığın zavallılığı. Bunu aşacak bir yolumuz yok mu?

Batı düşüncesinde bizdeki gibi bir ahlâk kavramı yok. Onlar “etik”, “moral” kavramlarını kullanıyor. Ahlâk bizde bu kavramları aşkındır. “Hulk=yaratılış=huy” ve “Halk (yaratılma/ahali)” kavramlarıyla “ahlâk” kavramı doğrudan ilintili. Batı'da kavramın eksikliğine rağmen hukuk felsefesinin güçlü olmasıyla bazı problemler aşılmış. Ahlâk'ın adalet, iffet, şecaat, hikmet üzerinde oturan dört ayağı var. Victor Hugo'nun rahibi, şamdanları çalan misafiri Jan Valjan'ın yakalanması üzerine “şamdanların hediye verildiğini” söyleyebiliyor. Bizde bu adamın karşılığı yok. Batı'nın çökmemesinin nedeni onun içinde bizim göremediğimiz adalet, iffet, şecaat, hikmet değerlerinin yaşatılıyor olmasıdır. Batı, dinî bir bağlılıkla değilse bile bu dört değerle dindar=ahlâk üzere yaşıyor. Bizde din propaganda, retorik olarak yaşıyor. Bauman, “Ahlâkî durumun müphemliği” hakkında konuşurken aslında “öteki”ni dışlayan ahlâk yasası kavramını eleştiriyor. “Ötekine emir verme hakkını veren, zayıfı güçlü yapan, sessiz olanı konuşturan, bana emir verme hakkını sunarak varlık olmayanı varlık haline getiren ben olduğum için, ben tamamen ve gerçekten Öteki içinim. “Ben öteki içinim”, kendimi rehine olarak Ötekine verdiğim anlamına gelir. Ötekinin sorumluluğunu alırım. Ama bu sorumluluğu, sözleşme imzalar ve sözleşmenin gerektirdiği yükümlülükleri üstlenir gibi almam. Sorumluluğu alan benim ve ben bu sorumluluğu alabilir ya da reddedebilirim, ama ahlaklı bir kişi olarak bu sorumluluğu, sorumluluğu alan ben değilmişim, sorumluluk üstlenilebilir ya da reddedilebilir değilmiş “zaten” ve “her zaman” oradaymış ben hiç üstlenmesem bile benimmiş gibi alırım. Eşzamanlı olarak Ötekini Yüz olarak, beni ise ahlaki benlik olarak kuran sorumluluğum koşulsuzdur” diyor. Şimdi bu, tam da Hugo'nun rahibinin durduğu yerdeki ahlâka benziyor: “Ben öteki içinim (…)Ötekinin sorumluluğunu alırım (…)beni ise ahlaki benlik olarak kuran sorumluluğum koşulsuzdur.” Demek ki Batı'da “ahlâk polisliği” ile yürütülen bir değerler alanı yok. Sorumluluk ahlâkı var. Bu bizim kaybettiğimiz “hikmet”i içeriyor. Biz hikmet'i bilim-teknoloji ile karıştırdık.

“Zanaatkârın el emeği ile ürettiği ekmek ‘teknik'tir. Makinaların ürettiği ‘el değmeden-hijyenik' ekmek ise ‘teknoloji'dir” diyerek ayırıyorsunuz. Tarihe baktığımızda teknik de var ve teknoloji de. Günümüzdeki gibi elektroniğe boğulmasa da insanlar her zaman alet yapar, araç kullanır. Hatta çoğu zaman bu araçları silah olarak kullanır ve dünya tarihinde çok zaman en etkili silahı geliştiren siyasi ve ekonomik üstünlüğü de elde eder. Teknikle teknoloji her daim böyle net ayırabilir miyiz?

Bauman, Jacques Ellul'den şu alıntıyı yapıyor: “Teknoloji hiçbir zaman herhangi bir şeye doğru ilerlemez, arkadan itildiği için ilerler. Teknisyen neden çalıştığını bilmez ve genellikle buna pek de aldırmaz. Çalışır çünkü belli bir işi yapmasına, yeni bir işlemi başarmasına izin veren aletlere sahiptir... Bir amaca doğru hiçbir çağrı yoktur; arkaya yerleştirilen ve makinenin durmasına tahammül edemeyen bir motorun baskısı vardır... Teknolojik öğelerin karşılıklı bağımlılığı, sorunları olmayan çok sayıda “çözümü” mümkün kılar... Aya gidebildiğimizi düşünürsek, orada ve onunla ne yapabiliriz?... Teknisyenler radyo, yakıtlar, madenler, elektronik, sibernetik vb. konusunda belli bir teknik düzeye ulaştıklarında, bütün bunlar birleşir ve kozmosa uçabileceğimizi açıkça ortaya koyar. Bu yapılabildiği için yapılır. Hepsi bu.”

