15 AĞUSTOS 2018 ÇARŞAMBA

Selim Sözer

POST/MODERN DÜNYADA İSLAM’IN İMKÂNI-3

Selim Sözer

Modernite, Modernizm, Modernlik ve Modernleşme; bu üç kavramı aklımızın bir köşesinde tutarak devam edelim. Modern kelimesinin yeni olan olduğu bilgisinden yola çıkarak tarihin belli bir döneminde ve dünyanın belli bir coğrafyasında başlamış olan altüstler sonucunda bütün dünyanın deneyimlemek zorunda kaldığı, “modernin ölümcül nefesinin ulaşmadığı bir yerin olmadığı” bir durumu anlatmaya girişiyoruz. Bu dönem “katı olan har şeyin buharlaştığı”, kutsal olanın profan (kutsal dışı) laştığı, “dünyanın büyüsünün bozulduğu” zamanları sembolize eder.

Şöyle anlatılır: İngilizce bir kelime olan modernity Türkçeye modernite veya modernlik şeklinde geçmiştir. Modernlik; insanlığın o güne kadar yaşadıklarından farklı bir inanma, bilme düşünme ve yaşama biçimidir. Şimdiki zamandan geriye doğru bakıldığında, öne çıkan paradigma, tanım, kavram ve gerçeklik algısı bakımından modernlik, insanlık tarihinin alışılmış, yaşanmış, bütün tecrübe ve birikimlerine meydan okuyan ve onları alaşağı eden yeni bir insanlık deneyiminin adıdır. Kelimenin İngilizce aslı olan “Modernity”den mülhem olarak moderniteye modernlik denilebilir. Genelde birçok kişi böyle kullanmaktadır. Biz ikisini bir birinden ayırıyor ve şu anda yaşanan ve tüm yaşamı kuşatan durumun modernlik olduğunu; modern hayatın arkasında yatan fikri yapının ise modernite olarak kavramsallaştırılabileceğini söylüyoruz. Çünkü modernite bir zihniyettir. Fiziki, sosyal ve kültürel dünyaya bir bakış biçimidir. İnsanı ve dünyayı aklın himayesine ve egemenliğine alma eylemidir. Modernite ise birçok araştırmacıya göre modernizme tekabül eder.

Moderniteyi oluşturan felsefî alt yapıya “ontolojik modernlik” (modernliğin ideolojisi) ve bu alt yapının görüntülerine ise “formel modernlik” (modernliğin tezahürleri) kavramsallaştırması uygun görülmüştür. Ontolojik modernliğin Aydınlanma düşüncesinin öncü rol üstlendiği, meta anlatıları, metafizik duruşu ve insanın varlık alanına, inancına değen kısımları oluşturduğunu ifade edilebilir.

İdeolojik, felsefi, ontolojik ve ilk çıkışı belirtmek için ifade edilebilecek otantik modernlik (modernite) dört rükun üzerine bina edilebilir: Hümanizm, ilerlemecilik, akılcılık ve deneysel tecrübeye dayalı bilimsellik (pozitivizmi). Ayrıca terim sadece modern dünyada var olan bazı tutum ve davranışları bu çağa uygun gören bir zihniyetin adı sayılmıştır. Böylece modernite büyük dönüşüm sonrasında ortaya çıkan durumu kutsayanların kutsadığı şeyin ardında yatan zihniyeti betimleyen bir söylem biçimi olarak kabul edilir. Bu düşünce ve söylem biçimi sadece modern durumun gerektirdiği itikatlara bağlı kalmaya indirgenebilir.[1]

Modernitenin tarihini daha öne çekebilmek, Rönesans'a kadar götürebilmek mümkün olsa da modern düşüncenin oluşumunun başlangıcı genellikle Aydınlanma düşüncesine dayandırılır. Berman modernliğin serüvenini üç safhada inceler: 16. yüzyılda Rönesans hareketleriyle başlayıp 18 yüzyıl Aydınlanma hareketine kadar süren yaklaşık 200 yıllık birinci dönem, 1789 Fransız Devrimi ve devrimin belirleyici öğelerinden olan Aydınlanma düşüncesi ile başlayıp 20. yüzyıla kadar süren 200 yıllık ikinci dönem ve 20. yüzyıldan günümüze kadar olan dönem.[2] Birinci dönemde modernitenin fikri alt yapısı kabul edilen Rönesans, Reform ve Aydınlanma felsefeleri gerçekleşir, ikinci dönem ise dramatik bir şekilde büyük bir kamunun oluştuğu dönemdir. 19. yüzyılda hızlanan sanayi olgusu ile birlikte 20. yüzyılın bir kısmını da içine alan bu dönemde kapitalizm, laiklik ve demokrasi gibi modern yapılar oluşur. Bu dönem modernitenin kurumsallaştığı dönemdir. Üçüncü dönem bütünüyle modernliğin bütün dünyayı kapsayacak biçimde yayıldığı dönemdir.

