12 ARALIK 2019 PERŞEMBE

Elif Sönmezışık

OSMANLI ŞEHRİ

Elif Sönmezışık

 

Böyle bir başlığın altında yıkılışlardan değil, en azından elde kalanlardan bahsetmek gerekir. Ama yıkılışlar haddini aştığından belki, Osmanlı şehri denince evvela İstanbul, sonra yıkılıp yitirilenler akla geliyor.

“Gerçek olan etrafımızdaki her kayıptan sonra biraz daha yıkılışımızdır.” demişti Orhan Okay. Haklıydı. Yıktığımız her şeyi kaybediyor, böylece kendimizi azaltıyoruz. Belleğimizde yer etmişlerin genlerle aktarılması imkânı yok. Üstelik dünya öyle artık öyle bir yerdi ki, artık kimse görmediğinin varlığını kabullenemiyor. Yıkılan her şey silinmiş demek.

O zaman daha fazla azalmamak ve azaltmamak için bir şeyler yapılmalı. Herkeste nüvesi bulunan “insaf” mefhumunu öne çıkarmak için Mimar Sinan'ın eserleri yeter de artar bile. Ama Koca Sinan, bu konuda da tedbiri elden bırakmamıştı. Bütün öngörüsüyle, “Dünya durdukça eserlerimi gören aklıselim sahiplerinin, çabamın ciddiyetini göz önünde bulundurarak, bunlara insaf ile bakacaklarını ve beni hayırlı dualar ile anacaklarını umarım.” diyen Sinan'ın bu cümlesinin bugün her eserinin giriş kapısında asılı olması gerekiyor.

Bilmiyorum asırlar boyunca yerli-yabancı seyyahların ya da şair ve yazarların anlatışıyla İstanbul'u temaşa etmek, bugün de herkesin hoşuna gider mi? Şahit oldukları harikuladeliği, sonsuzmuş gibi duran cümlelerle anlatışları zaman zaman İstanbul temaşasından bile daha etkileyici oysa. Hele ki teknoloji yokluğunda anlatılan şehir, sanki yaşanmamış bir hayal diyarını anlatıyor. Bugünlerde şehre karşı daha insaflı olmak için ihtiyacımız olan biraz da budur belki de. Erdem Bayazıt'ın, “Sanatkâr varoluşun hikmetini arayan kişidir.” cümlesinden yola çıkarsak edebiyat, güzelliğin çetelesini tutan en kıymetli aracılardandır zira.

Ve onlardan yalnızca birkaçı:

  1. yüzyılda İstanbul'a gelen Gerard de Nerval, “Hareketli ve yemyeşil ufukları, boyalı evleri, son derece zarif camileri, kurşun kaplamalı kubbeler ile İstanbul, insana sadece güzel fikirler ve tatlı hayaller ilham eder.” demişti. Devrin İstanbul'unun sosyal hayatını ince detaylarla tarif eden Nerval, Muhteşem İstanbul isimli seyahatnamesinde “Şu şehir eskiden beri Avrupa ile Asya'yı birleştiren tılsımlı ve âdeta kutsal bir mühürdür.” demekten ve büyük cümleler kurmaktan da kaçınmamıştı.

Nerval'den yarım asır sonra İstanbul'a diplomatik vesilelerle yolu düşen Alman Georgina Max Müller'in İstanbul'dan gönderdiği mektuplar da dönemi anlamak adına önemlidir. “Alçak tepelerin zarif silueti, değişik renkler, şahane binalar hep bir arada -sanki Stockholm, Venedik ve Napoli koyunun bütün güzelliği bir bütün olarak bu şehirde toplanmış.” diyecek kadar hayran kalmıştı Müller. 1893'te şehre gelen Müller'in mektuplarının neredeyse her satırında büyülendiği şehir mimarisine dair tasvirler vardı ve yine de cümlelerinin aciz kaldığını itiraf ediyordu. 

 Bizde en iyi bilinen seyyahlardandır Edmondo de Amicis. Onun İstanbul isimli seyahatnamesi ilk akla gelen İstanbul anlatımları arasında yer alır. Kitabın birçok bölümünde detaylı şehir anlatımları vardır. İşte onlardan biri: “…kat kat yükselen yüzlerce yapı ve bahçe; sıra sıra dizilmiş renk renk evler, camiler, çarşılar, saraylar, hamamlar, köşkler ve bunların arasında upuzun fildişi sütunlar gibi yükselen ve tepeleri pırıl pırıl parlayan minareler; yukarılardan kıyılara doğru, kenar mahalleleri ve hisarları çevreleyerek, koyu şeritler halinde inen serviler öne çıkıyor; her yana dağılmış, her yandan hıncahınç fışkıran bir yeşillik tepeleri süsleyip çatıların arasından sahile doğru kıvrılıyor.”

Cumhuriyet devrinde yaşanan mimari ve kültürel sarsıntı sonrasında yerli yazarlarımız birçok eserde bu derdi dile getirme gayretinde oldular. Malik Aksel İstanbul'un Ortası isimli eserinde, Orhan Okay hassasiyetine yaklaşarak, bugünün derdine tercüman olabilecek anlatımlara yer vermişti. İşte mühim bir anektod: “(Cemil Paşa) İstanbul'u Paris'e benzetmek için Mimar Sinan'ın eseri olan Ayasofya Hamamı'nı bile yıkmaya çalışırken Sultan Reşad, ‘Bu benim ecdadımın yadigârıdır, sen nasıl bunu yıkarsın!' demiş, böylece bu eser padişahın kuvveti ile kurtarılmıştır.”

İstanbul sevdalısı Ziya Osman Saba'nın yıkılışı yaşantılar üzerinden okuması ibretliktir. “Bıraktığım İstanbul” isimli hikâyesinde içini döker âdeta. “Orada, Köprü'nün üstünde olduktan sonra, bir amele, bir temizlik işçisi olabilirdim. Köprü'nün, İstanbul'un bu en işlek caddesinin kaldırımlarını en titiz bir itina ile temizler, o kaldırımları kirleten, o taşlara tükürenler olursa, yanlarına yavaşça yaklaşır, kendime deli dedirtmeyi göze alarak: ‘Nerede olduğunuzu unutuyor musunuz?' derdim; şu göğe, şu kubbelere baksanıza; İstanbul'dasınız, çoluğunuzun çocuğunuzun yanında, hiç kimseniz bile yoksa, ölmüşlerinizin yakınındasınız. Basabilmek saadetine erdiğiniz bu kaldırımlara hiç tükürülür mü?” cümleleri, olup biteni anlatmaya yetiyordu.

Sözü Turgut Cansever'in hem tasvir eden hem de ders veren incelikli cümlesiyle bitirelim. Üstelik bu cümle Osmanlı Şehri kitabından olsun ki, başlığın hakkını verelim:

“Tarihi İstanbul'un (bu) yapısı içinde yaşamak; her biri dünyanın, kâinatın özel bir köşesine yerleştirilerek o yeri tezyin eden, süsleyen, dünyayı güzelleştiren şehirciklerin, yerleşmelerin arasında, kâinatın ortasında, mesela İstanbul'u süsleyen kubbeler, minareler, havada uçar gibi duran çatıların altında her biri bir ziynet gibi dizilen cumbalı evlerin pencerelerinin ağaçlar ve bahçelerle tamamlanmış sonsuz muhteşem zenginliğini tatmak ve yaşamak, bu güzelliklerin birinden öbürüne gitmek, birinden öbürüne giderken diğerlerini hatırlamak idi.”

 

 

 

 

 

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  521735

-