14 KASIM 2019 PERŞEMBE

Hüseyin Yağmur

ŞEYH EFENDİNİN POLİTİK SIRRI (7) MUHTEŞEM DÜĞÜN

Hüseyin Yağmur

Mehmet Ağa, Horasan Sultanı'nın Sarayı'nın ihtişamlı Bostancıbaşısıydı. Bu göreve gelmek için sarayda uzun yıllar görev yapmış, Sultan'ın gözüne girmek için elinden gelen her türlü gayreti sarf etmişti.

Bu günlerde hayatının en keyifli günlerini yaşıyordu. Çünkü yakın bir zaman sonra kızı şeyhülislamın oğluyla muhteşem bir düğünle evlenecekti. Bostancıbaşı teşrifatı, şanı ve şöhreti çok sevdiği için bu düğünün dünya çapında bir düğün olmasını istemişti. O yüzden düğünün Sultana ait Sadabat  Kasrı'nda yapılması için Sultan'dan izin istemiş, Sultan da bu izni vermişti.

Bostancıbaşı Mehmet Ağa,sadece Horasan Sultanlığından değil başka sultanlıklardan da hatta Firengistan'da bazı krallar ve devlet adamlarının düğüne gelmesi için ulaklar elçiler göndermişti. Çünkü O, bu düğünün Bin bir Gece masallarında anlatılan cinsten muhteşem bir düğün olmasını istiyordu.

Bostancıbaşı Mehmet Ağa, gençliğinde Horasan'ın dağ köylerinden  birindeki dergahında tebliğ bir irşat çalışmaları yapan bir Şeyh Efendiye de intisap etmişti. Şeyh Efendi, ‘Susar gibi konuşan, konuşur gibi susan' arif bir zat idi. Mehmet Ağa, gençliğinde ondan çeşitli hakikatler öğrenmiş, hayatında uygulamaya çalışmıştı. Ama zaman içerisinde tefrişata, şan ve şöhrete olan merakı, gönlündeki o berrak duyguları bastırmıştı.

Bostancıbaşı Mehmet Ağa yaptığı muhteşem düğüne tamamen ‘şöhretler karması' denilebilecek şanlı şöhretli insanları çağırırken Şeyh Efendisi'ni de çağırmayı düşündü. Çünkü zaman zaman “Ben bu Tekke'nin dervişim” diye yemek sofralarında ballandıra ballandıra menkıbeler anlatmayı severdi.

Şeyh Efendi'nin düğüne bir bereket katacağını düşünmüş o yüzden davetiye göndermişti. Hatta bir söz arasında hem şeyhülislama hem de Sultan'a da bu davetinden bahsetmişti. Sultan da Şeyh Efendiyi uzaktan uzağa sever onun dualarından istifade etmekten hoşlanırdı. Onun düğüne davet edildiğini duyunca saraydan bir beyaz at bir de refakatçisi için bir siyah at göndermişti.

Saraydan dergaha düğün davetiyesi ve ardından iki atın gelmesinin ardından dergahta da farklı duygu rüzgarları esmeye başlamıştı. Şeyh Efendi'nin hizmetine bakan başderviş, tantanalı merasim ortamlarına karşı gönlünden bir türlü atamadığı gizli bir sevgisi olduğundan ‘Şeyh Efendi ile birlikte saraydaki düğüne giderim' diye seviniyor adeta gün sayıyordu.

……………

Zaman hızla ilerledi düğün günü gelip çattı. Cuma akşamı muhteşem düğün yapılmak üzere her tarafta son hazırlıklar hummalı bir şekilde devam ediyordu.

Horasanın en şöhretli adamları, Firengistan'dan hatta Hindistan'dan çok sayıda devlet adamı büyük protokol sahibi şahıslar düğün için Horasan'a geldiler, Sadabat Sarayında yerlerini sabahtan itibaren aldılar. Çengiler müzik çalıyor, her köşede bir cambaz oynayarak maharetini  sergiliyor, hokkabazlar şapkadan tavşan üstüne tavşan çıkarıyorlardı.

