27 ŞUBAT 2020 PERŞEMBE

Elif Sönmezışık

ŞEHİR

Elif Sönmezışık

-Ruzname; Kelime Günlüğü'nden-

 Dünyadaki hiçbir süreklilik ya da akış, yalnızca dün ve bugünle yetinmez.

İnsan kıyamete dek var olacağından ve âlemdeki her şey onun üzerinden kıyamete dek süreceğinden olan biten her şeye yarın da ortaktır.

Bugünle -günün sonunda- pazarlık yapılıp biletler kesilmiş, hesaplar bitirilmiş gibi gelse de yarın dünden hesap sormaya hazırdır. Yarın'ın en büyük hazırlığı da budur zaten. Kalan her türlü mirasa hazırlanır.

Ama değişmeyen bir mesele daha vardır:

İnsan biçip dursa da hayatın semeresini, bir şeyleri aynı anda ekmeyi de sürdürür. O vakit ekmek de biçmek kadar kadimdir, yani eskidir. Ve aynı zamanda yenidir de… Çünkü sonu hiç gelmez. “Ne ekersek onu biçeriz” düsturu ya da kuralı, yazılmamıştır ama değişmeyen bir insanlık kanunudur. Pekâlâ bunu kader veya fıtratla da doğrudan ilişkilendirebiliriz. Çünkü elimizde değildir, seçimimiz değildir, itiraz edilebilenlerden ya da değişebilenlerden değildir; kendiliğinden yaşanır. Burada değiştirebileceklerimiz yalnızca ektiklerimizdir.

Her birimizin, sabah kalktığından ve sokağa adımını ilk attığından itibaren yüzleştiği bütün manzara (buna sesler ve kokular da dâhil), dünün, yani ekilenlerin, yani yaşanmışlığın bir eseridir. Henüz bir gün öncesinden bile kalsa, kalan olmakla da mirasın ta kendisidir. “Ektiğini biçmek” deyimi de burada kendini gösterir.

İnsanın kendine de mirasları vardır. Aynı anda ya da sonraki zamanlarda bu miras herkesle paylaşılır. Zira insan kendinden kalan mirası bile yalnızca kendiyle yaşamaz, başkalarıyla paylaşır. O hâlde bütün miraslar en azından bir başkasıyla ortaklaşadır. Zira ekilendir…

Sabah kalkıp önce evi/meskeni, sonra sokakları adımlamak bize neyi getirir aslında?

Anlaşılan o ki yaşayanlar ve artık aramızda olmayanların ortaklaşa yaşanmışlığını ve bu yaşanmışlıktan kalan izleri getirir, getirmelidir. Bu manzaraya hiçbir katkımız olmasa da ona şahitlik etmek, izlemek, üzerinde yürüyen ve önünden-ardından geçen olmak, dokunmak, kullanmak, harcamak, istifade etmek de bizi onun önemli bir parçası yapar. Çünkü biz hemen oradan geçerken bile manzaradaki bir şeyi kendi varlığımızla değiştirivermişizdir. O manzarayla bir alışverişimiz de olmuşsa artık onun dâhilinde ve hafızasında kesin bir yerimiz vardır, yani bir şey ekmişizdir.

Bir mekânın kimlik ve doku kazanması işte her birimizin üzerinde az ya da çok, görünür ya da görünmez, etkili veya etkisiz varlığı sayesindedir.

Ve bu varoluş kıyamete dek sürecektir.

Öyleyse bu “ortaklaşa” etkileşimin ve erişimin en fazla söz konusu olduğu yerler şehirler olmalıdır. Çünkü şehirler en büyük kalabalıkları taşır.

Dünyanın en hareketli ve tarihi en zengin şehirlerinden olan İstanbul'da yaşamak ise, bu “ortaklaşa” sürüp giden alışverişin en yoğun, en hızlı, en anlamlı, en kutlu, en mutlu ve en tuhaf şekilde yaşanması demektir. Bunun yanı sıra en karmaşık ve en zor da olabilir…

Böyle bir şehrin mirasında bir parça olabilmek ve hafızasında yer alabilmek o kadar kolay mı?

Hiç böyle olduğunu düşünmedim. Çünkü İstanbul, izlerin kolay yerleştiği ve çabuk silindiği, silinmezlerin ise bütün silinmezliğine rağmen her zaman doğru ziyaretçilerle karşılaşmadığı bir şehir oldu hep.

