Hüseyin Yağmur

SARIKAMIŞ FACİASI ÜZERİNDEKİ PERDE KALDIRILMALIDIR!

Hüseyin Yağmur

 

Eskilerin 'Önemine Binaen' diye ifade ettikleri bir tabir var. Bazı konular yüksek derecede önem taşıdıklarından dolayı tekrar tekrar anlatılırlar. Tarihimizdeki Sarıkamış Faciası da bu cinsten bir vakıa. Daha önce bir vesileyle değindiğim bu konuyu senei devriyesi olması münasebetiyle tekrar dikkatlerinize sunuyorum.

 22 Aralık 1914 tarihinde Enver Paşa komutasında Ruslara karşı başlatılan Sarıkamış Harekâtı, Türk tarihinin en önemli kara deliklerinden biri olmaya devam ediyor.

 90 bin Türk gencinin donarak, çıldırarak, bitlenerek, uçurumlardan düşerek tek kurşun sıkamadan şehit olduğu bu harekât, Napolyon'un (Doğumu:1769-Ölümü:1821) yerli taklidi Enver Paşa'nın (1881-1922) çılgınca bir macera girişiminden başka bir şey değildi.

 O günlerde Almanlar, Türkiye'ye giden trenlerin üzerine “Enverland'a (Enver'in Ülkesi'ne) gider” yazmaktaydılar. Enver Paşa bunu bile kendisi için yetersiz bulur ve şunu söyler: Beni Napolyon'a benzetmişlerdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”

 (Enver Paşa'yı anlamak için Napolyon Bonapat'ın maceralarını okumak şarttır. Napolyon da Fransız Ordusunu Mısır'dan Suriye'ye; Rusya'dan İtalya'ya kadar birçok macera peşinde koşturmuş Fransız halkını ve askerini telef etmiştir)

 Enver Paşa, Sarıkamış'taki beceriksizliğini gazetelere sansür uygulayarak gizlemiş, Sarıkamış subaylarına madalya takarak bu büyük faciayı bir hokkabaz misali zafer olarak sunmuştur.

 Yıllar sonra ‘Hiç vicdanın sızlamıyor mu?' sorusuna bir kasap soğukluğuyla “Yahu bu adamlar zaten ölmeyecek miydi?” şeklinde patolojik bir cevap vermiştir.

 Ne acıdır ki bugün Sarıkamış Faciası; üzerinden dersler çıkarılması gereken bir tarihi olay olarak anılmak yerine, yeni nesillere ölümlerin yüceltildiği bir destan olarak sunulmaktadır.

 Sarıkamış adına bir grup bölgede yürüyüşler düzenlemekte, tükenmişliğin zirvesi 120 kişilik filmlere konu olmakta, en yetkili kurumlar ‘Sarıkamış Türk insanının vatanı için gözünü kırpmadan ölebildiğinin bir delilidir' şeklinde açıklamalar yapmaktadır.

 Üstelik Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtındaki askeri hatalar irdelenmeyerek, hatta sahiplenilerek…

 Sarıkamış Harekâtı'nın İttihatçılar tarafından ustalıkla gizlenen gerçek yüzü şudur: Almanlar, diğer cephelerde kendilerine fazlasıyla yüklenen Rus ordularına karşı yeni bir cephe açılırsa kendilerinin rahatlayacağını düşünürler. Bu emellerini Enver Paşa'ya zorlanmadan dikte etmeyi başarırlar. Böylece Mehmetçik aslında sıkışan Alman Ordusunu rahatlatmak üzere Alman askeri emellerinin kurbanı olarak Sarıkamış Dağlarına yollanır.

 Nitekim 1.Dünya Savaşında Cemal Paşa'nın kurmay subayı olan Binbaşı Ali Fuat Erden de Hatıralarında Almanya'nın askeri emellerine nasıl alet edildiğimizi şu alıntıyla ortaya koyuyor:Ordu Kurmay Başkanı von Frankenberg Deutsche Wehr Dergisinin  Mayıs sayısında şöyle demişti:Alman Başkumandanlığı 1.Dünya Savaşı'nda Türkiye'ye üç ödev vermişti.Çanakkale Boğazı'nı kapatmak, Kafkasya'ya taarruz,Kanal'a taarruz.(Erden,2003:29)

 Enver Paşa önce Harp Okulu'ndan hocası Hasan İzzet Paşaya bu harekât için emir verir. Ancak Hasan İzzet Paşa, bu mevsimde orada askeri harekât yapılamayacağını bilebilecek kadar basit(!) bir askeri bilgiye hala sahiptir.

 Hasan İzzet Paşa Enver Paşa gibi bulunduğu makama silah zoruyla gelmemiştir. Yunan savaşı'nda, Çatalca ve Dömeke muharebelerine katılmış; 1912 - 1913 Balkan Savaşı sırasında Petra, Taştabya, Vize, Çatalca muharebeleri'nde savaşmış; 1914 - 1915 yıllarında 1. Dünya Savaşı Doğu Cephesi'nde yer almış; Hudut, Köprüköy ve Azap muharebelerine katılmıştır.