Şeyh Efendi'nin dergahı, düğünün yapılacağı Saraya  yaklaşık bir saat mesafedeydi. O gün sabahtan beri başderviş heyecanla Şeyh Efendi'den gelecek haberi bekliyordu.

Tam ‘artık geç kalacağız' dediği anda Şeyh Efendi başdervişi yanına çağırdı ve sordu: Yola çıkmaya hazır mıyız?

Başderviş zaten sabahtan beri bu anı ve bu soruyu bekliyordu. Geç kalınacağını ima ederek heyecanla “Hazırız efendim hemen çıkmalıyız!” deyiverdi. Esasen sabah erkenden ahırdaki beyaz at ile refakatçi için gelen siyah atı çoktan hazırlamıştı.

Şeyh Efendi başdervişin zaptetmeye çalıştığı heyecanı karşısında hiç istifini bozmadı. Sonra sakin bir ses tonuyla “Ahırdaki benim merkebimi çıkarıverin. Müsaitseniz siz de gelin” dedi.

Başderviş şaşkınlıktan donmuş bir şekilde kendini dışarı attı. Ne olduğunu ve ne olacağını anlamaya çalışarak ahıra gitti. Ahırda gurur ve kibir içinde sağa sola tekme atan sarayın beyaz atına ve binmeyi planladığı siyah ata iç geçirerek baktıktan sonra Şeyh Efendinin merkebini hazırlayıp avluya çıktı.

Biraz sonra Şeyh Efendi merkebinin üstünde, başderviş de onu takip eder vaziyette iki adam Horasan Şehrine doğru yola çıkmışlardı. Başdervişin gönlü ruhuna sığmıyor kafasında binlerce kelime ve cümle uçuşuyordu. Acaba Şeyh Efendi nereye gidiyordu? Eğer düğüne gidiyorsa neden sarayın atlarını değil de kendi merkebini tercih etmişti?

Bir süre sonra tam yol ayrımına gelmişlerdi ki Şeyh Efendi merkebini Horasan'ın fakir mahallerinin olduğu yöne doğru çevirdi. Fakir mahallenin dar sokakları arasında bir süre yolculuk yaptıktan sonra Şeyh Efendi merkebinden indi bir kapıyı usulca çaldı ve yüzünü sokaktan yana döndü.

Yaşlı bir kadın merak içerisinde kapıyı açtı, Şeyh Efendi'yi karşısında görünce bir büyük mutluluk içerisinde kenara çekilerek eve buyur etti.

Evin hemen girişinde karşıdaki sedirde bir yaşlı adam hastalanmış şekilde yatıyordu Şeyh Efendi'yi görünce önce uzun bir rüyadan uyanmış gibi şaşkın bakışlarla etrafına göz gezdirdi. Sonra Şeyh Efendi sedirin kenarına ilişip elini tutunca “Efendi Hazretleri nerede kaldınız?” dedi.

Şeyh Efendi sükunetini hiç bozmadan tatlı bir tebessümün ardından “Hacda idim, yeni geldim” dedi.

Yataktaki adam  “Siz bize Peygamber Efendimizden şu hadisi şerifi naklederdiniz” dedi ve anlatmaya başladı: “Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle buyurur:«–Ey Âdemoğlu! Hastalandım, Ben'i ziyâret etmedin!»

Ademoğlu:«–Sen Âlemlerin Rabbi iken ben Sen'i nasıl ziyâret edebilirdim?» der.

Allah Teâlâ:«–Falan kulum hastalandı, ziyâretine gitmedin. Onu ziyâret etseydin, Ben'i onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun?...” (Müslim, Birr, 43)

Yataktaki adam  “Bunun için size sitem etmiştim” dedi.

Olanları şaşkınlıkla takip eden başdervişin tepesi iyice atmıştı. “Şeyh Efendi şimdi Sultanın Sarayındaki düğüne gitmedi de seni ziyaret etmeye geldi” diyecek oldu ki,

Şeyh Efendi “Haklısın…Dünyevi işler ne kadar bizi meşgul ederse etsin kardeşlik görevlilerimizi unutmamamız lazım” dedi.

