24 AĞUSTOS 2017 PERŞEMBE

SAYISAL UÇURUM DİLEMMASI

Sayısal uçurum (Digital Divide) haberleşme teknolojilerine sahip olan ve olmayan kesimler arasındaki gelişmişlik farkının ortaya çıkardığı bir durum olarak tanımlanmaktadır. Bu durum iki ülkenin karşılaştırması olabileceği gibi yanı başımızdaki kişilerle aramızdaki farkı tanımlamak içinde değerlendirilmelidir.  Zengin ve genç şehirli kesim ile fakir, kırsalda yaşayan, yaşlı veya özürlü kesim arasında dijital teknolojilerin kullanımındaki fark için de kullanabiliriz.

Sayısal uçurumu üç ana hatta değerlendirmemizde fayda var; ilki internete bağlantı problemi, ikincisi fırsat eşitliğinin yayılması ve sonuncusu ise zenginliğin öbekleşmesi diyebiliriz. Dilemmada burada yatıyor.

Dünyada 7 milyar nüfusun 6 milyarı hızlı geniş bant internete sahip değil, 4 milyarı internete sahip değil ve 2 milyarı da cep telefonuna sahip değil. Bunun yanında sadece nüfus kapsaması var, coğrafya kapsamasına daha gelemedik. Buda gelecekte olmasını istediğimiz, akıllı  şehir, akıllı şebeke, akıllı taşıt gibi geleneksel kapsama alanlarının da dışında kullanılacak teknolojilerin gelişimini geciktirmektedir. Bağlantı problemi bir taraftan teknolojik diğer taraftan finansal bir problem olarak değerlendirilebilir. Eğer sonsuz finans gücümüz var ise ya da çok ucuz teknolojimiz var ise  bu yarın çözülebilecek bir problem.

Bu noktada geri kalan dört milyar kişiyi internete bağlayacak ekonomik motivasyon nedir? Sorgulamalıyız. Kullanıcı açısından baktığımızda her ne kadar mobil operatörler bunun başlıca çözeni olarak gözükse de finansal olarak ne operatörlerin nede devletlerin bu ağır yükü kaldıracak ekonomik gücü bulunmamaktadır. Zaten, operatörler yıllarla beraber büyümeleri negatif FAVÖK (EBİTDA) olarak kendini göstermektedir.  Çözümümüz teknolojik olmalı ve bu teknolojinin ortaya çıkmasına yatırım yapacak motive şirketler bulunmalı. 

Kristof Kolomb Cenovalı bir kaşif olarak İspanya'nın Katolik kralları himayesinde Atlas okyanusunu aşan dört sefer yaptı. Bu keşifler İspanyol'ların Amerika kıtasında sömürge harekatını başlattı. Kristof Kolomb'dan öncede belki keşifler olmuş, yeni kıta diye tabir edilen Amerika'ya ayak basılmıştı özellikle bu konuda Viking'lerin, Çinli'lerin ve Müslüman denizcilerin iddiaları vardır ama Kristof Kolomb'dan sonra bu atılımın devamının gelmesi aslında onu besleyen ekonomik durumun bir sonucuydu. 15. Yüzyılda Avrupa'da başlayan aydınlanma ile beraber gelişen ekonomik düzen Avrupa devletlerini acımasız rekabete sokmuştu bir taraftan da doğu yolları üzerinde duran Osmanlı İmparatorluğu en güçlü anlarını yaşıyordu. Sıkışan Avrupa devletlerinin birinin diğerini bir nevi yemesi an meselesiydi. Bu sıkışıklık ile gelen coğrafi keşifler,  deniz yolu ile Hindistan'a ulaşarak yeni ticaret yollarını açmak ve ticareti ucuzlatarak rekabette öne çıkmak üzere kurgulanmıştı. Hindistan yerine yeni kıta Amerika bulundu ve yeni yolla ticaretten elde edilecek ufak marj yerine İspanyollar Güney Amerika kıtasının bütün zenginliklerine ve iş gücüne neredeyse masraf yapmadan el koydular ve İspanyollar dünyanın en güçlü ülkesi haline geldi.