 Cephelerin ve harp okulunun komutanı Hasan İzzet Paşa, öğrencisine şöyle cevap verir: “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz.”

 Her verdiği emrin hemen yerine getirilmesine alışkın padişah damadı ve orduların başkomutan vekili Enver Pasa, asabileşerek şu tehdidi savurur: “Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim!”

 Hasan İzzet Paşa bu direnç üzerine Enver Paşa tarafından görevinden alınıp, emekliye sevk edilir.

 Bütün bu işleri yapan Enver Paşa denilince bazılarının gözünün önüne 50 –60 yaşlarında bir şahıs gelebilir. Enver Paşa milyonlarca insanın hayatıyla ilgili bu macera kararlarını verirken sadece 34 yaşındaydı.Bütün askeri kariyeri Makedonya'da Padişaha karşı dağa çıkmak, Babıali Baskını yaparak adam öldürmek ve Hükümet Düşürmek gibi maceralarından ibaretti.

 Şimdi bir de dönem kaynaklarından bu faciaya şahit olanların hatıralarından Sarıkamış Harekâtının korkunç sonuçlarını okuyalım:

 (...) Lise arkadaşlarımdan deve katarı doktoru olan Asım Bey'le Erzurum'a doğru yola çıktık. Şimdiye kadar ordumu­zun başarılı saldırılarıyla sürekli ilerlediği hayaliyle avunduk. Gerçeğin sert çehresiyle, Sarıkamış'ta felakete uğrayanlarla ilk defa buralarda karşılaştık. Özellikle Erzincan'dan sonra, yol­larda hasta, yaralı binlerce asker perişan, bitkin gerilere git­meye çalışıyorlardı. Yol kenarlarında gördüğümüz cesetlerden üzüntü ve heyecan duymamak mümkün olmuyordu. Başıboş bırakılan bu sefil insanlarla konuştuğumuz vakit hepsi "ağız birliği etmiş gibi, Allahuekber Dağları'ndan, Sarıkamış or­manlarından söz açıyorlarsa da, henüz gerçeğin ne olduğunu anlayamıyorduk, daha doğrusu anlamak istemiyorduk.

 (...)Huysuz, deli bir katırın sırtında, Fırat vadisini geçtikten sonra karlı dağlara tırmanmaya başladım. Şiddetli soğuklar, fırtınalar arasında bir akşamüzeri deve katarını kaybettim, mezarlıklardan, açıkta yatan ölülerden istikamet tayin ederek yatsı vaktine doğru Elmalı köyüne ulaştım. 220 deveden şimdi elde 100 deve kalmış olduğunu arkadaşım yana yakıla anlatıyordu. Yollarda insan ölüleriyle birlikte, 15-20 metrede bir hayvan leşine rastlanıyordu. Kış savaşı, yalnız insanları değil, hayvanları da felâkete sürüklemişti.

 (...)Şehirde, üst baş perişan, soluk yüzlü, zayıf bitkin, hasta, yaralı subaylarla konuşarak birçok acı gerçeği öğreniyorduk. Hemen hepsi, bu felaketin biricik yaratıcısı Enver Paşa'yı gös­teriyorlar. "Buradan kaçması biraz geç kalsaydı canına okuya­caktık" gibi sözlerle harbiye nazırına, kahvede yüksek sesle, hiç çekinmeden, korkmadan en ağır küfürleri hakaretleri pervasız savuruyorlardı.

Görüştüğümüz çeşitli rütbedeki subayların anlattıklarına göre, Osmanlı Devleti'nin eşini bir daha göremeyeceğî, hazırlayamayacağı, ihtiyatları hariç, tam mevcutlu üç kolordu (9. 10. ve 11. Kolordular) savaş başladığı za­man, tasavvur edilemeyecek bir savaş gücünde bulunuyordu. 10. Kolordu topçu, makineli tüfek, kadroları tam olarak 1.034 subay, 59.897 er, 10.768 beygir, 1.012 öküz ve manda­dan ibaret bir kuvvetle taarruza başladığı halde, dönüşte 4.500 kadar bir kuvvetle enkaz haline gelmişti.

 (...) Bu faciaların sebebi ve yapanların gerçek çehresi hatır gönül tanımayan tarih sayfalarına geçecekse de, şimdilik söylentilerin en kuvvetlisi şudur: Başkuman­dan vekili bu taarruz emrini Berlin'den almıştır.

 (...)Sarıkamış faciasına ait sahneler pek bol görülüyordu. Hastane yapılan damlar, evler, hasta ve yaralılarla doluydu. Kasabanın boş yerlerinde, her biri 20-30 ceset alabilen geniş çukurlar ka­zılmış, bunlardan bazıları dolmuş, ötekilerin dolması bekleniyordu.