Hasta ziyareti tamamlanınca Şeyh Efendi ve başderviş evden ayrılıp yeniden dergaha doğru yola düştüler.

Yollar ve yolculuklar Şeyh Efendi için bir mektep ortamıydı adeta.Daha başderviş sormadan onun kafasındaki sorulara tek tek cevap vermeye başladı.

“Derviş Seyfeddin Efendi, bizim eski dervişlerimizdendir. O sizden farklıdır. Onun dervişliğindeki cevher şudur: Sizler, ben eğer Sultan'ı seversem seversiniz. Ben sevmezsem sevmezsiniz.O, kitap ve sünnete ve bizim anlattıklarımıza bakar, ayeti kerimelerde salık verildiği üzere akleder. Ona göre Sultan'ın sevilecek taraflarını sever, sevilmeyecek taraflarını sevmez.

Sizler ben bir hastayı ziyarete gidersem, o kişiyi ziyarete gitmeye başlarsınız. O, hastayı kendisi bulur, kendisi ziyarete gider.

Sizler benim söylediğim bir kitabı birden önemser ve onu okumaya ve yaygınlaştırmaya başlarsınız. O benim sohbetlerimi   dikkatle dinledikten sonra okunacak kitabı kendisi bulur ve okur.

Sizler ben bir tarihi şahsiyeti keşfedersem ancak haberdar olursunuz. O, tarihi şahsiyetleri kendisi bulur keşfeder.

Sizler daha çok mukallitsiniz, bazen benim yanlışlarımı bile öylece alıp yaygınlaştırıyorsunuz.

Başderviş merakla “Bizim mukallit olmamız doğru değil mi efendim? Diye söze girdi.

Şeyh Efendi bakışlarını kıble istikametine doğru çevirerek “Müteşeyyihler etraflarında mukallitler görmek  isterler. Mürşidi kamiller etraflarında sahabe düzeni kurarlar“ dedi.

Sonra uzaklardan gelen bir sesle şöyle devam etti: Hazreti Ömer etrafında hep ‘adam gibi adamlar' aramıştır. Şimdi etrafta pek adam kalmadı. ‘İnsanlar kolayca alınır satılır, sökülür takılır' nesneler haline geldiler.

…………………

Bostancıbaşının muhteşem düğünü tam da onun istediği gibi dillere destan olmuş, bin bir gece masallarında anlatılacak şekilde şimdiden kulaktan kulağa dolaşmaya başlamıştı.

Dolayısıyla kimse Şeyh Efendi'nin düğüne gelip gelmediğini merak etmemiş hatta farkına bile varmamışlardı. Aradan bir ay geçtikten sonra  Bostacıbaşı dünürü olan şeyhülislamla düğünün şatafatını 950.defa konuşmaya başlamışlardı ki birden akıllarına Şeyh Efendi geliverdi.

Şeyh Efendi'nin düğüne gelmediğini, ortalıkta da görünmediğini anlayınca bu durum Bostancıbaşının ağırına gitti. “Şeyh Efendi benim düğünüme neden gelmedi” diye düşündü. Hatta Sultan'a bir sohbet sırasında konuyu söyleyiverdi.

 Sultan'da Şeyh Efendi'nin düğüne gelmediğini bir ay sonra böylece öğrenince bu durum onun da ağırına gitti. “Ben Saraydan beyaz at gönderdiğim halde neden Şeyh Efendi benim davetime icabet etmedi, benim atıma binmedi?” diye bir hayli içerledi.

 Bu can sıkıntısı içerisinde dergahtaki bir başderviş'ten ‘Şeyh Efendinin o gün ne yaptığını?' sordular.

 Başderviş Şeyh Efendinin düğün günü merkebine binerek, Horasan'ın fakir mahallerinden  birinde yaşayan bir hastayı ziyaret ettiğini söyleyince şaşırdılar kaldılar.

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  275048

-