Aynı motivasyonun şimdide farklı bir düzlemde yeşerdiğini görebiliriz. Bu sefer keşfedilmemiş kıtalardan ziyade unutulmuş! kitleleri günümüzün dünyasına dijital bağlama yarışı bir nevi sıkışıklık yaşamaya başlayan dijital monopoller ile başlamıştır. Dünya monopol ekonomisine doğru gidiyor olması kaçınılmaz bir gerçek. Önceleri temel kalemler için rekabet politikaları ile monopol ekonomisinin önüne geçen devletler yeni gelen dijital ekonominin getirdiği akışkan kapital yapısı ile ortaya çıkan akla bile gelmeyecek yeni kalemler için rekabet düzenlemesinde geride kalmıştır. Bu ortam bir anlamda monopol adayı şirketler içinde kaygan bir zemin hazırlamaktadır. Eğer bu şirketlerden bir tanesi 4 milyar internetsiz kesimin en kolay ulaşılabilecek ilk milyarı için bir teknoloji geliştirerek bünyesine katabilse, rakipsizliğe adım atmış olacak ve diğer rakiplerini eriterek yok edebilecektir. Bu işin bir diğer yönü ise yeni gelecek kitlelerin yaratacağı iş hacmidir.  Çok kaba bir hesap ile 2014 yılında Facebook WhatsApp şirketine 19 milyar dolar para ödedi ve bünyesine kattı. WhatsApp'ın o zaman yarım milyara yakın kullanıcısı ve sıfır dolar cirosu vardı. Yani kullanıcı başına 40 dolar ödediler. Demek ki bir milyar daha kullanıcı elde etse değeri en az 40 milyar dolar ve bunun için bu teknolojiyi geliştirmek için bir kaç milyar dolar para yakması kaçınılmazdır.

Google bu yeni milyarlık kitleleri bünyesine katmak için balonları kullanarak kablosuz internet hizmeti verme çalışmalarını yapmaktadır. Balonlar, atmosferdeki  hava akımlarının da yardımıyla hareket halinde dünya etrafında dönerken yeryüzüne kablosuz sinyalleri göndererek bağlantı hizmeti verecek. Japonların ikinci dünya savaşında Amerika'nın batı yakasını bombalamak üzere keşfettiği ve sadece bir kişiyi öldürebildikleri bu teknoloji şimdi dünyaya internet vermek üzere yeniden değerlendiriliyor.  Facebook aynı şekilde drone teknolojileri ile internet servisi vermek üzere bünyesinde bağlantı laboratuvarı kurdu ve internet.org adlı sosyal vakfı kurarak farkındalık yaratmaktadır. Bunun yanında farklı monopol adayları da bu pazara girmeye çalışıyor: örneğin SpaceX. Çünkü, bu problemi çözen,  bütün operatörler ve sosyal medya şirketlerini konsolide edebilir.

SpaceX tekrar kullanabilir roket yaparak uzaya malzeme çıkarmanın maliyetini indirmek istemektedir. 1969 yılında Ay'a ayak basan Neil Armstrong'dan beri uzaya bir kilogram malzeme çıkarmanın bedeli ortalama 19 bin dolardır[1]. Eğer bu rakamı aşağılara çekebilirse SpaceX uzaya 4000'e yakın uydu atarak bütün dünyaya internet hizmeti vermeyi amaçlamaktadır hem de coğrafya kapsaması ile yepyeni uygulamalara imkan tanıyarak. SpaceX geçen hafta gönderdiği roketi deniz üzerindeki bir platforma indirerek büyük bir mihenk taşını da başardı. Aynı şekilde Virgin Galactic firmasının kurduğu OneWeb konsorsiyumu ise uyduları SpaceX gibi  1200 km yüksekliğe konumlandırarak aynı şekilde bağlantı sorununu çözmek istiyor. GPS uydularının 36 bin kilometre uzakta olduğunu düşünürsek daha yakında göreceğimiz uyduların sayısının artacağını düşünebiliriz. Bir parantez açarsak uzayda şu anda 1100 tane aktif, 2600 tane de çalışmayan uydu bulunmaktadır. Atıl olanlardan ama hala yörüngede olan bir tanesi ise tarihin ilk uydusu olarak bilinen ve 1957 yılında Ruslar tarafından atılarak bir nevi soğuk savaşı başlatan Sputnik 1 uydusudur.

