18 KASIM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

PKK PROPAGANDASINA SİNEMA GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NDEN DESTEK

Hasret Yıldırım

Turizm ve Kültür Bakan-lığı Sinema Genel Müdürlüğü'nün sponsoru olduğu filmde Türkiye'nin kötülenip, PKK propagandası yapıldığı ortaya çıktı. 23 Eylül'den beri gösterimde olan, ancak medyanın çok ilgi göstermediği “Rauf” isimli Türkiye'yi küçük düşürmeye çalışıyor. Türkiye düşmanı batı medyası tarafından ayakta alkışlanıp festivallerde ödüle boğulmaya devam ediyor.

Her biri, davamızın “kale”si kıymetinde yayınevleri teker teker kapanıyor. Bu kaleleri bir nebze olsun ayakta tutabilecek imkâna sahip, T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı ise; PKK propagandası yapmaktan, aslî unsurlara sahip çıkamıyor. “Hoppala!. Bakanlık ve pkk propagandası da ne alâka?” diyenler olacaktır. Bu ülkede öyle enteresan, öyle anlatılması güç mevzular olur ki; Türkiye Açık Hava Tımarhanesi'nde bir deli olarak yaşamak zorunda kalırsınız.

Kısa bir süre evvel, bizdeki medya tarafından pek alâka görmeyen veya üstü örtülen, lâkin yabancı medyanın ayakta alkışladığı ve birçok festivalde mükâfat alan bir film gösterildi. Filmin adı “Rauf” ve 23 Eylül'den beri Türkiye'de gösterimde... Filmin hülasaten mevzuu, Kars'ın bir köyünde görünmeyen bitmez bir savaşın gölgesi altında yaşayan 9 yaşındaki Rauf'un, sevdiği kız Zana için pembe rengi bulmak üzere çıktığı yolculuktur. Zana, Rauf´un yanında çıraklık yaptığı marangozun 20 yaşındaki kızıdır. Rauf için pembe, hayallerindeki aşkın rengidir; umut etme cesaretinin ve hiç görmediği barışın rengidir... Pembeyi arayışı kızı gülümsetme arzusuyla başlar, fakat gri bir dünyada yaşayacağı deneyimler Rauf´a siyah ve beyazı da öğretecektir...

Rauf bizde, 35. Uluslararası İstanbul Film Festivali ve 53. Uluslararası Antalya Film Festivali'nde mükâfata lâyık görülmüş. Sponsorları arasında T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı bulunuyor. Rauf, Berlin Film Festivali'nde gösterildikten sonra, Almanların film yapımcılarına sorduğu sualleri ve cevapları, Radikal Gazetesi'nden Ahmet Boyacıoğlu şöyle naklediyor: “Mikrofon izleyiciler arasında dolaşıyor ve bir soru geliyor: “Bu film Türkiye'de gösterilebilecek mi?” Reis Çelik'in yönettiği Lal Gece de Berlin'de gösterildiğinde, bir Fransız TV ekibi bize “Bu filmi Berlin'de gösterdikten sonra Türkiye'ye geri dönebilecek misiniz?” diye sormuştu. Ben de “İstanbul'a döndüğümüzde bizi havaalanında asacaklar.” diye cevap verip eklemiştim: “Nasıl bu kadar aptalca bir soru sorabiliyorsunuz?” Yine de “Böyle sorular Almanların cahilliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa bizim kendimizi tanıtamamamızdan mı?” diye merak ediyorum.

Untitled-2_137

 

“Bu film Türkiye'de gösterilebilecek mi?” sorusuna geri dönelim. Filmin yapımcısı “Biz filmi Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle çektik, dağıtımcı firma ile görüşmelerimiz sürüyor, filmi nisan ayında gösterime sokmayı planlıyoruz” diye cevap verdi.” [Radikal-15.02.2016]

