30 MART 2017 PERŞEMBE

OSMANLI’DA BÜYÜK BİR HEDEF, İNANÇ VE ORTAK HAYAT BİRLİĞİ VARDI

‘Şehre yürüyelim batı yıkılacak’ sözünü şiar edinen Lütfi Bergen, yıllardır kaleme aldığı yazılarda kentleşmeyle mücadele etmiştir. Şehircilikten kentleşmeye geçişin beraberinde ahlaki çöküntüyü ve sefaleti getirdiğini söyleyen Bergen, şehirciliğin İslam’ın ve insanın muhtevasına uygun bir yapılaşma olduğu dile getiriyor. Bu konuda kaleme aldığı sayısız yazısı ve kitapları bulunan yazarımız ‘Milli Görüş İle Altı Ders ve ‘Umrandan Medeniyete’ isimli iki yeni kitabı Yazıgen Yayıncılık tarafından okucuyla buluştu. Lütfi Bergen ile iki yeni kitabına dair yaptığımız mülakatı sunuyoruz. Şimdiden iyi


OSMANLI’DA BÜYÜK BİR HEDEF, İNANÇ VE ORTAK HAYAT BİRLİĞİ VARDI

İlk kitaba Milli Görüş İle Altı Ders adını vermenizin ilginç bir sebebi var, öncelikle biraz bu isimden bahsedebilir miyiz?

Bilindiği üzere, İslâm siyaset düşüncesinde “göreve talip olunmamakta; görev tevdi edilmektedir.” Fakat demokratik sistemlerde görev, halktan “oy talep etme” usulüyle alınmaktadır. Bu anlamda günümüzde siyasetle iştigal eden kişi ve kadrolar ne kadar bilgili, ehliyetli, mahir, dürüst, tecrübeli, ihtiyar (irade sahibi) de olsalar “TALEBE”dir; dağdaki çobanın oyuna “talip”tir. Bu anlamda siyasetçi her ne kadar politik söylemlerini inşa edip halkın huzuruna çıkıp ideolojisini/programını anlatma-söylev verme makamında görse de, “oy talep etme” nazarıyla bakıldığında “ders almak” pozisyonundan kurtulamayacaktır. Kitaba “Altı Ders” başlığının konulmasının gerekçesi budur. Siyasetçiye oy verme pozisyonunda bulunan aydın, bürokrat, esnaf, çoban… biz ders verme makamındayız.

 Türkiye'nin kayda değer tek siyasi-fikrî cereyanını oluşturan Milli Görüş Hareketi'nin (MGH) ideolojik konumlanışının “çift başlı” bir niteliği olduğuna dikkat çekiyorsunuz: “(MGH), ‘Bin yıllık nizâm' söylemiyle ‘Anadolu'da hayat bulmuş adalet'e (devlete) vurgu yaparken ‘İslâm Birliği, Ümmetin Kardeşliği' söylemi ile de Osmanlı'nın birleştirdiği Müslüman topluma işaret etmektedir.” Bu iki söylemin siyasal karşılıklarının birbiriyle çatıştığını ifade ediyorsunuz. Bu söylemler hangi noktada çatışıyor?

Türkiye'nin “Bin yıllık nizamı”na dönüş Selçuk zamanına dönüşü imliyor. Osmanlı'nın doğuş devrine de işaret ediyor. İster Selçuk zamanı olsun, İster Osmanlı'nın doğuş devri olsun bu kavramlaştırma gerçekte Anadolu-Horasan (Rumeli-Maveraünnehir) arasındaki ahî-feta toplulukların adalet arayışlarını, şehir kurucu nizam arayışını temsil ediyor. Fakat “bin yıllık nizam” söylemini dile getirenlerin bin yıl önce bu topraklarda neler olup bittiği hakkında sessiz kalıp konuyu Sultan Fatih ve Sultan Süleyman zamanına taşıyarak ele aldıklarını görürsünüz.

