30 MAYIS 2020 CUMARTESİ

Hüseyin Yağmur

ŞEYH EFENDİNİN POLİTİK SIRRI (5) GAİPTEN GELEN SAVAŞÇILAR

Hüseyin Yağmur

Hüseyin Yağmur

Derviş Seyfeddin Efendi Üsküdar'da Çamlıca'da yaşayan Halidi dervişlerinden biriydi. Çamlıca'nın güzel kaynak sularından doldurduğu suları Üsküdar'da satarak rızkını temin ederdi. Günlük hayatını ve  işlerini ona göre düzenler düzenli olarak cemaatle namaz kılmak için camiye, Pazar günleri Çamlıca'daki dergahta sohbet eden Şeyh Efendisini dinlemek için dergaha giderdi. “Bu dünya işleri oyun ve oynaştır, ebedi alem için çalışmak lazım” sözünü tekrarlar başkasının işlerine pek karışmazdı.

Derviş Seyfeddin Efendi'nin bu dünyada bir tek derdi vardı: Derdi olan Müslümanların hallerine çok üzülürdü.

Tam o günlerde Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Kırım Harbi(1853-1856) başlamış bu savaştan dolayı İstanbul'a çok sayıda Kafkasyalı muhacir gelmeye başlamıştı. Bir çok İstanbullu gibi Şeyh Efendi bu muhacirlerle kol kanat  germiş, muhacirlerin bir kısmını  Çamlıca'da ve Üsküdar'da bazı ikamet ve barınaklara yerleştirmiş, bunların geçim işleriyle ilgilenme görevini dervişlerine vermişti.

Derviş Seyfeddin Efendi de Kafkas muhacirlerinin su ihtiyaçlarını temin ediyor, onların başka dert ve ihtiyaçları için fırsat buldukça koşturmayı kendisine vecibe biliyordu. Kısa bir süre sonra muhacirlerin halleri onu çepeçevre kuşatmış adeta bir gam yükü  haline gelmişti.Küçük bebekler hastalıktan ve bakımsızlıktan ölüyor, muhacirler devlet kapısında dert anlatacak muhataplar bulamıyorlardı. Bu yüzden Derviş Seyfeddin Efendi muhacirlerin devlet tarafından sahiplenilme işini de zayıf görüyor bundan dolayı devlet idarecilerine de içinden gönül koyuyordu.

Bir Pazar günü dergahtaki sohbetin ardından, herkesin dağılmasından sonra Şeyh Efendi'ye “Sultanımız halifemiz bu muhacirlere  niçin yeterince yardım etmiyor, niçin onlarla yakından ilgilenmiyor? diye soruvermişti. Halbuki dergahta günlük işlerin ve politik konuların konuşulması adetten değildi. Şeyh Efendi “Ben bu işlere karışmıyorum, o işleri sultanımız halifemiz daha iyi bilir” dedi. Derviş Seyfeddin Efendi söyleyecek bir şey bulamadı, boynunu büktü kenara çekildi.

Mahçup bir halde bir süre daha odada oturduktan sonra müsaade isteyip ayrılmak isterken Şeyh Efendi elini bırakmadı. Elini avucunun içine alarak sımsıkı tuttuktan sonra “Sen onların haline çok mu üzülüyorsun?” dedi. Derviş, yaşla dolan gözlerini kaçırmaya çalışarak “Onların haline çok yanıyorum. Dinleri, devletleri, namusları, evleri barkları zayi oldu” dedi.

Şeyh Efendi gözlerini dervişin yaşlı gözleriyle buluşturarak “Sen gönlünü ferah tut. Kişi sevdiği ile beraberdir” dedi.

