14 AĞUSTOS 2020 CUMA

ÖZELLİKLE OKUMUŞ VE BİLGİLİ KİŞİLERİ ÖLDÜRÜYORLARDI


ÖZELLİKLE OKUMUŞ VE BİLGİLİ KİŞİLERİ ÖLDÜRÜYORLARDI

Halkın cahil bırakılmasını saağlamak ve asimilasyonu kolaylaştırmak için 1959'dan itibaren başlatılan bu yöntem nedeniyle çok sayıda aydın hayatını kaybetmiştir. Özellikle 1966'daki ‘Kültür Devrimi' sırasında pek çok aydının öldürüldüğü bilinirken 1970'lerde de aydınlar ve üniversite öğrencileri hedef alınmıştır. 1990'da yaşanan ve tüm dünyaya Doğu Türkistan'ı tanıtan ‘Barın Ayaklanması' da aydın kesime yönelik bir soykırıma dönüşmüştür. Bu ayaklanmayı da halkı cahilleştirmek için fırsat olarak gören Çin güçleri, isyanın geçtiği yer olan Aktu ilçesinde gereksiz denilerek 50 camiyi kapatmış bütün imamlardan bağlılıklarına dair birer mektup isteyerek yetkililer tarafından onaylanmayan dinî liderlere yasaklamalar getirmiş-tir.
Asimilasyon için kendi müfredatını zorunlu kılarak Uygurların dilini yok etmeye yönelik çalışmalar da sürdüren Çin, Uygurlara ait okullara getirdiği yasaklar ve eğitimdeki zorlaştırmalar ile öğrencilerin Çin okullarına mecbur kalmalarını sağlamaya çalışmıştır. 2009'da resmî okullarda ve resmî dairelerde Uygur dilinin yasaklanmasından sonra kimlik kartlarındaki isim ve unvanlar da Çince yazılmaya başlanmıştır. Ateizmin ilkelerinin öğrencilere zorunlu olarak öğretilmekte olduğu okullarda dine ve Uygur tarihine ait her şey yasakken üniversiteye girişler de Doğu Türkistanlı öğrenciler için zorlaştırılmış ve yüksek eğitim ücretleriyle eğitim hakları elle-rinden alınmıştır. Eğitim alanındaki ihlallerle Türk halkının cahil kalması için çaba sarfeden Çin uygulamalarının bir sonucu olarak Urumçi Üniversitesi'ndeki öğrenci oranı gösterilebilir. Üniversitede okuyanların sadece %20'si Uygur iken %80'inin Çinli olduğu üniversitede psikolojik baskılarla Uygur öğrenciler yıpratılmakta asimile olmaları için her türlü çaba gösterilmektedir. Bütün kütüphanelerin devlet gözetimi altında tutulduğu bilinirken binlerce eser Çin kültür politikasına aykırı olduğu gerekçesiyle imha edilmiş, 1950'lerden sonra Doğu Türkistan üniversitelerinin ismi değiştirilmiş, bu üniversitelerden mezun olanlar fişlenerek baskı altında yaşamak zorunda bırakılmışlardır.
Halkın %50'sinin Uygur Türkçesi ile konuşmasına karşılık Türkçe isimlerin yasak olduğu, üniversitelerde eğitim dilinin zorunlu olarak Çinceye çevrildiği Doğu Türkistan'da yaşanan asimilasyonun önüne geçilememesi durumunda Uygur halkının tarihten silinmesi muhtemeldir. Ancak BM'nin tüm bu uygulamalar ve gerçekler karşısında dünyanın diğer bölgelerindeki azınlıklara olan ilgisini burada bir halkın yok edilmesi karşısında göstermemesi düşündürücüdür.
BEBEKLERİN YAŞAMA HAKKI YOK MU?
Doğu Türkistan'da halkın tamamen ortadan kalkması için her yolu deneyen Çin'in özellikle kadınları hedef alan ve sayısız kadının yaşamını yitirmesine sebep olan uygulaması ‘doğum kontrolü' adı altında gerçekleşen zorunlu ve toplu kürtajlardır. Doğum kontrolünü Çin'in modernizasyonu ve gıda güvenliği olarak aklamaya çalışan Çinliler bölgenin doğal zenginliklerini sömürüden vazgeçmeleri halinde yerel halka yeteceğini dünyadan saklamaktadırlar. Bu nedenle açlık bahanesi ile 1979'dan beri zorunlu olan uygulama ile Müslüman halka şehirlerde tek çocuk, kırsal kesimde ise ilk çocuğun kız olması şartıyla ikinci çocuk izni verilmektedir. Uluslararası Af Örgütü'nün de tesbitleriyle kota fazlası doğan bebeklerin görevlilerin baskısı sonucu öldürüldüğü tesbit edilmişken Çin, bir bebeğin yaşam hakkını ya sıcak suda boğarak ya da zehirli iğne ile sonlandırmaktadır. Yasağa uymayan kadınlar ise çocuklarının öldürülmelerine tanık olmakta, eğer doğum gerçekleşmeden yakalanırlarsa 8-9 aylık bir hamilelik bile zorla sonlandırılırken annenin sağlığı da hiçe sayılmaktadır. 