Diyelim ki bütün dünyada yaşayan dört milyar kişiyi internete bağladık. İlk olarak bu atılım, fırsat eşitliğini getirerek ekonomiye katkı veren milyarları artıracaktır. Aynı şekilde dijital ekonomi bir nevi yerel ekonomileri de konsolide ederek monopol şirketlerin önünü açacaktır.  Fırsat eşitliği ilk aşamada gelişmiş ekonomideki iş pazarını vuracağı aşikardır.  Hali  hazırda şu anda örneğin Stockton, Fresno gibi otobanların kesişimin de bile olan, Silikon Vadisine bir saat uzaklıktaki şehirlerde iş pazarı Detroit'teki gibi ölmüştür. Bunun devamının geleceği aşikardır.

Unutulmuş kitlelerin yeni dijital ekonomideki en büyük handikabı bilgi ve tecrübe eksikliği olacak ama en önemli kozu ise odaklanma yetenekleri olarak ortaya çıkacaktır. Yeni başarı kriterinin bilgi ve zeka yerine odaklanabilenler ve odaklanamayanlar üzerine kurulu olacağı ve odak dağıtıcı etmenler ile zihnimizin bulanıklaştığı bu günlerde berrak zihin yapılarıyla dijital ekonomiye katkı verecek yığınların yaratacağı devinim önemli olacaktır. Bu devinim yerelden monopol şirketler çıkarmaya yeterli olmazsa iş piyasasında alacakları pay zaman içinde ile azalacaktır.  Çünkü bunların ötesinde iş piyasasını daha da öldürecek ise bu dijital monopollerin haberleşmeye ve otomasyona yaptıkları ARGE yatırımlarıdır.

Otomasyon teknolojileri ile iş hayatı konsolide olacak şekilde ilerlemesi beklenmektedir. Dünya Ekonomik Forum'unun yayınladığı bir çalışmaya göre ilk işini kaybedecekler yüzde 90'lara yakın bir olasılık ile bankalarda kredi bölümüne bakanlar, resepsiyon görevlileri,  hukuk asistanları, şoförler, bina güvenlik görevlileri, fastfood aşçıları, barmenler, kişisel finans uzmanları ve yüzde elli olasılıkla bilgisayar programcıları olarak gözükmektedir. Belki bu kişiler bu dijital monopollerin hisselerini alarak bu ARGE çalışmalarına katkı bile vermektedir. Bunun yanında gazeteciler, sanatçılar, avukatlar, ilkokul öğretmenleri ve doktorlar yüzde 10 olasılığın altında kalmaktadır.

Buradan sayısal uçurumun son bacağı olan zenginliğin dağılımını irdelemeliyiz. Hisselerini alarak ve kullanarak büyüttüğümüz dijital monopoller bir nevi bütün dünyayı düzleyerek her ne kadar fakirleri zenginliğe çekecek ise zenginleri de daha da zengin yaparak arayı açacaklardır. Bununla beraber orta seviyedeki  zenginliği de yok etmeleri kaçınılmaz gözüküyor.  Yeni teknolojiler bir nevi insanlığın başından beri belli olan temel ihtiyaçları yemek, barınma ve giyinmeyi teknoloji ile çözecek ve akabinde temiz ortam, eğitim ve sağlık eşitliğini sağlayacak ama ötesini insana bırakacaktır. Hali hazırda örneğin dünyada üretilen gıdanın ihtiyaç fazlası bütün dünyayı doyurmaya yeter gözükmektedir. Sorun dağıtım sorunudur. Bu da sosyal girişimciliği güçlendirerek gerçekleşmelidir. Belki yeni dönemde sağ ve sol politikalar  tekrar tanım değiştirerek bu kavramlar üzerine oturacaktır. Tarihsel olarak zaten sağ üretime, sol ise dağıtıma odaklanmıştır. Yani girişimcilik üretimi, sosyal girişimcilik ise  isteğe bağlı dağıtımı sağlamak üzere yeni ekonominin temelini oluşturacaktır.