Bu olaya şahit olan dervişlerden biri diğerine “Şeyh Efendi böyle politik konulardan pek hoşlanmaz. İyi ki derviş Seyfeddin'e kızmadı” dedi. Öbür derviş daha eskiydi.Arkadaşına şöyle cevap verdi:Dergaha gelenlerin çoğu geçmiş günahlarının ve gelecek sevaplarının peşinde… Derviş  Seyfeddin ise bunları çoktan terk etmiş. O Ebul'Hafsı Haddad gibi ümmetin derdinin peşinde…

Sonra şöyle devam etti: Tasavvufta herkesin makamı  derdine göredir. Sadece kendini dertlenen dervişin makamı kendi kadardır. Ümmetin derdiyle dertlenen dervişin makamı ümmet kadardır.

………..

İstanbul'un kara kışlarından biri yine başlamıştı.10 gündür aralıksız fırtınalı bir kar yağıyordu nerdeyse. Herkes bir köşeye çekilmiş bu fırtınalı karın dinmesini bekliyordu. Derviş Seyfeddin Efendi ise bu günlerde muhacirlere ayırdığı vakti daha çok artırmış nerdeyse bütün gününü onların derdi için harcamaya başlamıştı.

Derviş Seyfeddin Efendi kar fırtınalı bir akşam yorgun bir vaziyette eve gelmişti. O gün bir hasta bebek için kapı kapı dolaşmış onun ve ailesinin derdine derman olmaya çalışmıştı. Yatsı namazını evin yakınındaki camide kılıp yatmayı planlıyordu. Kar fırtınası bir yandan eserken yatsı namazına gitmek için abdest almaya başladı.

Dervişin biraz geçimsiz bir hanımı vardı. Onun bu hazırlığını görünce “Yine namaza mı gitmek istiyorsun? Dedi. O “Şimdi kar yağışı var diye camiye gelen az olur. Hem camiye gideyim sevap kazanayım, hem de cami boş kalmasın” dedi. Dedi demesine ama  hanımı söylendi durdu.

Ezana kısa bir süre kala fırtınada dışarı çıktı. Dışarısı evden gözüktüğü  gibi değildi. Bir yandan dondurucu soğuk bir rüzgar esiyor diğer yandan kar tipi halinde yağıyordu. Bir ara gönlüne farklı duygular üşüştü. Bırakın cemaat gelmesini, belki imam efendi bile lojmanından  çıkıp bu akşam yatsı namazına gelmeyecekti. Öyleyse kendisi neden gelmişti?

Derviş Seyfeddin Efendi bu karışık duygular içerisinde caminin  avlusuna varınca garip  bir manzara ile karşılaştı. Caminin avlusu ve şadırvanı abdest alan insanlarla doluydu. Dikkatli bakınca biraz daha şaşırdı. Bunlar tepeden tırnağa silahlı eski zaman savaşçıları tipli insanlardı. Derviş camiye girince hepten şaşırdı. Cami yatsı namazını kılmak üzere gelen insanlarla doluydu. O ne olduğunu anlamaya çalışırken yanık sesli bir adam kamet getirdi. Yanık sesli bir adam da namazı kıldırdı. Dervişin namazda aklına geldi. Ne imam, ne de  cemaat bu camiye ait olmayan insanlardı. Sayıları yaklaşık 40 kişi olan eski zaman savaşçısıydı bunlar…

Namaz sonrası selam verilince yanındaki savaşçı keskin bakışlarını gözüne dikip “Derviş Seyfeddin Efendi sen misin?” dedi

O da biraz korku biraz hayret içerisinde boynunu büküp “Evet” dedi.

Savaşçı adam “Sen Kafkasya'daki Müslümanların hallerine çok üzülüyormuşsun öyle mi? Dedi.

Dervişin dili tutuldu, vücudu zangır zangır sallanmaya başladı. Bir büyük mahkemede sorgulanıyormuş  gibi  boynunu bükerek  “evet” diyebildi

Savaşçı adam “Biz şimdi onlara yardıma gidiyoruz. İstersen gel, haydi birlikte gidelim!” dedi.

Derviş Seyfeddin Efendi ne söyleceğini ne  yapacağını şaşırdı. Aklına evdeki hanımı geldi. İnsiyaki bir halde “Beni hanımım merak eder şimdi. Yatsı namazından sonra hemen eve döneceğimi bekliyordu” dedi.