Hiçbir filmi beğenmemesiyle meşhur, sinema yazarı ve münekkidi (eleştirmeni) Dan Fainaru da; Rauf ile alâkalı, Screen Daily mecmuasındaki köşe yazısında şunları söylüyor: “Söz konusu köy bir Kürt köyüdür; filmde bu nokta açıkça ortaya konmaz, asilerle Türk güvenlik güçleri arasında gece boyunca sürüp giden çatışmalardan böyle olduğunu tahmin edebiliyoruz. Fakat seyirciyi rahatsız etmemek için bunlar söze dökülmez. Köy halkına zulmedenler her kim olursa olsun ete kemiğe bürünüp görünmez. Film, engin ufuklara uzanan karla kaplı dağların, vadilerin, ovaların aydınlık manzaraları ile köy halkının ilkel, basit, ışıktan yoksun evlerini kaplayan karanlık arasındaki kontrast üzerinde yoğunlaşmaktadır. […] Bütün bu anlatılanlar Türkiye'den gelen haberleri ve Ankara'nın Kürt halkıyla ilgili tutumunu izleyenler için bilinen şeyler olmalı. Bununla beraber, dünyanın herhangi bir yerinde, azınlıklara eziyet eden bir rejimin, türü ne olursa olsun, açık bir ithamdan ya da belirgin bir protesto içermekten kaçınmakla birlikte, film evrensel bir anlam kazanıyor.”

Untitled-3_1
Mehmet Varış ağabeyle Kitapevi Yayınlarında.

“Dan Fainaru kimdir” sualinin cevabını da; Türk Yahudi topluluğunun gazetesi, “Şalom” şöyle hülâsa ediyor: “Fainaru Romanya'da doğdu, 1950'de İsrail'e yerleşti. 1957'de Ordu Radyo ve Televizyon Kurumu'na girdi ve 1970 yılına dek film eleştirmenliği yaptı. 1982'de yayın hayatına başlayan ülkenin tek sinema dergisi Cinematheque'in kurucusu ve ortak editörüdür. İsrail Film Enstitüsü'nün yöneticiliği, İsrail Film Eleştirmenleri Derneği'nin başkanlığını ve Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu'nun başkan vekilliğini yürüttü.” Rauf isimli film, kısa biyografisi bu bilgilerle verilen biri tarafından “takdire şayan” olarak görülüyorsa; aynı şahıs Türkiye'nin “birleştirici” doğu politikası üzerinden “bölücülük” yapıyorsa, benim midem bulanır arkadaş!.

Variety Sinema Dergisi'nde ise, sinema münekkidi Jay Weissberg, Rauf'u şöyle hülâsa ediyor: “Barış Kaya ve Soner Caner'in tadında ve abartısız melankolik dramı “Rauf”ta, roketler geceyi ışığa boğarken, bir çocuk bekleyiş ve kayıp travmalarına şahit olur. Doğu Anadolu'daki bir Kürt köyünde geçen öykü, mevcut çatışmalara, içinde her açıklamayı barındıran kilit unsur olarak yaklaşırken, olaylara doğrudan referansları zekice bir tavırla arka planda tutuyor. Çocuğun hayranı olduğu kadını memnun etmek için pembe yazma arayışı, dozunda bir sevimlilik ortamı oluştururken, maharetlice kadrajlanmış görseller dikkat çekiyor. Filmin sonundaki o gereksiz müzik patlaması dışında, filmin kareleri, zarif ve büyülü bir ruh hali yaratıyor izleyicide… Festivaller ve gösterim organizasyonları açısından kayda değer bir film Rauf…

Film, her ne kadar, Berlinale'nin Generation Kplus kategorisinde yarışmış olsa da, organizatörler bu sınıflandırmaya bakmamalı hiç… Film, Kürt-Türk çatışmasını bir çocuğun perspektifinden gözlemliyor, dolayısıyla filme bir çocuk filmi demek zor… 9 yaşındaki Rauf (Alen Hüseyin Gürsoy), her gün Türk milliyetçiliği propagandasının işlendiği harap haldeki köy ilkokulunda, derslerine pek de ilgili olmayan bir çocuktur. Asıl isteği bir çoban olmaktır, fakat babası onu marangoz Ahmet Usta'nın (Yavuz Gürbüz) yanına çırak olarak verir. Ahmet Usta''nın son dönemlerde yoğun olarak aldığı iş, Türk-Kürt çatışmalarından ceset torbalarında gelen hemşerilerinin yakınları için tabut siparişi almaktır. Bu çatışma, bir çocuğun tam olarak idrak edemeyeceği bir şeydir, dolayısıyla yönetmenler Kaya ve Caner, Rauf'un bu çatışmaların sonuçlarını duyular üzerinden izlenimci bir yaklaşımla deneyimlemesini tercih etmişlerdir. Örneğin Rauf, marangozhanede yan odadan bardak getirmesi istendiğinde odaya girer ve duvarlara sıra sıra dizilmiş çivili tabutlarla karşılaşır. Çocuk bir savaş yaşandığından haberdardır, zira geceleri patlama seslerini duyar, köyde genç insanların eksikliğini görür ve her gün, çatışmadan bir şekilde dönmesini beklediği oğlunun uzak ufuklara bakarak yollarını gözleyen yaşlı bir kadının yanından geçer.”