Zenginliğin zaman için yaşayacağı seyri Moore Yasası gibi bir zaman denklemine  bile oturtabiliriz. Ben olsam radar sinyallerine benzetirim. Bir sonra gelen döngüdeki üst ve alt seviye bir önceki üst ve alt seviyeden daha yüksekte seyrederek gittikçe açılan bir salınım gerçekleştirmektedir. Salınımlar arası zaman ve seviye farkı gerçek verilerle oynayanların maharetine kalabilir, hali hazırda bağlantı eşitliğindeki Gini katsayısının salınımları buna açık bir girdidir.  Gini katsayısı son otuz yılda neredeyse on yıl arayla üç salınım gerçekleştirmiştir. Dijital telefon, İnternet ve akabinde gelen akıllı telefonlar önce eşitsizlik yaratmış akabinde ise ölçek ekonomisi ile eşitliğe doğru hızlandırmıştır.

Bunları değerlendirdikten sonra, gelişmiş, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülke gibi tanımlardan gelişmiş insan, gelişmekte olan insan ve gelişmemiş insan tanımlamalarına geçerek sınırlardan bağımsız bir anlayışın geleceğini görmemiz gerekir. Devletler vergisel manipülasyonlar ile kendi içlerinde eşitsizliği azaltmaları uzun vadede mümkün gözükmemektedir.  Şu anda bile Amerika'nın yüzde birlik kesimi ekonominin yüzde 40'ından fazlasına sahip iken son yüzde 40'lık kesim neredeyse günlük hayatını idame edecek kadar yaşamaktadır. 

Bu düzleştiren döngü içinde yukarılarda kalmak her ülkenin önünde ödev olarak ortaya çıkıyor. Kendi içinde dağıtım teknolojilerini geliştirebilenler refahı yayarken aynı zamanda da en azından bir iki tane monopol şirketler çıkarabilenler zenginler kulübüne kanca atabilecek gözükmektedir. 

Bunun içinde insana güven duyan bir sisteme geçmemiz gerekiyor. Sayısal Uçurum konusu ile hazırlanan Dünya Bankasının bu yılki raporunun açılışını konuştuğumuz panel aynı anda Türkiye girişimcilik hayatı içinde büyük bir kilometre taşına da ev sahipliği yaptı. Yıllardır hükümet ve TOBB tarafından emekle devlet bürokrasisinden geçirilerek kurulan fonların fonu olarak konumlanan girişimci fonunun imza töreni gerçekleşti. Bürokrasinin elinden dağıtılan fonlar yerine daha sübjektif bir anlayışa doğru geçilmesinin söylenmesi kayda değerdi.  Bu konuya 29 Martta 4.5G konuştuğumuz Teketek programında da değindik,  artık örtülü ödenek yanında teknoloji ödeneği yaratılmalı ve devlet büyüklerinin sorumluluğunda çevik, hızlı yatırımlar yapılmalı. Vatandaş olarak biz de yalnızca sonuca bakmalıyız.  Örneğin ABD'nin teknoloji borsası NASDAQ'a Türkiye'den açılan şirket sayıları bizim için bir kriter olabilir.  @mstfrgn (Not: Yazının İngilizce bir versiyonu 1 Mart 2016'da Daily Sabah'ta yayınlanmıştır.)

[1] Bknz Girişimci Kapital Kitabı

DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  028465