Selçuklu'nun yıkılışı vergi adaletsizliğinin neticesi olarak zuhur eden isyandan kaynaklanmıştır. Anadolu Selçuklu'nun yıkılışı da ekonomik dengenin bozulması karşısında çıkan Babai isyanına dayanmaktadır. Hatırlayın ki Halife Hz. Osman'a isyan edenler de ekonomik adaletin bozulmasıyla ortaya çıkmıştı. Adalet hissi yitirilince teolojik kopuşlar yaşanıyor. Teolojik ötekileştirme, ekonomik adaletsizliğin yeşerdiği havuzdur. Teolojik benzeştirme için de aynı şeyi söylüyoruz. Kendine benzemeyeni düşman bilme, ötekileştirme; kendine benzemeyeni mutlak itaat ettirme, benzeştirme siyasetlerine yol açıyor. Teolojik kırılmaları salt teolojik müdahalelerle tamir edemezsiniz. Selçuk'un yıkıldığı, Osmanlı'nın kurulduğu dönemde Horasan Erenleri'nin yani Ahî-Fütüvvet topluluklarının durduğu zemin, ötekileştirme/benzeştirme/kırılma teolojilerini yüklenmemiştir. Anadolu o dönem diyar-ı Rum sayıldığına göre bu tür yönelişlerin kavgaları nihayete erdiremeyeceği anlaşılmış olmalıdır. Haçlı ve Moğol saldırılarına maruz kalan, Bizans'ın vergi düzenini yürüttüğü topraklarda yaşayan ve buraya “yabancı” kimlikle gelen zümrelerin eski düzeni kaldırıp atarak yeni bir nizam kurması, yetişmiş büyük bir kadronun, insan kaynağının varlığıyla izah edilebilir. Bu insan kaynağının yönetilmesi, teşkilatlanması ve coğrafyayı şenlendirmesi gerekir. Demek ki büyük bir hedef birliği, inanç birliği, ortak hayatı kurma birliği bulunmaktaydı.

Diğer taraftan, “İttihad-ı İslâm” kavramı “birden fazla İslâm (İslâmlar)” iması vermekte, kültüralist vurgular içermektedir. Şimdi Anadolu'ya sığınmış yüz bin çadır, dört yüz bin çadır insana, yeni yeni Müslümanlığa geçtiği de hatırda tutulursa, “İttihad-ı İslâm” kavramıyla ne verilebilirdi? Onuncu ve on üçüncü yüzyıllar arasında Anadolu yeryüzünün değişik coğrafyalarından gelen ulema, sufî, fakih topluluklarını cezbeden bir merkeze dönüştüğü gibi, Müslümanlarla karşılaşan yerli Yahudi, Rum, Ermeni, Süryani topluluklarından İslâm'a geçenler nedeniyle de merkez niteliği taşıyordu. İbn Arabî, Endülüs'te doğduğu halde Anadolu'nun cezbesiyle bu coğrafyaya gelmiş ve rivayete göre Sadreddin Konevi'nin annesi ile evlenmiştir. Sadreddin Konevi'nin hocalarından biri Şeyh Evhadüddin Kirmanî'dir ki, bu zat Abbasi halifesi en-Nasır tarafından başlatılan “Fütüvvet” teşkilatına bağlı olarak kurulan Evhadiye tarikatının şeyhi ve Mikail Bayram'a göre Ahî Evren'in de kayınpederidir. Diğer taraftan Mevlânâ'yı da bu mozaikte bir yere oturtmalıyız. Anadolu'ya gelen Mevlânâ 1207'de Afganistan sınırları içerisinde yer alan Belh şehrinde doğmuştur. Sadreddin Konevi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi, Sa'îdeddîn-i Fergânî gibi birçok hikmet ve tasavvuf ehli kimseler yetiştirmiş, Nâsıruddîn-i Tûsî ile mektuplaşmıştır. Demek ki o dönem Anadolu, Endülüs'ten, Afganistan'dan, İran'dan, Mısır-Hicaz-Irak-Suriye'den ve Yesevî topluluklarının neşet ettiği Horasan'dan gelen âlim, fakih, sufî zümrelerinin yerleştiği bir coğrafyadır; ama temelde diyar-ı Rum'dur. Roma toprağıdır.

