24 EYLÜL 2020 PERŞEMBE

SABRA VE ŞATİLLA KATLİAMI

İsrail 1981 yılında Güney Lübnan’ı işgal etti. Gerekçe olarak bu bölgede bulunan FKÖ kampları gösteriliyordu.


SABRA VE ŞATİLLA KATLİAMI

İlerleyen aylarda Lübnan'ın tamamını işgale yönelerek Filistin Kurtuluş Örgütü kuvvetlerinin bulunduğu her yeri bombalayan İsrail, beş gün içerisinde Beyrut'a ulaştı. Ariel Şaron komutasındaki İsrail birliklerinin 10 binden fazla insanı katlettiği bu işgal hareketine Doğu Beyrut'taki Hristiyanlar da destek veriyordu. ABD'nin vetolarına rağmen BM'de defalarca kınanan İsrail, ‘Galile'ye Barış Operasyonu' adı verilen bu işgal hareketini bitirmek için FKÖ üyelerinin gemilerle Beyrut'tan ayrılmasını şart koştu. Geride kalan mültecilerin can güvenliğinin korunacağı sözü karşılığında bu şartı kabul eden FKÖ üyeleri Beyrut'tan ayrıldılar.

Ariel Şaron, 2-3 bin gerillanın gemilere binmediğini ve Beyrut yakınlarındaki Sabra ve Şatilla kamplarında saklandıklarını iddia etti. Tam bu sırada Lübnan Cumhurbaşkanı ve Lübnan Falanjları Partisi'nin Başkanı Beşir Cemayel bombalı bir suikast sonucu öldürüldü. Bu olaydan iki gün sonra, 16 Eylül 1982'de, İsrail tarafından ablukaya alınarak çıkışları tutulan Sabra ve Şatilla kamplarında çoğunluğu kadın ve çocuk olan yaklaşık 3 bin Filistinli mülteci, Hristiyan Falanjistler tarafından katledildi.

Sabra ve Şatilla'da yaşananlar dünya kamu­oyun­da büyük tepkiyle karşılanırken; İsrail, eşine az rastlanır bir pişkinlikle olaylarda sorumluluklarının olmadığını iddia etti. Dönemin İsrail Savunma Bakanı görevinden istifa etmezken, İsrail Başbakanı Menahem Begin de “Yahudi olmayanların Yahudi olmayanları öldürdüğünü, sorumluluğun ise Yahudilere yüklenmeye çalışıldığını” söyleyerek Şaron'a sahip çıktı. Ancak artan baskılar karşısında İsrail hükümeti bir soruşturma komisyonu kurdu. Soruşturma sonucunda Ariel Şaron Savunma Bakanlığı görevinden alındı; fakat başka bir görevle yine kabinede kaldı.

Soğuk Savaş Sonrası Dönem

1991'deki Körfez Savaşı, gerek sürekli savaş halinde olması, gerek dünyanın dört bir tarafından gelen Yahudi göçleriyle çok büyük nüfus artışının yaşanması ve gerek silah sanayine yapılan büyük yatırımlarla sıkıntılı bir süreçten geçen İsrail'in özellikle ABD'den daha çok yardım alabilmesi adına bir fırsat oldu. ABD bu süreçte İsrail'e verdiği silahlarla, bölgedeki dengelerin İsrail lehinde kalmasına büyük katkı sağlamıştır. Aynı yıl gerçekleştirilen Madrid Konferansı, İsrail'in barış görüşmeleri sürecinde somut adım atılmasını engelleyen tavrı ve Filistin topraklarındaki Yahudi yerleşimcilerin artmaya devam etmesi üzerine sonuçsuz kaldı.

1993'te ABD'nin arabulucuğunda Oslo'da gerçekleşen görüşmelerden sonra Bill Clinton'ın ev sahipliğini yaptığı Beyaz Saray'da; İzak Rabin, Şimon Peres ve Yaser Arafat'ın katılımıyla 1. Oslo Antlaşması 13 Eylül 1993'te imzalandı. FKÖ görüşmelerde büyük tavizler vermiş olmasına rağmen, karşılığında alınan tek şey Arafat'ın Filistin halkının temsilcisi olmasıydı. Egemenlik hakkı ve mültecilerle ilgili sorunlar gündem dahî yapılmadı.

Antlaşma her iki taraftan da hem kabul hem de muhalefet gördü. Antlaşma sonrasında artan şiddet olaylarından sonra 28 Eylül 1995'te Taba Antlaşması ile görünürde bağımsız bir Filistin devleti için bir adım daha atılmış oldu. 1998'de de iki ülke arasında Wye River Kararları'na imza atıldı.

2000 yılının Ekim ayında Sabra ve Şatilla katliamlarının sorumlusu Ariel Şaron'un Mescid-i Aksa'yı ziyaret etme girişimi büyük bir krize neden oldu ve böylece el-Aksa İntifadası olarak adlandırılan 2. İntifada başladı.

2004 yılında Filistin'in mânevî önderi Şeyh Ahmed Yasin, yanındaki 8 kişi ile birlikte sabah namazından çıkarken uğradığı saldırıda hayatını kaybetti. Olaydan sonra BM'nin kınama kararı girişimi ABD'nin vetosuyla karşılaştı. Şeyh Ahmed Yasin'in yerine Hamas liderliğine getirilen Abdülaziz el-Rantisi de yaklaşık bir ay sonra benzer bir suikastle katledildi.

İsrail'in Lübnan'da kumsalda denize giren çocukları hedef alan hava saldırısıyla başlayan krizde, İsrail; Hizbullah örgütünü bahane ederek 12 Temmuz 2006'da Lübnan'a saldırdı. 1.000'den fazla sivilin hayatını kaybettiği bombardımanlar tüm Lübnan'a yayılırken, devlet yetkilileri, saldırıların Lübnan'a verdiği maddî zararın da 2.5 milyar Dolar olduğunu açıkladılar. İsrail birlikleri, saldırılar nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalan Avustralyalı vatandaşları taşıyan gemiye de tâciz atışları gerçekleştirdi. Öte yandan BM'ye bağlı bir gözlemleme tesisi İsrail tarafından vuruldu ve 4 silahsız BM personeli hayatını kaybetti. Dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan saldırının planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini iddia etti; ancak kınama kararı girişimi yine ABD'nin vetosuyla akamete uğradı.

Yorum Yaz

  286700

-