 (...)Her taraf her türlü hastalığın milyarlarca mikrobu ile doluydu. Bilhassa tifo ve tifüsün askerlerden köylüye bulaşarak yaptığı tahribat çok kor­kunçtu. Binlerce aile sönmüş, köyler tenhalaşmış, ordunun verdiği zayiatın birkaç mislini halk vermişti. Evinde misafir kaldığımız Mustafa Ağa boynunu bükmüş, üzgün ve kadere boyun eğmiş bir halde diyordu ki; ''Köyümüzde 15 kadar ihti­yardan başka kimse kalmadı, hele çocuklar toptan bitti, halimiz böyle ne olacak?" Zavallı adamın gözyaşları aksakalını ıslatıyordu.  Facianın korkunçluğunun elle tutulur bir durumda olduğu geçtiğimiz yerlerde, aksakallı dedelerle, yüzü bu­ruşmuş ninelerden başkasının görülmemesinden belliydi.

 (...)10. Kolordunun merkezi olan İd kasabasına geldik Geçtiğimiz dağlarda henüz bir metre kar olduğu halde bu kasabada kardan eser bile yoktu; güneşin etkisi de oldukça şiddetliydi..Şimdiye kadar gördüğümüz kasaba ve köyler içinde İd birinciliği kazanmıştı! Sokaklardan geçerken topuğa kadar yükselen çamur içerisinde, daha gömülmelerine vakit bulunamamış bir cesedin koluna, bacağına basmadan geçmek mümkün olmuyordu. Dam içlerinde tüyler ürpertici manzaralar; kapısı­nın üstünde  'Şehitler Mezarlığı' y azılı levhası bulunan dört duvar arasındaki ölü yığınları; savaştan önce kışla olan büyük bir binada, birbiri üzerine yığılmış, kereste taşır gibi iplerle sıkı sıkı sarılmış, düşüncesizlik, ataklık kurbanlarının yüklü bulunduğu kağnıların hazin hazin ses vererek gelişleri, ağızları yarı açık, sönmüş gözleri arasından toprağın doymak bilmeyen midesine atılmalarını bekleyen ölüler, insan eti yiyerek domuz gibi olmuş, yamyamlaşmış bir sürü köpeğin korkunç bakışları, İnsanın duygularını, düşüncelerini felce uğratacak ve yaşadıkça hafızasından silinmeyecek hatıralar…Dünya dünya olalı böyle bir facia görmemiştir.

 (...) Gerek İd'de ve gerek Aha köyündeki ölü bolluğu, Erzin­can'dan sonra yol kenarlarında gördüğümüz. 3-5 ölü kadar bi­le bizi etkilemez olmuştu. Erzurum'dan sonra sık sık karşılaş­tığımız, köy damlarında küme küme yatan, bir kısmı soyul­muş, bir donla bırakılmış Türk çocuklarının ölülerine artık iyice alışmıştık. Bu ölüler kasabasında dört gün kaldık, yeme içme zorluğu ilk defa bizi burada karşıladı. Sular, evler, yiyecekler, her taraf bulaşık, her taraf mikrop yuvası. İçinde ceset bulunmayan bir dam altı bulamadık. (...) Tayin emrini almak için kolorduya gittiğim vakit, idare reisi bey içini dökecek adam arıyormuş, binlerce askerin açlıktan, yorgunluktan, hastalıktan bir kelimeyle, idaresizlikten Sarıkamış ormanlarında nasıl mahvü perişan olduklarını anlatmakla bitiremedi. Bu acı, yürekleri sızlatan sözleri buraya yazmaya kalksam sayfalarca tutar.* (1) 

 Savaşa katılan subayların ortak görüşü şuydu: Başkumandan vekili, bu büyük savaşın azametini kavrayacak, ona göre tedbir alacak kudrette değildi. Kendisinde yaratma gücü tahayyül etmişti. Halbuki Almanların aleti olmuştu. Doğru sözler susmuş, ikiyüzlüler, dalkavukların sesleri her şeyden daha çok yükselmiş, ilim, fen hiçe sayılmıştı.

 Öte yandan bu perişan haldeki askerlere Sarıkamış'ın düşmek üzere olduğu, bu ordunun Tiflis'e kadar girerek Rusya'yı çökerteceği (!) şeklinde uydurma haberler yayılıyordu.

 Özetleyecek olursak;

 Sarıkamış'taki 90 bin şehadetin yanlış askeri kararlarla ve manevralarla gerçekleştiği, bu olayın bir macera düşkününün eseri olduğu bu topluma en yetkili ağızlardan anlatılmalı, İttihatçı zihniyetten hesap sorulmalıdır.

 Türk insanının Sarıkamışlarda ölmesi yerine yaşaması, yaşayarak vatana faydalı olması özendirilmelidir. Türk insanı vatanı için yeterince ölmüştür. Şimdi yaşayarak, yaşatarak, üreterek vatana sahip çıkma zamanıdır.

 1- Tonguç Faik,(1999) Bir Yedek subayın Hatıraları, İstanbul: İş Bankası Yayınları

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  481489

-