Şimdi günümüze dönersek “İttihad-ı İslâm” söylemiyle hareket eden İslâmcılık düşüncesi kendi geçmişindeki bu gerçekliğin neresindedir? “İttihad-ı İslâm”, siyasi ve kültüralist bir söylemin sloganıdır. Oysa Anadolu'da 10-13. yüzyıllar arası toplulukları birleştiren duygu siyasi söylemler, kültüralist yaklaşımlar olmamıştır.

Bir üçüncü konu da şu ki, Hz. Peygamber (asv)'in Medine Vesikası'nda, kendileriyle anlaşma yapılan Yahudi ve müşriklerin Müslümanlarla birlikte kurdukları topluma “ümmet” denilmiştir. Medine Vesikası açısından MGH'nin “ümmet” terimine verdiği içerik sıkıntılıdır.

 Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu partisi olan CHP'nin cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik gibi ilkeleri bulunuyor. Bu kavramların ithal ideolojilere dayandığını görüyoruz. Diğer yandan günümüzde Cumhuriyet'in kurucu ideolojisine cevap üreten siyasal hareketlerin (“muhafazakâr demokratlık” kavramını hatırlarsak) ideolojileri de “ithal” edilmiştir. Birbiriyle çatışan siyasi grupların hiçbirinin jeopolitik konumumuzu, kültürel kimliğimizi, tarihi ve dini mesuliyetlerimizi gözeten, uzun soluklu, sağlam siyasi düzen kurguları varmış gibi görünmüyor. Bizim, devlet yönetiminde güçlü siyasi tezlerimiz yok mu, nasıl değerlendirilmelidir?

Güçlü tezlerimiz var. Başka türlü Bizans İmparatorluğu'nun karşısında Horasan'dan gelen çadırda oturan Türkmenlerin bu ülkede Osmanlı'yı varoluşa çıkarmasını anlamlandıramayız. Ancak sanıyorum biz dairevî devlet fikri yerine, Batı'dan aldığımız piramit devlet fikrini koyarak insan/toplum/iktisat/mekânı tanzime çalışıyoruz. “Devlet dairesi” ifadesine yer verirken bile “müdür/idare/daire”den bahsetmekteydik. Dairevî ilişkilerde üst/ast ilişkileri bulunmamaktadır. Yunus'un kelâmını hatırlayın: “Benim adım dertli dolap / Suyum akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap / Anın içün ben ağlarım.” Bu dizelerde insan, “dertli dolap” metaforuyla anlatılmış, dünyaya yabancı bir varlıktır. Dolap, ahşaptan imal edilmiştir.  Yani beşerî bir yapılmadır. Su ise tabiattan gelmektedir, ilahi bir yapılıştır. Bu ikisi birleşir. Allah'ın yarattığıyla ile beşerî “yapma”lar arasındaki ilişkiye “dolap” yani devr-i daim mantığı iliştiren bu dizelerin siyasal karşılığını bugün yitirmiş durumdayız. Günümüzde siyaset/yönetilen ilişkileri “üçgen/piramidal” bir toplumun inşasına göre belirlenmektedir. Biz problemi “Halkçılık, milliyetçilik” gibi kavramların ithal olmasıyla ilişkilendirirken kurguladığımız devletin artık “dairevî” değil “piramidal” yapı arz ettiğini göremiyoruz.

Batı'da kuvvetler ayrılığı üç sınıfın politik alanı belirlemesinin tezahürüdür. Bu üç sınıf da birbiriyle çatışmalıdır. Yargıyı Kilise, yasamayı Kral, yürütmeyi Burjuva sınıfı temsil ediyor. Batı'da din de teslise dayalıdır; yani üçlemedir. Biz Batı-dışı ülkeleri ve özellikle Müslüman toplumlar Tanrı-İnsan-Âlem ilişkisini bu türden çatışmacı kuvvetlerin yönetim sahası görmüyoruz ki! O halde Batı'nın çatışmacı siyaset/yönetilen ilişkilerinin Anadolu'ya has “dairevî siyasal toplum”a monte edilmesinde sadece Cumhuriyeti kurucu aydınlara yüklenmek doğru değildir. Çünkü bu kavramları ilk ithal eden ve müdafaasını yapanlar Osmanlı-Müslüman aydınlarıydı.