Untitled-4_1

Hele ki, 17 Şubat 2016 tarihli Zaman Gazetesi'nin Avrupa baskısında; pohpohlanmış Rauf filmi haberi, soru işaretlerini daha da arttırıyor. Gülay Durgut imzasıyla neşredilen yazıda, filmin başkahramanı Rauf şöyle anlatılıyor: “Alen Hüseyin Gürsoy 6'ıncı sınıf öğrencisi ve oyunculuğu çok seviyor. Kendisiyle görüştüğümüzde film çekimlerinde ilk başta çok heyecanlandığını ancak film koçunun kendisine yardımcı olmasıyla birlikte heyecanını yendiğini anlatıyor. “Ne dedilerse onu yaptım” diyor ve kendinden emin bir şekilde “Ödüle doğru yürüyoruz” cümlesini kuruyor. Bunun üzerine “Kristal Ayı'yı kazanırsanız bu senin için ne ifade eder?” diye soruyorum. “Benim iyi oynadığımı ifade eder, yönetmenlerin ve ekip olarak hepimizin iyi olduğunu ifade eder” yanıtını veriyor. Alen İstanbul'da yaşıyor, ailenin kökeni Sivas'ta. Bebek bakıcısı bir anne ile fabrikada çalışan bir babanın iki oğlundan biri.”

Aynı yazıda, Filmin senaristi ve yönetmenlerinden biri olan Soner Caner ise; “Filmin yüzde 40'ı benim çocukluğumda yaşadıklarımdan oluşuyor. Köyüme olan vefa borcumu ödedim.” sözleriyle tanıtılıyor. Bahse konu olan köy, Türkiye-Ermenistan sınırına 30 km. uzaklıkta, Kars'ın Küçükyusuf köyüdür. Köyün siyasî yakın geçmişi Hdp ile iç içedir. 7 Haziran seçimlerinde 241 geçerli reyden 232'si; 1 Kasım seçimlerinde 222 geçerli reyden 207'si Hdp tarafından alınmıştır. Rauf'un çekimleri bu köyde bir yıl süreyle devam etmiştir.

Film Hafızası internet sitesinde, film münekkidi olan Seçil Karagülle, Rauf ile alâkalı şunları söylüyor: Filmde çatışmalardan hiç açık bahsedilmez. Rauf'un, ustasına “Dağa çıkmak ne demek?” sorusu cevapsız kalır örneğin. “Pembe nedir” gibi gülümsetemeyen, seyircinin içine oturan bir sorudur bu. Marangoz atölyesinde sık sık tabut yapılır. Bir çocuk için sipariş verir ailesi, yaşı on sekiz diyerek.

Seyirciler olarak bu tabutların nedenini biliriz. Çekildiği coğrafyanın ve oyuncu kadrosundaki güzel insanların hakkını veren görüntüleri, Rauf filmini sadece sinematografik olarak bile izlenmeye değer kılar. Bunun dışında, filmin zayıf unsurlarını sıralamak gerekirse, bazı diyalogların gerçekçi olmaması, özellikle minibüs sahnelerinde konuşmaların anlaşılmasında zorluk yaşanması ve dil tercihi sayılabilir. Filmdeki dil seçimi, anlatılan coğrafyanın en büyük dertlerinden birini yadsımak gibi görünüyor. Ancak belki de bu seçimin nedeni, insanların kendi dillerini konuşamamasına bir vurguydu. Eğer böyleyse bir şekilde bunu film içinde vurgulamak gerekirdi, filmin bu açıdan eksik kaldığını söyleyebiliriz.”

