14 KASIM 2019 PERŞEMBE

Hüseyin Yağmur

ŞEYH EFENDİNİN POLİTİK SIRRI (6) RÜZGÂR ADAM

Hüseyin Yağmur

Çocukluğumun geçtiği sahil kasabası deniz kenarında olduğu için sahilinde yosun kokulu  rüzgârları hiç eksik olmazdı. Sahilin tam orta yerinde denizin içine doğru yapılmış iskele (ki biz oraya köprü derdik) yazın en sıcak günlerinde bile alabildiğine rüzgârlı olurdu. Yazın sıcağında serinlemek isteyenler, sahilde gezinti yapmak isteyenler, mutlaka köprüye de uğramadan geçmezlerdi.

Bir gün bizim köprüde esrarengiz bir adam peydah oldu. Siyah beyaz filmlerdeki başrol oyuncularına benzeyen, kare yüzündeki uzuna yakın sakalıyla, derine kaçmış bakışlarıyla bu adamı ne zaman görsek, köprünün en uç tarafındaki ahşap kanapeye oturmuş, hareketsiz  bir vaziyette bulurduk.

Sanki yolcusunu getirecek gemiyi  bekler gibi uzaklara  ve dalgalı mavi ufuklara bakarak dakikalarca bazen  saatlerce orada otururdu.

Köprüyü çeşitli sebeplerle sıkça ziyaret eden mahallemizin haylaz çocukları onu burada sıkça görmeye başlayınca, kasabamızın meşhur delisi Deli Murat'la onu özdeşleştirmeye başlayıvermişlerdi. Deli Murat, şehir efsanemizde  anlatıldığına göre; Almanya'da bir kıza aşık olmuş, onunla evlenemeyince akli dengesi bozulmuş bir şahıstı. İri yapılı Deli Murat, sahilde yürürken birden cebinden kocaman bir bıçağı çıkarır, boşluğa küfür ederek sert keskin hamleler yapardı. Biz çocuklar onun bu halini görünce etrafından büyük bir panik içerisinde kaçışırdık.

Mahallenin çocukları bu yeni kişiye de bir süre sonra bir isim taktılar. Ona ‘Deli Murad'ın Kardeşi' diyorlardı. Bu derin bakışlı, gözü hep ufuklara bakan ve kimseye bir zararı olmayan bu kişiye mahallenin çocuklarının zaman  zaman bayağı laflar atmaları benim adalet duygumu rencide etmişti. Ben nedense kısa bir zaman sonra onun gizli bir destekçisi olmuştum. Hatta bir gün bu şımarık çocuklara bağırdığımı bile hatırlıyorum. Ben, kendini iskelenin rüzgârına vermiş bu adama ‘Rüzgâr Adam' ismini takmıştım.

Eylül'de okul başladıktan sonra evimiz köprü yolunda olduğu için akşamları uğrar, ‘Rüzgâr       Adam acaba ne halde?' diye bakardım. Onu yine aynı sükûnet içinde, gözleri ufka dalmış, kendini  rüzgâra kaptırmış, saçı sakalı savrulur bir şekilde bekler görürdüm. Böyle akşamlardan birinde bütün cesaretimi toplayıp “Niye burada oturuyorsun, bu kadar rüzgârdan rahatsız olmuyor musun? deyivermiştim.

Rüzgâr adam, filmlerdeki artistlerin bakmasına benzer bir bakışla gözünün ucuyla sesin geldiği  yere baktı. Beni görünce çaresiz bir yüz ifadesiyle bir an yüzüme baktıktan sonra derinden gelen bir sesle “Yanıyorum” dedi. Rüzgâr adam böyle söyleyince şaşırdım kaldım. Tekrar bir şey sormaya cesaretim kalmadı. Biraz da hızlı adımlarla kaçar gibi iskeleden ayrıldım eve gittim.

