2 HAZİRAN 2020 SALI

Hüseyin Yağmur

OSMANLI HANEDANI’NIN YIKILIŞI/ BÜROKRASİ BANEDANI’NIN KURULUŞU

Hüseyin Yağmur

1 Kasım 1922 günü tarih kitaplarında ve takvim yapraklarında ‘Saltanatın Kaldırılması' olarak tanımlanıyor. Sonra sahifeler dolusu yeni döneme övgü ve methiyelere yer veriliyor. ‘Saltanatın Kaldırılması'nın ‘yandaş tarihte' gözümüze hemen çarpan iki sonucunu buradan paylaşalım: Altı asırdan fazla süren Osmanlı saltanatı son buldu./Millî hâkimiyet ve cumhuriyet yönetiminin önünde önemli bir engel kalmadı.

Halbuki gerçek ne idi? Ülkemizde bir saltanat kaldırılmış onun yerine yeni bir saltanat kurulmuştu. Yeni nesiller, tarihin sadece ders kitaplarında yazılan bölümlerini bildiğinden bu anlamda anlatacak çok malzeme var.

Ankara'nın ilk günlerindeki hava, Fransız ihtilalinin ilk günlerindeki atmosfere o kadar çok benziyordu ki bilemezsiniz. Ülkede iki sınıf insanın var olduğu kabul ediliyordu. Yeni rejime inananlar ve birde inanmayanlar… Ankara, yeni rejime inananlar için tam bir konfor merkeziydi. Her türlü servet, makam,  gönül eğlencesi yeni rejime inananların ayaklarının ucuna serilmiş durumdaydı.

Refikim, Yakup Kadri ‘Ankara', Falih Rıfkı ise ‘Çankaya' isimli eserlerinde sonraki yıllarda bu konuda bazı malumatlar verdiler.

Fikir versin diye bir malumat vereyim:CHP'nin ve Tek Parti İdaresinin son yıllarına kadar, bir bakanın oğluna “ne olmak istiyorsun?” diye sorulduğunda, kallavi kallavi cevap verirdi ve:-Babam gibi bakan olacağım derdi

Bir valinin oğluna “Ne olmak istiyorsun?” diye sorulduğunda, o da aynı kallavilikte yanıtlardı:-Babam gibi vali olacağım.

Herkes de dört köşe olurdu zevkten, hele mutlu babanın keyfine deyilmezdi.

Ülke yönetimi Osmanlı Hanedanı'ndan bir küçük bürokratik hanedana geçmişti. O yüzden bakanın oğlu bakan, valinin oğlu vali olacağını rahatça tahayyül edebiliyordu.

Bürokratik Hanedan Mensupları aynı zamanda yeni rejimin yılmaz savunucuları idi. Onlar halkı hurafelerden kurtarmışlardı ama kendileri için her şey mübahtı.

Onların değer verdiği hurafeler kutsal, halkın kutsalı ise hurafeydi şimdi. Devir değişmişti şimdi. Kim ne diyebilirdi ki? Deseler ne olacaktı sonra? Tank da top da Ankara'daydı…

Ankara'nın yegâne eğlence yeri o günlerde Karpiç lokantasıydı. Bir gece bürokratik hanedanın bütün fertlerinin katıldığı bir balo tertip edildi O gece ben de bir muharrir olarak oradaydım. Bir de ne göreyim? Bizim Nimet Arzık bir köşede oturmuş fal bakmıyor mu?

Nimet, gece sabaha kadar fal baktı. Yanındaki hasır sepete paralar yığılıyordu. Pek tepeleme dolunca, teşrifatçı kızlar gidip bir yere boşaltıyorlardı. Herkes geleceğine ne kadar meraklıydı! Yalan söylemiyor; yüzlerine bakıp, giysilerine bakıp, müşterilerinin ihtimal dahilinde bulabilecekleri ve bekledikleri şeyleri söylüyordu.

Kadınların beklediği neydi? Büyük bir aşk avantürü. Erkeklerin beklediği neydi? Dünyayı fethetmek. İşte Nimet de öyle şeyler söylüyordu. En çok politikacılar meraklıydı. Onları hem korkutuyor, hem umut veriyordu. Bir yandan da eğleniyordu aslında.

Bir ülkenin kaderine dair çok önemli makamları işgal eden koca koca, kelli felli adamlar bizim Nimet'in ağzından kaderlerine dair iyi bir şey çıkacak diye yaprak gibi titriyorlardı. Yeni rejimin salikleri hurafelere karşı, lakin falcılığa karşı müşfiktiler.

Bir ara Bir de ne göreyim? Hurafelere karşı en büyük mücadeleyi veren Falih Rıfkı Atay gelip de Nimet'in dizlerinin dibine çökmesin mi?

Falih Rıfkı Atay geldi, diz çöktü, oturdu. Kahvesini içti. Soğumasını bekledi. Nimet, O'na “Fincanınızın üstüne şehadet parmağınızı koyun” dedi. Sivri soluk mavi gözlerinden bir hırs dünyası geçti. Hâlâ sarışınımsı üstü cavlak kafasını eğdi, huşu ile bekledi.Nimet O'nun bütün hayatını biliyordu, özellerini de! Ona göre konuştu.

Arkadan eşi Mehruba Atay göründü. İki ton gri, krep-jorjet sarmalanmalı bir giysisi vardı. Sivri altın pabuçları, altın deri çantası parlıyordu. Makyaj, pembe beyazlığına pembelik eklemişti. Yüz yaşında olsa, ki değildi, tazelik hissi veriyordu. Bir “Foolih” çekti. ‘A'yı., ‘o' yapmayı daha uygun buluyordu. “Foolih” el-ayak işaretiyle meşgul olduğunu bildirdi. Mehruba Atay bütün vücuduyla, reçetesi kendisinde olan şuh bir kahkaha attı:-Kocama sakın kötü şeyler söylemeyin. Tesir altında kalır dedi ve parkeyi tıkırdatarak ayrıldı.

Sonradan Dönemin en önemli kurmaylarından Behçet Kemal Çağlar da bize katıldı.

O arada, İnönü'ye köpürüyordu. Atatürk'ün sahiplenmesiyle geldiği yerleri yeterli görmüyor, Başbakan hakkında atıp tutuyordu.-Bu adam bizim hepimizi harcıyor. diyordu.

Ankara'nın o özel günlerinde ise yeni rejime İnanmayanların hiçbir şansı yoktu.

İstiklâl Mahkemelerini, Milli Mücadele içinde ve sonra oynadığı roller bakımından Büyük Fransız İnkılâbının ordular yanındaki siyasi komiserlerine ve inkılâp mahkemelerine benziyordu.

Muharrir Arkadaşım Samet Ağaoğlu, Ankara İstiklâl Mahkemesi'ndeki bir vakayı şöyle anlatmıştı bana:Sanık yerinde Doğu vilâyetlerinde bir ilçenin telgraf memuru var.Suç delili isyan sahnesindeki bir arkadaşına çektiği şu telgraf:“Din uğrunda büyük şehit Hazreti Hamza'nın yanına gitmeye hazırım!”

Kel Ali namıyla meşhur Ali Çetinkaya, gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirdi. Dudaklarının arasından ıslık gibi çıkan sesi, gözlerinin şaklayan bir kamçının ışığı sayılabilecek bakışlarıyla birleşti ve mahkeme salonunda şu söz duyuldu:

“Demek Hazreti Hamza'nın yanına gitmeye hazırsın! Peki, yarın sabah orada olacaksın!”

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  506553

-