Filmi izlediğinizde, hususiyetle ses ve diyalogların birçoğunun felaket olması dikkatinizi çekiyor. Misâlen, Rauf'un pembe çiçekli yazma almak için girdiği dükkândaki adamın, sırtında kaz taşıyan köylü bir çocuğa elit bir şahsiyet gibi davranarak;

Hoşgeldiniz, maalesef pembe yok, kusura bakmayın, özür dileriz.” gibi sözler sarf etmesi, hakikâtten uzak ve amatörce. Sanki Anadolu'nun bir kasabasında gündelik hayatın gerektirdiği konuşmalar değil de, büyükşehirin göbeğinde diyalog kuruluyor. (Gerçi büyükşehirlerde de bu nezâket kalmadı ya, neyse.) Bir de, köy okuluna gelip Kore savaşında başından geçenleri anlatan gazi dedeyle alâkalı olarak talebelere “Ulusal duygularınızı kabartmak için, Kore gazisini ayağınıza getirdik. Dinlemiyorsunuz!.” diyen bir öğretmen kurgusunu gözlerinizin önüne getirin işte… Filmin kapanışında “hususi teşekkür” alan biri var; Yamaç Okur… Sadece şu ismin bile araştırılması, filmin gâyesini ortaya çıkarır diyorum.

Film kati'yen gösterilen ehemmiyeti hak edecek bir yapım değil. Avrupa'nın gösterdiği alâkanın tek sebebi; kol kola oldukları pkk terör örgütü propagandasının içimizdeki yönetmen denilen şahıslar tarafından yapılmasıdır. “Vur abalıya” da, ne olursa olsun. Muhtevanın zerre kadar kıymeti yok. Muhterem Cumhurreisimizin “teröre karşı millî seferberlik” ilân ettiği şu günlere gelirken; bakanlık da, “evrensel” bir terör filmine sponsor oluyor ve azınlıkların (!?) hakkını müdafaa ediyor. Güler misin, ağlar mısın? Kafayı yememek elde değil… Ne yaparlarsa yapsınlar, “Büyük Millet” bir gün bu ‘alicengiz' oyunlarını da yenecek, şüphemiz yok…

Gelelim makalemizin bir diğer üzücü kısmına… Kitapla haşir-neşir olan herkesin muhakkak yolunun geçtiği veya hukuku olduğu, Cağaloğlu'nda bulunan Kitabevi Yayınları'nın sahibi Memet Varış ağabey ile uzun yıllardır süregelen bir hukukum var. Kendisini kitap dünyasında; basılması zor, lâkin ilmî manada çok şeyler ifade eden kitapları, gözünü kırpmadan basan, (mevzuun para kısmına ehemmiyet vermeyen) gözüpek bir yayınevi sahibi olarak tanırım. Kütüphaneme kazandırdığı sayısız eser için kendisine nasıl teşekkür etsem bilemiyorum...

Son zamanlarda olumsuz şartların hâd safhaya ulaşması sebebiyle, “Kitabevi Yayınları kapanıyor” söylentileri de çoğalınca; çekine çekine hakikâti sordum ve ne yazık ki mevzuun doğru olduğunu öğrendim. Ciddi manada “kitap seven” biri olarak, sanki yüreğime bir hançer saplandı. Davamızın bir kalesi çöküyordu. Hem de “bizimkilerin iktidarında...” Ne olurdu be, gereksiz işlere harcadığınız paraları, istikbâlin teminatı olan kitapları neşreden; taşın altına elini değil, varlığını koyan birine, hem de karşılığını alarak aktarsaydınız. O da şov olurdu be. (Siz seversiniz şov işlerini.) Bir avuç “kitap seveni” mutlu ederdiniz en azından. Bu Vatan'da “izm”lerin kurbanı olmuş nice “ist”leri memnun ettiniz de, bir biz kaldık be...

Sonuç olarak, bu cumartesi Kitabevi Yayınları son defa kapısını açıyor. Tüm kitapseverleri, birbirinden kalite kitapları %50 İNDİRİM ile almak üzere davet ediyor. Bana teklif yapıldığında, (teşbihte hata olmaz) “ağlayanın malı gülene fayda etmez” diyerek hiç oralı olmadım doğrusu. O kitaplara elimi bile sürmek istemedim. Lâkin yüreği büyük insan Memet Varış ağabey, hususiyetle “ben bu kitapları gönül rızam ile bu üslup üzere satıyorum, sonuçta dükkânımı kapatıyorum, ilân edelim” deyince; bize de bu ortamdan nakletmek vazifesi düştü. Kitapsever arkadaşlar lütfen kulak ardı etmeyelim. Mutlaka ama mutlaka size hitap eden bir şeyler bulacaksınız...

Hakkını helal et güzel insan. 21 yıllık bir “kale”nin ayakta durmasına vesile olamadık. Acı da olsa, satışına vesile olalım bari... (T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı'na ilân olunur.)

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  306984

-