1992'de bu kural dışı doğumları önlemek ve anne adaylarını takip etmek için 432 Çinli memurun bölgeye gönderildiği bilinmektedir. Azınlıklar için iki çocuk politikasının dışına çıkan ailelere 8-10 bin Yuan arasında para cezası kesilirken normal bir çiftçinin hasadın iyi olduğu bir yılda ancak 5.000 Yuan kazanabildiği bilinmektedir. Anne adaylarına yönelik kürtajların dışında uygulanan bir diğer politika da zorla yapılan ameliyatlardır ki 1991'de Hoten vilayetine bağlı Karakaş ilçesinde 18.700 Müslüman anne adayı zorla ameliyat edilerek kısırlaştırılmıştır. Bu sayının bu ilçedeki anne adaylarının tamamına yakın olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca bölgede anne-babalar çocuklarını yalnız sokağa çıkaramamaktadırlar çünkü 7-8 yaşlarındaki çocukların yalnız kaldıklarında kayboldukları, ortaya çıktıklarında ise çocukların kısırlaştırılmış olduğu anlaşılmıştır. Kota fazlası doğan ve bir şekilde (genellikle rüşvetlerle) hayatta kalan çocuklar ise Çin tarafından ‘yok' hükmünde sayılmakta bu çocuklara kimlik verilmemektedir. Böylelikle yetişkin olduklarında tutuklanmalarının önü açılmaktadır.
ORGAN TİCARETİNİN ANA KAYNAĞI: TUTUKLULAR!
İşgal altındaki Doğu Türkistan halkının sürekli olarak maruz kaldığı tutuklamalar ise adeta yok edilme operasyonlarına dönüşmüş, tarlalarda ya da tuğla fabrikalarında ağır şarlar altında çalıştırılan tutuklulara hukuksuz uygulamalar yapılmıştır. Hapishanelerin birer işkencehaneye dönüştüğü; gizlice ibadet etmeye çalışanlara işkence yapıldığı ve ağır cezalara çarptırıldıkları bilinirken Doğu Türkistanlılar işkenceler sonunda genellikle hayatını kaybetmekte ya da ciddi sağlık sorunları yaşamaktadır. Başa vurarak dövme, vücudun çeşitli yerlerine elektrik verme, havada uçak pozisyonunda tutma, direğe asma ve daha pek çok acımasız uygulama keyfî tutuklamaların sıklıkla yaşandığı Doğu Türkistan'da artık sıradan hale gelmişken gözaltındakilerin çoğunun ya aklî dengesini yitirdiği ya da işkenceler karşısından başını duvarlara vurarak hayatını sonlandırdığı anlatılmaktadır. Kendilerini savunma hakkı olmayan ve şüpheler doğrultusunda sürekli suçlanan Uygur Türkleri hakkında çok kısa sürede alınan idam kararları da Çin adaletsizliğinin bir başka boyutudur. 1999-2000 arasında mahkemelerin ölüm cezasına çarptırdığı ya da işkence sonucu ölen kişi sayısının 2.500 civarında olduğu belirtilmektedir.
Keyfî tutuklamalar ile halk caydırılmaya, sindirilmeye çalışı-lırken yaşanan örnekler sürekli başka ülkelerdeki azınlık sorunlarını kendilerine dert edinen Batılı kurumların neden bu bölgede ilkokul öğrencilerine kadar uzanan tutuklamalar ve işkenceler karşısında harekete geçmediği sorusunu akıllara getirmektedir. Öyle ki 1999'da bir ortaokul öğrencisi sadece el yazısı duvardaki yazıya benzediği, bir ilkokul öğrencisi de kitabındaki Mao'nun resmini yırttığı gerekçesiyle tutuklanarak cezaevine gönderilmiştir. Tutuklananların çoğunun işkenceye dayanamayarak öldüğü Doğu Türkistan'da bu ölümlerle ilgili herhangi bir işlemin yapılmadığı da bilinmektedir. 2006'da bir Uygur gencinin sorgulama sırasında ölümünü araştıran ailesi herhangi bir sonuç alamazken 2008'de bir gece baskını ile evinden alınan Müellif Hacı isimli bir esnafın cesedi iki ay sonra olayı kimseye anlatmamaları şartıyla teslim edilmiştir. Çin'in Uygur Türklerine bakış açısının en güzel örneğini ise 2009'da bir grup Çinli'nin “bir Çinli'ye iğne batırdı” diyerek suçladıkları Uygur gencinin 8 yıla mahkûm edilmesi ve ardından ailenin konuyu araştırmaya kalkması durumunda oğullarına verilen cezanın 12 yıla çıkacağı tehdidi oluşturmak-tadır.
Uluslararası Af Örgütü'nün dile getirdiği gerçek ise tutuklananların akıbeti ve sorgulananlara uygulanan ağır baskının nedenini ele vermektedir. Af Örgütü'ne göre ülkedeki organ naklinin temel kaynağı olarak infaz edilen mahkûmlar gösterilirken, Çin'de ölüm cezasının yaygınlığı ile hasta-nelerdeki organ naklinden sağlanan kâr arasında ilişki olduğu belirtilmektedir. Böbrek nakli için gereken organların %90'ının Doğu Türkistanlı mahkûmlardan elde edildiği bilinmektedir. 27 Haziran 2001 tarihli The Washington Post gazetesinin haberine göre mahkûmlardan organ alma operasyonlarına katılan bir doktorun anlattıkları yaşanan vahşeti gözler önüne sererken mahkûmların derilerinden kornealarına kadar tüm organları fahiş fiyatlarla satılmıştır. Çin'in başın arkasından tek kurşunla gerçekleştirdiği infazlar, organ nakline imkân verirken doktorların anlattığına göre kimi zaman mahkûmların ölmesi bile beklenmeden organları alınmakta ve yarı ölü bedenler çöp torbaları ile atılmaktadır.

Yorum Yaz

  437181

-