Bauman Postmodern Etik kitabında Ellul'dan yaptığı bu atıftan sonra “Teknolojinin sistematik olarak kurduğu, yeniden ürettiği ve yaralanmaz kıldığı tek bütünlük teknolojinin kendi bütünlüğüdür -içerde hiçbir yabancı cisme tahammül etmeyen ve otlağına gelen her şeyi gayretle yutan ve masseden kapalı bir sistem olarak teknoloji. Teknoloji tek gerçek in-dividual'dır. Egemenliği ancak bölünmez ve istisnasız olabilir. İnsanlar kesinlikle bunun dışında değildirler. Her şey gibi modern insanlar da teknolojik nesnelerdir (…) Teknolojinin en belirgin ve en göze çarpan kurbanı ahlâki benliktir. Ahlâki benlik parçalanmadan sonra hayatta kalamaz ve kalmaz. Haritası isteklere göre çizilen ve bu isteklerin hızlı tatminin önüne çıkan engellerle lekelenen dünyada homo ludens, homo oeconomicus ve homo sentimentalis'e, kumarbaz, girişimci ya da hedonist'e bol bol yer vardır, ama ahlâki özneye yoktur. Teknolojinin evreninde, rasyonel hesaplamayı ihmal eden, pratik kullanımları hor gören ve zevke kayıtsız olan ahlâki benlik kendisini istenmeyen bir yabancı gibi hisseder ve öyledir” der. Demek ki “teknoloji” eleştirisinde yalnız değilim. Benim teknoloji eleştirim ahlâkî bir eleştiridir.

‘Uygarlık, medeniyet değildir'

Yüzyıllardır medeniyet ithal etmeye çabalıyoruz, fakat medeniyetin ikinci eli olmaz. Çünkü her medeniyet insan, kâinat, toplum gibi tüm temel mefhumları kendine göre kurguladığı gibi teknolojisini, sanatını, kültürünü de kendi zihniyetine göre üretir ve medeniyetler neye inanıyorsa onu zihniyetinin temeli yapar. Medeniyeti ve teknolojiyi bu zaviyeden değerlendirsek farklı çözümlere ulaşabilir miyiz?

Nurettin Topçu “Her kültürün kendi tekniği vardır, onu bohçalar halinde Batı'dan alamayız” der. Bu ifade doğru ama eksiktir. Teknik de kültürdür çünkü. Buna göre uygarlıklar kültürdür. Bir uygarlık ürününü, kurumunu almak kültür almaktır. Uygarlık, “Medeniyet” değildir. Medeniyet, ahlâkî adil olanı gözetip onu hayat edinen toplumdur. Bu toplumun kültür ürünleri, yani teknik, ahlâk ve adalet değerleriyle kurduğu içtimaî yapıya göre zuhur eder. Teknik, teknoloji değildir.

Moderni meşru kılmak, ona dayanak olmak üzere üretilmiş “gelenek” kavramı da, bir medeniyet formu gibi sunulan “modernleşme” de kurgulu sanal kavramlar. Toplumsal dinamikler bu kavramların sınırlılıklarından öte nitelikler taşır fakat yaklaşık iki yüz yıldır Türkiye'yi ikiye bölüp onun enerjisini tüketen ve hala devam eden bu yapay ayrım, en büyük tahribatı milletin tarihle bağlarına yapmış görünüyor. “Gelenek içinde yenilik, süreklilik içinde değişim' diyebileceğimiz bir tarihimiz bulunmamaktadır.” derken siz bu ikilemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Modernlik, “ilerleme” (progress) inancının kavramıdır. Bu anlayış 18-19. yüzyıllarda farklı tezlerle ortaya çıkarak toplumların evrimi modelini ileri sürdü. Tarihi, avcılık, toplayıcılık, tarım, ticaret aşamalarından geçen ekonomik örgütlenme modellerine göre izah etti. İlerleme (progress) inancının aydınlarının elinde dünyayı şekillendirmek için moderns'lerin (yenilerin) ancients'lerden (eskilerden) daha geçerli, rasyonel metot ve cihazları vardı. Modernler Rönesans'ın naturalistleri gibi değildir. Çünkü onlara göre “Bilgi sadece gerçeğin seyredilmesi değil, doğa üzerinde egemenlik kurma, doğayı insanın isteklerine uygun hale getirme çabasıdır.” F. Bacon (1561-1626), “tabiata işkence ederek onun sırlarını almak”tan bahsediyordu. Modernler, evrim (evolution), devrim (revolution), büyüme (growth), ilerleme (progress), gelişme/kalkınma (development) kavramlarını kullandı.