 Osmanlı son dönem münevverleri de dâhil olmak üzere cumhuriyet döneminin İslâmcı, Türkçü, Batıcı, sosyalist aydınları, ilkel insanlardan başlayıp mükemmel modern insana ulaşan bir tarih anlayışını benimsemektedir. Siz, “Umrancı” olarak nitelediğiniz bu zihniyetin Türk düşüncesini esir aldığını yazıyorsunuz. Bu zihniyeti Erbakan Hoca'nın dolayısıyla MGH'nin de aynen tekrarladığını iddia ediyorsunuz. Milli Eğitim müfredatı da ilkel insandan modern insana doğru ilerlediği düşünülen bu zihniyete uygun bilgi yüklemesi yapıyor. Hâlbuki Batı toplumlarında bu “çizgisel tarih” yaklaşımı çoktan çökmüş durumda.  Batı'da tarih, artık farklı bilimsel paradigmalarla okunuyor. İlk insanın, isimlerin ve dillerin öğretildiği, bina yapan, düzen kuran Hz. Âdem olduğunu kabul eden Müslümanlar bu ikilemi nasıl aşmalı?

Önce şunu teslim etmem gerekiyor: İnsanlığın başlangıcında ne yaşandığını bilmiyoruz. Yarın da bilemeyeceğiz. Hz. Âdem'in “vahşi” ve “mağara adamı” olduğu düşüncesi fiktiftir, kurmacadır. Fakat bizim Hz. Âdem ve oğulları dönemini nasıl anlayacağımız da tartışılmış değil. Bu tartışma yapılacaksa “ilerleme-terakki” ideolojisine boyun eğilmemelidir.  

Batılılar Comte ile insanlığın üç dönem geçirdiğini iddia etti: teolojik (pagan, çok tanrılı, çok tanrılı dönemler), metafizik (toplumsal ve doğayla ilgili olguların soyut güçlerle açıklanması) ve pozitivist (toplumsal ve doğayla ilgili olguların neden-sonuç ilişkileri gözlenip, toplumsal ve doğa yasalarıyla açıklanması). İlerleyen bir insanlık teolojik inançlarını bırakacaktı. Müslümanlar, bu ilim tasavvuruna karşı koyuş gerçekleştirememiştir. Yani örneğin Kabil'in kargayı gözlemyerek Habil'i mezar kazıp gömmesi pozitivist bir tutumdu. Oysa Comte göre Kabil'in teolojik dönemde olması gerekir. Müslümanlar bilginin insana Allah tarafından verildiğini tartışmadılar. Hz. Davud'un zırhını, Hz. Nuh'un gemisini ilim tarihi bakımından ele almayıp Batı'nın ilmî tarihine eklemlenmek istediler.

Marks da ilerlemeci tarih fikrine bağlanarak insanlığın ilkel (vahşi), komünal, feodal, endüstriyel, post-endüstriyel toplum aşamalarından geçerek kurtulacağı bir tarih kurgusu geliştirdi. Ne Comte'un ne de Marks'ın “tarihin sonu” hakkındaki kehaneti tutmamıştır. Son dönemde Henry Lefebvre de insanlığın kırsal, endüstriyel, kentsel toplum aşamalarından geçeceğine değindi ve yine ilerlemeci bir tarih kurgusu oluşturdu.

Batı'da insanlığın terakki/kalkınma/refah çizgisini yürüdüğü tezi çok güçlüdür. Oysa Kur'an'da “Onun için biz, kuvvetçe senin kavminden daha güçlü olanları helak ettik” (43 Zuhruf 8) ayeti vardır. Demek ki bilimsel gelişmişlik, kuvvet, toplumların sonraki toplumlara bıraktığı miras değil. Uygarlıkların yok oluşunu beklemeliyiz. Bugün ne Mısır, ne de Maya-Aztek uygarlıklarının bilgisine sahip değiliz. Bilgi, insanlık mirası değildir. Fakat Müslümanlar Batılı bilgiyi bir miras sayıyor.