Rönesans'a bakıldığında hareketin en belirleyici özelliklerinden birisi olarak hümanizm göstereilebilir. Rönesans insanın her türlü bağlılıktan âzâde olmak suretiyle kendisini arayıp bulması, kendisine dayanması ve keşfetmesi anlamında insanın merkeze alındığı bir paradigmanın inşa sürecine karşılık gelmektedir. Her türlü otoriteye ve referansa karşı sadece insanın ve insan aklının otorite, referans ve meşruiyetin kaynağı kabul edildiği bir düşünce sistemi olarak demokrasinin kaynağını da oluşturduğunu söylemek mümkündür. Bu dönemde insan her türlü insanüstü denetimlerden kurtulduğu bir durumu yaşamaktadır.[3]

Rönesans'ta felsefe, ahlak, siyaset, bilgi alanında ortaya çıkan ve Ortaçağ'dan kopuşla tasvir edilen değişimlerden din de nasibini almıştır. Jean Bodin'in “doğal din/rasyonel din” kavramsallaştırması doğa ile aklın özdeşliğinden hareketle müesses dine karşı bir duruş olarak ortaya çıkmaktadır. Doğal/rasyonel din taraftarlarınca dinsel olanlar dâhil bütün meselelerde tek meşruiyet kaynağı, ilk ve son söz sahibi akıldır. Aklın onayını almayan hiçbir şey, vahiy de olsa, tanrısal olamaz. Böyle bir anlayış, doğal olarak, ya vahye dayalı dinin gereksizliği ya da dinin akıl boyutuna indirilmesi gerektiği fikrini pekiştirir.

Böylece Rönesans düşüncesinin iki önemli ayırt edici vasfının ortaya çıktığı rahatlıkla ifade edilebilir: Hümanizma ve rasyonalite. Bu düşüncenin ayırt edici başka bir niteliği de seküler dünya algısının oluşturduğu bilimsel düşüncedir. Bilimsel düşünce aklı ve deneyi önceleyen hatta ondan başka bir bilgi çeşidini kabul etmeyen bir düşünce sistemidir. Evrende hiç bir şey amaçsal değildir. Mekanik olarak bir takım yasalara bağlı olarak işleyiş içerisindedir. Fiziksel olaylar kesinlikle Tanrısal kaynaklı olarak düşünülmemişlerdir. Bilimin, her şeyin kaynağı olarak görülen bir Tanrıya inanmayı gittikçe imkânsız hale getirmesiyle birlikte; Tanrısal olan, manevi bir boşluk bırakarak, bilimsel düşüncenin içerisinden tamamıyla uzaklaşmıştır. Sekülerlik dediğimiz şey ise Tanrı ( Allah değil, her türlü ilah/tanrı)'nın dünyayı terk edip gitmesi ve Cennet'in bu dünyada inşa edilmesidir.

Modern düşüncenin Aydınlanmanın temelini oluşturan dört alanda gerçekleştirilen devrimlerin sonucu vücut bulduğu iddia edilir. Bunlar; bilimsel devrim, kültürel devrim, siyasal devrim ve endüstriyel devrimdir. Bilimsel devrim Tanrı ve melekleri tarafından yönetilen bir doğadan kendi kendini yöneten bir doğaya geçişin adıdır. Bu bizim modernliğin ontolojik temelleri arasında ele aldığımız bilimsel bilgi ve pozitivizme denk düşmektedir. Kültürel devrim düşüncenin laikleşmesi/sekülerleşmesi ve tüm ölçütleriyle rasyonelleşmesini getirmiştir. Bu da bizim temeller arasında gösterdiğimiz rasyonalizm ve sekülerizme tekabül eder. Endüstriyel devrimin bir sonuç olduğunu söyleyebiliriz. Ama modernliğin tüm dünyaya yaygınlaşabilmesinin endüstriyel devrim, bu devrimle oluşturulan zenginlik ve kurulan hâkimiyet vasıtasıyla mümkün olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Siyasal devrim ise dört temelin dördüncüsü olarak hümanizme atıfta bulunur. Çünkü her şeyin ölçüsünün insan olarak kabul edilmesi demokrasiyi doğurmuştur. Meşruiyetin kaynağının Tanrı'dan alınarak insana ve insan aklına devri söz konusu olmuştur.[4]

Gelecek yazı hem modern hem Müslüman olmak mümkün müdür? Ana teması üzerinde dönecektir.

 

 

[1] Yasin Aktay, Postmodern Kavşakta Din ve Sivil Toplum, Tezkire Yay., İstanbul, 2015, ss. 29-32.

[2] Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim.Yay., İstanbul, 2013, s. 29.

[3] Pıtırım A. Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, çev. Mete Tunçay, Salyangoz Yay., İstanbul, 2008, s. 176.

[4] Abel Jeanniere, “Modernite Nedir?”, çev. Nilgün Tutal, Modernite Versus Postmodernite, der. Mehmet Küçük, Say Yay. İstanbul, 2011, ss. 111-120.

SELİM SÖZER - TERCÜMEİHÂL

SELİM SÖZER DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  657812

-