Savaşçı adam ilk defa yüzü aydınlanacak kadar güldü. “Sen hanımını merak etme. Şimdi  gel bizimle eve de yetişirsin” dedi.

Derviş Seyfeddin Efendi ne yapacağını kestirmeye çalışırken caminin hızlıca boşaltılmaya başlanıldığını gördü. Sanki Şeyh Efendisini de bir ara onların arasında görür gibi oldu. Onu tam görmeye çalışırken elini savaşçı adamın  eline koymuştu ki…..

Kendini Kafkas dağlarında bir camide yatsı namazı sonrası  hatmi hacegan yapan Dağıstanlı savaşçı müritlerin arasında buldu.

Hatmi hacegan bitince onu buraya getiren adam “Biz şimdi Ruslarla gazaya gidiyoruz. Sen burada bekle, biz bir savaşıp geleceğiz” dedi.

Sonra yaklaşık 99 savaşçı tekbirler getirerek camiyi boşalttılar. Sanki Şeyh Efendisini de bir ara onların arasında görür gibi oldu. Onu tam görmeye çalışırken dua başladı

Kalanlar diz dize verip gidenlere dua etmeye başladılar. Öğle namazını kılıp duaya devam ettiler, ikindi namazını kılıp dua ettiler. Akşama doğru savaşçılar döndüler.

Gelenlerin  bir kısmı yaralıydı, bir kısmı ise yoktu. Derviş Seyfeddin Efendi heyecanla koşup kendisini uraya getiren savaşçıyı buldu. “Gazanız  mübarek olsun, yaralılara geçmiş olsun, gidenlerden bir kısmı nerede?” dedi.

Savaşçı adam “Onların bir kısmı şehit oldu, bir kısmı  da yaralandı” dedi.

Akşam ve yatsı namazını birlikte kıldılar. Derviş acaba bundan sonra ne olacak? Diye merak ederken  savaşçı adam “Şimdi sen eve mi yetişmek istiyorsun yoksa? Diye sordu.

“Efendim hanımı çok kızdırmadan eve yetişeyim diye arzu ediyorum. Beni hiç olmazsa sabah namazından sonra eve yetiştirin” dedi.

Camidekiler gece namazını hep birlikte kıldılar. Sonra hazırlık  yaptılar. Şimdi bizim de dönüş vaktimiz geldi” dediler.

Savaşçı adam dervişe  “Sen caminin şu köşesinde biraz uyu. Sonra yolcuğa çıkarız” dedi.

Derviş Seyfeddin Efendi heyecanla etrafına bakındı, sonra bir köşeyi gözüne kestirip orada biraz kestirmek için  büzüldü yattı.

Ezan sesiyle tekrar uyandı.  Biraz ezanı dinleyip etrafına bakınca buranın Çamlıcadaki kendii camisi olduğu anladı. Hızlıca silkinip kalktı. Gitti  abdest alıp  sabah namazının farzına yetişti. Dışarı çıkınca havanın  biraz durulmuş olduğunu gördü. Hanımından çekine çekine  evinin kapısını vurdu. Hanımı uykulu gözlerle asık suratlı bir halde “Nerede kaldın, gözüme uyku girmedi. Merak ettim seni” dedi.

Derviş Seyfeddin Efendi boynunu büktü. “Yatsı namazından sonra camii'nin bir köşesine uzanmıştım. Orada uykuya dalmışım. Ondan sonra da sabah namazını kıldım geldim” dedi.

Hanımı inanmamış gibi başını sallayarak dudak büktü. “Senin bu nasibetsiz  işlerin bir türlü bitmez. Yoksa yine muhacirlerin işlerine mi gittin?” Diyerek söylendi.

Derviş Seyfeddin Efendi söyleyecek söz bulamadı. Yaşadığı bu esrarengiz olayların etkisinden sonra eve adımı  atmadan önce son bir kez dışarıya baktı. Sanki Şeyh Efendisini  görür gibi oldu. Onu tam görmeye çalışırken kar fırtınası yeniden başladı.

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  893026

-