O gün akşam ve ertesi gün Rüzgâr Adam'ın yanması beni meşgul etti. Niye yanıyordu acaba? İçimde zapt edemediğim bir duygu ertesi gün okul dönüşü beni tekrar Rüzgâr Adamın yanına attı. İşte yine orada oturuyor ve gözleriyle uzakları tarıyordu. Usulca yaklaştım onu rahatsız etmekten korkarak “Niye yanıyorsun?” dedim. Bir an sorduğum sorudan ve alacağım cevaptan ben de korkmuştum doğrusu.

Rüzgâr Adam yine derin ve dertli bakışlarını bana çevirdi. Bir bakışla baktı ki.. Tepeden tırnağa ter bastı vücudumu….

Sonra aynı derinden gelen sesle kısaca cevap verdi: Afganistan'ın yanıyorum dedi.

Yine şaşırdım, kaldım. Rüzgâr Adam Afganistan  için neden yanıyordu?

Tekrar soru sormaya cesaretim olmadı. Hızlıca iskeleden ayrıldım.

Eve gelince babama akşam yemekte “Baba köprüde bir adam var ya, hep rüzgâra karşı günlerdir oturuyor” dedim.

Babam “Duymuştum, görmedim” dedi. Ona dün “Niye burada oturuyorsun?” diye sormuştum. “Yanıyorum” demişti. Bugün sordum “Niye yanıyorsun?” dedim. O da “Afganistan'a yanıyorum” dedi. “Afganistan'a niye yanıyor bu adam?” dedim.

Babam şaşırdı, durakladı, hayretler içinde kaldı. Biraz düşündükten sonra “Evladım hani Ruslar Afganistan'ı işgal ettiler ya… Hani Afganlılar Ruslara karşı savaşıyorlar ya… Belki onun için yanıyordur” dedi.

Babam böyle söyleyince aklıma televizyondan izlediğim Afganistan ile ilgili haberler geldi. Ruslar Afganistan'da şehirleri basıyor, insanları direnişçilere yardım ediyor diye acımasızca öldürüyorlardı.

Aradan birkaç gün geçti. Mevsim sonbahardan kışa dönmüş çok soğuk Ekim rüzgârları          esmeye başlamıştı. O günlerde bir okul dönüşü Rüzgâr Adam'a uğrayayım dedim. Herkesin paltolarını üzerine almaya başladığı o soğuk esintili günlerde Rüzgâr  Adam, uzun siyah gömleği ile göğsünü rüzgâra  vermiş bir şekilde oturmaya devam ediyordu.

Usulca yanına yaklaştım. “Yanıyor musun hala?” dedim. Bu kez bütün bedeniyle bana döndü ve şefkatle baktı. “Yanmam mı, yanmam mı? Nasıl yanıyorum bir bilsen” dedi.

“Niye yanıyorsun?” dedim.

“Ümmeti Muhammed'in haline yanıyorum” dedi.

Sarsıldım.. Tekrar soru sormaya cesaret edemedim. Koşar gibi yanından ayrıldım.

Günler günleri kovaladı, imtihanlarımız başladı. Kendimi lise imtihanlarına vermiştim. Bir yandan da üniversite imtihanına hazırlanıyordum. Rüzgâr Adamı  çoktan unutmuştum.

…………….

Bir gün okulda öğretmenlerimiz arasında farklı bir heyecan dalgasının dolaşmaya başladığını  hissettim. Öğretmenlerimiz kendi aralarında “Hoca Efendi gelecek onu iyi karşılamamız lazım” diye konuşuyorlardı. ‘Hoca Efendi kimdi, niçin onu iyi ağırlamaları gerekiyordu?' onu bilemiyordum. Bir akşam okuldan eve dönmek için hazırlık yaparken beni çok seven sınıf öğretmenimiz “Bugün kasabamıza bizim İlahiyat Fakültesinden hocamız gelecek. Çok mübarek bir zattır. Onu görmek istersen sen de gel” dedi.