Önce hangi İstanbul'dan bahsettiğimiz sorulacak olsa bir çırpıda klasik/eski/tarihî/Suriçi İstanbul demeyi yeğlerim. Çünkü en büyük miras orada veya en yakınında…

O İstanbul, bugünün Fatih ilçesi, dünün Tarihî Yarımada'sı, daha eski dünlerin de yalnızca İstanbul'u… Çünkü eskiler, Tarihî Yarımada'ya İstanbul demeyi kâfi yani yeterli görürlerdi. Onlar Sur'un dışına çıktılar mı, İstanbul'dan ayrılmış sayarlardı kendilerini. Hâlbuki Eyüp, Üsküdar, Boğaz sırtları da tarihten epey bir pay almış hatta böyle varolabilmiş semtlerdi. Ama eskiler o yerlerin birçoğunu sayfiye görür, Tarihî Yarımada'da nesiller boyu ikamet edenleri de hakiki İstanbullu sayarlardı.

Şimdi bu ayrımlar geride kaldı. Ayaklanmalar, işgaller, buhranlar ya da başına gelen büyük yıkımların ardından Tarihî İstanbul'dan bugüne kalan miras biraz şöyle oldu:

Eğer Suriçi'nden çok uzak semtlerde yaşanıyorsa bilhassa gençlerin pek bilmediği bir Haliç kıyısı. Hatta Haliç'ten haberi olmayan semt sakinlerinin de olduğunu biliyoruz. Eğer kazara, bilmeden, belki bir okul gezisi, belki zoraki bir yolculuk belki de bir iş sebebiyle ya da hiçbiri değilse de turistik maksatla gelindiğinde, genelde bir açık hava müzesi olduğu yorumu yapılıyor. Bazıları buna bayılıyor ama bazıları alıştığı site görünümleri yerine bu mütevazı ve biraz karmaşık görünen yapılaşmayı, dar sokakları, bitişik nizam evleri yadırgıyor. Ama yadırgayanın da sevenin de hemfikir olduğu bir şey var: Burası İstanbul'un hemen her yerinden ayrı kalmış, koparılmış başka bir âlem gibi.

Üzerinde tarihî dokuyla uyuşan ya da uyuşmayan her ne varsa aslında ya yakın ya uzak geçmişten bir miras. Klasik Osmanlı'nın zevkli yerleşimini hiçbir dönemde bulamayışımız başlı başına bir hakikat olsa da her bir değişimin miras olduğu üzerinden yeni yeni yorumlara gebe ve bizim onunla anlaşmamızı, onu anlamamızı, tanımamızı, araştırmamızı ve incelememizi bekliyor.

Ne demiştik?..

Her birimiz sabah kalktığından ve sokağa adımını ilk attığından itibaren yüzleştiği bütün manzara, aslında yeni veya eski ama gerçek bir miras. Dünya, mekânı hakikate büründürme imkânı sunan bir ekim alanı. Yaşadığımız yer neresi olursa olsun bizim onu anlamamızı,  onunla anlaşmamızı, onu tanımamızı, araştırmamızı ve incelememizi bekliyor. Bu gerçekleştiğinde yaşanan şehir, o şehrin kalbi olan tarihî doku ve bu dokunun aynasında hayat bulduğumuz memleket de anlaşılacaktır. Çünkü adımladığımız her an, o memleketin mikro parçasıyla tanışmışız ve sohbete başlamışızdır bile.

Ve dünyadaki hiçbir akış dün ve bugünle yetinmemeye devam eder. O adımlardan doğan istifade ve bilinç yarın biçilecek en değerli mirasın kendince bir parçasıdır artık. Bu demektir ki; mekâna layık olmayan her müdahale, doğrudan ya da dolaylı bizlerin de buna sunacağı katkı, layık olmadığımız bir geri dönüşüme sebeptir. Neye layık olduğunu bilmek de yine onu tanımak ve anlamakla mümkün…

Bu şehri paylaşmanın getirdiklerini anlatmaya kâfi bir beyitle bitirelim sözü de; en azından bu sanat mirasını bugünle paylaşarak biz de onun bir parçası olalım:

 

“Seni görüyorum yine İstanbul

Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan

Minare minare, ev ev,

Yol, meydan.”

Ziya Osman Saba (İstanbul)

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  168761

-