Gelenek kelimesinin İngilizce karşılığı ise ‘Tradition'dur. Gelenek, “nesilden nesile aktarılarak gelen her türlü örf, âdet, töre, anane, bilgi, alışkanlığı” ifade eder; atalardan görülerek “tutulan yol” anlamına gelir. Buna göre yaşanan din dogmaya ait değişmez'i işaret eder; bu, “gelenek”tir. Batı'da din (Kilise), bir gelenek oluşturmuştur. Fakat Batı'da din, Reform hareketleri sonrasında birden çok “kilise” olarak yeniden örgütlendi. Katolik Kilise bu değişmeden etkilendi. İki katmanlı değişim süreci yaşadı: 1) Milli Kilise (Milli devlet) doğdu; 2) Aristoteles fiziğinin Kilise tarafından dinselleştirilmesi eleştiriye tabi tutularak “dünya merkezli” kâinat tasarımından “güneş merkezli” kâinat tasarımının önü açıldı. Kopernik, Kepler, Galileo'nun gözlem, deney ve matematik bilimini kullanması siyaset, bilim, din alanlarını kontrol eden Kilise'nin otoritesini sarstı. Bu değişim Batı'nın yeni gelenek kurarken coğrafyasını da inşa etmesiyle neticelendi. 1492, bu coğrafyaların hudutlarını belirleyen tarih başlangıcıdır. Batı, bu tarihle birlikte kurumlarını (Kilise, toplumsal sınıflar, din, devlet-monarşi, düzen) koruması gerektiğini de fark etmiştir. Bu kurumların korunmasıyla hem Avrupa'da hem de Amerika'da Hıristiyanlık dışında kalan inanç ve ibadet biçimlerinin tasfiye birlikte yürütülmüştür. Geleneği Batı ile özdeşleştirmemiz çok tabiidir.

Bizim coğrafyamızda “gelenek” tartışması Osmanlı düzen ve kurumlarına bağlanmak veya kopmak bağlamında gelişmiştir. Bu tartışmayı başlangıçta Osmanlı'nın aydınları yapmıştır. Ancak Osmanlı aydınları özellikle Kanuni döneminden sonraki devirleri “değişim”in değil “çözülmenin” kronikleşmesi nazarından okudular. Batı'da din savaşları, engizisyon uygulamaları zuhur ettiği; monarşinin üretici/köle sınıflar üzerinde baskılar kurduğu halde toplum kuramcıları geleneksel yapının muhafazası konusunda dikkat göstermiştir. Bizde din – bilim ve din – toplum çatışması yaşanmadığı halde içtimaî kurumlar radikal şekilde tasfiye edildiğinden “Süreklilik içinde değişim” diyebileceğimiz bir tarihten bahsedemeyiz.
Fakat şimdi bu noktada asıl problem moderns'lerin (yenilerin) aydın/bürokrat/yöneticilerden oluştuğu sanısıdır. Geleneği kaybeden aslında halkın top yekûn kendisidir.

“Şu an yaşadığımız tarihi, Batı'nın Osmanlı topraklarında ertelediği ‘sömürgeciliği' hayata geçirme süreci görmeliyiz.” Batı, bu ideali yekpare olarak ve bu kadar uzun süre nasıl canlı tutuyor?

Batı'nın varlığını sürdürebilmesi için Doğu'nun (Batı-dışı'nın) kaynaklarına ihtiyacı var. 1492'de Osmanlı'nın 1453 yürüyüşü nedeniyle sıkışarak bir Batılılaşma yaşadı, Endülüs'ten Müslümanları çıkardı. Osmanlı hâkimiyet sahası haricindeki coğrafyanın Batılılaştırılması daha yeni tamamlanmıştır. Bu sisteme Müslüman toplumları dâhil etmedikçe, varlığını sürdürebilmesi imkânsız. Sıra bize geldi.

Yorum Yaz

  393327