Ben çalışkan bir öğrenci olduğum için öğretmenim beni ayrı bir sevgi ile sever, bana büyük adamlar gibi davranırdı. Öğretmenimi kırmamak için “Peki Hocam geleyim” dedim.

Öğretmenim ile karşılamanın olacağı şehir meydanına kadar birlikte yürüdük. Öğretmenim  bu sırada hocasından bahsetti. Onunla fakültede öğrenci iken tanışmış. Müslümanların ihtiyaçlarını  karşılamak için yurt içinde ve yurtdışında çeşitli çalışmalar yapan muhterem bir kişi imiş.  

25 dakika kadar sonra meydana vardık. Orada kendi hallerinde yaklaşık 20-30 kişilik bir topluluk heyecanla karışık bir sükunet içesinde Hocaefendiyi bekliyorlardı. Her birinin gözünde ayrı bir mutluluk ışıltısı dolaşıyordu. Bir süre sonra beklenen saat gelmiş olacak ki şehrin meydanına bir beyaz araçla giriş yaptı Hocaefendi. Araba durunca şoförün yanındaki koltuğundan çevik bir hamle ile indi. Bekleyen kalabalık bir heyecan dalgasıyla sağa sola hareket etti.

Bana gelince ben böyle bir adamı ilk defa görüyordum. Siyah paltolu, uzunca sakallı, heybetli bir adamdı. Herkes onu yakından görmek için vaziyet alırken Hocaefendi önce etrafına bir süre göz gezdirdi. Sonra uzaklardan gelen tatlı  bir sesle “Köprü nerede? Beni köprüye kim götürecek?” dedi.

Hocaefendi'nin bu sorusu karşısında herkes önce şaşırdı. ‘Nereden icab etti acaba?' der gibi birbirlerine bakındılar. Neden  sonra benim öğretmenim birden hızlı bir manevra yaparak “Buyurun Efendim! Köprü hemen karşıda… Ben size eşlik edeyim” dedi.

Yaklaşık 30 kişilik grup ‘Acaba neyin nesi, bakalım ne olacak?' diye merak ederek ağır ve sakin adımlarla köprüye doğru yürümeye başladılar. Önce şehrin sahilinden geçen karayolundan karşıya geçildi. Sonra çamlarla süslü park bitirildi. Kalabalık  köprüye doğru yürümeye başladı.

Köprü iyice yaklaşınca aklıma birden  Rüzgâr Adam geldi. ‘Acaba Rüzgâr Adam her  zamanki gibi köprüde mi? Hocaefendi ile Rüzgâr Adam karşılaşırsa acaba ne olur? diye aklımdan geçirirken köprü yürüyüşü  bitti ve köprünün sonuna gelindi.

Görmeyenler de ilk defa şaşkınlıkla gördüler ki; köprüde kışın o soğuk  rüzgârları arasında Rüzgâr Adam gözleri ufukta, bir anıt gibi beklemeye devam  ediyordu.

Bir anda garip bir şey oldu. Hoca Efendi sanki kırk yıllık bir dostuna yaklaşıyormuş gibi Rüzgâr Adamın yanına gitti, omzuna dokunarak selam verdi. Hocaefendinin bakışları Rüzgâr Adamın bakışları  ile karşılaşınca “Evladım neden bu kadar yanıyorsun? Yanman bitmedi mi? Dedi.

Rüzgâr adam şaşırdı, bocaladı, ayağa kalktı, Hocaefendi'nin elini öpmeye çalıştı

Hocaefendi “Biz Yusuf Hemedani  Hazretleri'nin meşrebindeniz. Sendeki yangın beni buralara kadar getirdi .Bu kadar yanmak yeter! Haydi kalk gidelim” dedi.

Rüzgâr adam ne yapacağını şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışırken Hocaefendi onun koluna girdi. dervişanın şaşkın bakışları arasında iki Rüzgâr Adam, sanki birbiriyle yekvücut olmuş gibi kasabaya doğru yürüdüler.

 

 

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  324138

-