Bu bahiste ikinci işaretim Batılı bilgiyi neye göre test ettiğimizle ilgilidir. “Bilim tabiatı yeniyor; işte kanıtı depremler” diye düşünen bir zihinden korkmamız gerekiyor. Geçmiş kavimlerde şiddetli ses, gökten taş yağması, yere batma, tufan afetlerinden bahsedilmektedir. İnsanlık bilgisi bu afetleri görmemekte ve Batılı bilginin “mucizesi”ni depremle test etmektedir. Örneğin Japonya'da 7,2 şiddetinde depremde can kaybı ve maddi hasar görülmemesi Batılı bilginin başarısı sayılmaktadır. Bu yaklaşımdaki birinin insanlığın ilmi-teknolojik anlamda geliştiği, ilerlediği düşüncesine varması yanılsamadır.

Bir diğer konu da örnek alınan ülkelerle Müslüman toplumların kıyaslamasının yapılamayacağı hususudur. Japonya'dan devam edersek, bu ülke kendi tarihinde Hiroşima-Nagazaki'de büyük bir felakete duçar kaldı ve karşılaştığı felaket sonrasında ordusu küresel egemenler tarafından lağvedildi. Milli hâsılasında askerî harcama kalemleri bulunmuyor. Yani askerî bir geçmişe sahip bulunmasına rağmen “millet olma”nın izzet ve onurunu yaşayamıyor. “Millet varlığı”nı inşa edebileceği tek alan endüstriyel üretim sahasıdır; bu alanda kazandığının büyük yüzdesini de kurduğu maddî tecessümünün (kentlerinin ve umran halinin) korunmasına yatırıyor. Ordusu bulunmayan bir ulusun tarihten silinme korkusu, deprem korkusundan çok daha büyüktür.

Büyük refah ve bilgi toplumlarının bilgisi depreme karşı çözüm üretse de kendi afetini kendi bağrında taşıyor. Birleşmiş Milletlerin hazırladığı rapora göre dünyada her yıl 1 milyon 300 bir kişi trafik kazalarında ölürken, 50 milyon insan da yaralanıyor! Örneğin Çin'de trafik kazalarında her yıl 220 bin kişi can veriyor. ABD'de 200 bin; Hindistan'da 196 bin; Rusya ve Brezilya'da 35'er bin, Mısır'da 22 bin ölümlü trafik kazası yaşanıyor. Türkiye'de ise yıllık ortalama 4 bin düzeyindedir. Dolayısıyla bir toplumu afetlerden koruyacak şey, bilgi, teknoloji, ilerleme, kalkınma gibi kavramların inşa ettiği değerler değildir.

İnsanın “dünyaya tutunma bilgisi” “umran”la yani “imar etme”, “mimarî” gibi disiplinlerle ilgilidir. Biz, “dünyada adaletle olmak=halifetu'l arz bilgisi”ne işaret ederek “adalet”, “ahlâk” gibi disiplinlerle Batılı bilgiden ayrılmalıyız.

“Önce ahlâk ve maneviyat” söylemi, otomobil üretmeyi de hedeflemektedir. Ancak bu imalatın topluma getirdiği fayda yılda 4 bin ve dört yılda 16 bin kişinin ölümüne sebebiyet vermektedir. Bu sayı, Gölcük Depremi'nde kaybettiğimiz can sayısına denktir.

Allah Hz. Âdem'i yaratacağını meleklere açıkladığında onlar “kan dökecek birini mi yaratacaksın” diyerek itiraz etmişti. Allah ise Âdem'in bilgisinin buna (kan dökücülük) yol açmayacağını beyan etti. Bu durumda kendisine isimlerin, dillerin öğretildiği Âdem'in, bugün umran/uygarlık savunucularının ürettiği bu bilgiyi “kan dökücü” sayacağı açıktır.

Zülkarneyn, kendisine gönderildiği toplumu Yecüc-Mecüc'ün şiddetinden korumuş, kan dökülmesini engellemiş ve demir dağların ardında saklamıştı. Zülkarneyn kıssasıyla irtibatını sağlayan bir fikir sanayi meselesini yeniden anlamlandırabilir. Hz. Nuh (as) da bir “sanayi” tasavvuru kuruyor. Fakat bunun terakki-refah ideolojisiyle irtibatı bulunmuyor.

Yorum Yaz