23 ŞUBAT 2020 PAZAR

Hüseyin Yağmur

‘ŞEYH SAİT İSYANI TERTİBİ’ ARTIK AYDINLATILMALIDIR  

Hüseyin Yağmur

Geçen hafta yazdığım ‘Menemen Tertibi Artık Aydınlatılmalıdır' başlıklı yazım büyük ilgi ile karşılandı. Okurlarımdan  “Devletin  ve resmi kurumların artık her yıl bu ilkokul ezberlerini törenlerle tekrarlayarak toplumu ayrıştırmaması gerektiğine dair” talepler geldi.

 Yeni cumhuriyetin bu anlamda bir başka  muhalif yok etme  ve iktidarını sağlamlaştırma faaliyeti olana ‘Şeyh Sait İsyanı(!) Tertibi'ni de bu vesile ile yazayım dedim.

 Türkiye Cumhuriyetinin ilk muhalif partisi Terakki Perver Fırka'nın  kurulduğu ilk aylarda öyle bir gelişme olur ki bütün siyasi dengeler altüst olur. Bu gelişme, Şeyh Sait İsyanıdır.

 Şeyh Sait İsyanı'nın Ortaya Çıktığı Psikososyal Zemin

 Yapılan araştırmalar göstermektedir ki; Türkiye'deki dindar (Sünni) menşeli Kürt hareketlerinin Türkiye Cumhuriyeti'nden bağımsızlık şeklinde bir üslubları bulunmamıştır. Osmanlı'nın son devrinde bu coğrafyada dolaşan tüm istihbarat vazifelilerinin vardığı ortak nokta; Kürt aşiret reislerinin her şeye rağmen mevcut hükümetlere tãbi olmak şeklinde bir tutum içinde oldukları şeklindedir. Milli Mücadele günlerinde Prenses Hüseyinzade'nin karşılaştığı “Bir Kürt Beyinin Kürt meselesini ‘abes bir mesele' olarak nitelemesi ve daima vatana bağlı olduklarını zikretmesi”  bağlılığın kayda geçen örneklerindendir.

 Hal böyle iken Halk Fırkası'nın Van Mebusu olarak uzun süre Meclis'te vazife yapmış olan İbrahim Arvas, Şeyh Said İsyanı'nın ortaya çıkarılmasındaki tahrike çok çarpıcı bir dille şöyle dikkat  çeker: “Bir Jandarma müfrezesinin Şeyh Said'e ait bir düğün töreninde onun evine gelerek bazı kanun kaçaklarının kendilerine teslim edilmesini istemeleri isyanı tetikleyen girişim olmuştur. Jandarma vazifelileri Şeyh Said'in ‘Bu talebin yörede hakim töreye ters düştüğü, 700 civarında silahlı şahsın arasından birkaç kişinin alınmaya çalışılmasının büyük bir vuruşmaya sebep olabileceği' şeklindeki ikazı faydalı olmamış yahut hususen dikkate alınmamıştır. Üstelik müfrezenin başındaki zabit ‘Ben emir aldım. Kaçakları götüreceğim' diye bastırınca müsademe çıkmış, silahlar patlamış ve iş büyümüştür” (Arvas,1946:95).

 İsyanın başlamasının ardından basın, ayaklanma için biçilen gömleği büyük bir ustalıkla mağdurlara giydirmiş, “Şeyh Said'in Ermeniler ve İngilizler ile işbirliği yaparak bir krallık kurmak istediği” (Ateş,1998:64). kasıtlı bir şekilde kamuoyunda işlenmiştir.

 İsyan Günleri ve Dumanlı Hava

 Ardından plânlanan oyunun diğer merhalelerine geçilir: İsyanın ortaya çıkardığı dumanlı havadan istifade ederek ülkede bir baskı zemini kurulur. Ne var ki liberal tavırlarıyla bilinen Fethi Bey'in “Sadece asiler ve tahrikçiler cezalandırılacak ve suçlular cezalarını görecekler” (Özalp,1992:37).  şeklindeki anlayışı plânın önünde bir engel teşkil etmektedir.

 Terakkiperver Fırka adına konuşan Kazım Karabekir Paşa ise olayla ilgili Halk Fırkalılarla aynı duyguları paylaştığını, isyanı çıkaranların vatan haini oldukları hususunda bir şüphe bulunmadığını vurguladıktan sonra çıkarılmak istenen kanunun ülke çapında “Abdülhamit devrinde bile misli görülmeyen bir istibdata yol açacağını”  söylüyordu (Karaosmanoğlu,1993:95). 

 Rauf Orbay ise "Sadece Bingöl vilayetini kapsayan bir isyan ile Cumhuriyetimizin tehlikede olduğunu kabul edemem. Çıkarılmak istenen kanun istismara müsaiddir" (Apuhan,1993:182).   diyerek Sûkun Kanunu'na karşı çıkıyordu.Kanun'un müzakereleri sırasında Terakkiperver Fırka adına konuşan Halis Turgut Bey ise, iktidarın gizli emelini deşifre edecek şu tãrihi soruyu iktidar mensublarına yöneltmişti: “Kanunun iki sene hüküm sürmesini istiyorsunuz. Hükümete soruyorum: Bu isyan daha iki sene devam mı edecek?” (Arvas,1946:45). 

 Gerçekten de “Şeyh Said İsyanı Bingöl dışında hiçbir vilayet, kaza ve köye sirayet etmemişti.”  Muhalefetin genç ve ateşli sözcüsü “Feridun Fikri ise bu Kanun'un Fransız ihtilalinde yüzlerce masum ve mazlum kişinin canına kıyan ‘Şüpheliler Kanunu'ndan farklı olmadığını haykırıyordu” (Karaosmanoğlu,1993:96). 

 Takrir-i Sükûn Kanunu

 İşte bu dumanlı havada sonraki yıllarda ‘Takriri Sûkun Kanunu' olarak şöhret bulacak kanun, iki gün iki gece Meclis'te müzakere edildikten sonra 7 Mart 1924 tãrihinde kabul edildi. Bu kanunla biri Doğu'da bir Ankara'da olmak üzere iki İstiklâl Mahkemesi kurulması ve bu mahkemelerin verdikleri idam kararlarının Meclis'in tasdiki olmadan infaz edilmesi hükme bağlanıyordu.

 Ne varki kanun 22 muhalife karşı 122 oy  ile kabul edilmişti. Kanun iki seneliğine çıkarıldı ve iki kez uzatılarak 1929'da kaldırıldı. Bu kanun, hükümete, mahkeme kararı gerekmeksizin sonsuz yetkiler verdi. Hükümet her örgütü kapatabiliyor, her yayını yasaklayabiliyor ve her gazeteyi ortadan kaldırabiliyordu. Nitekim Kanunun ardından İsmet Paşa Hükûmeti ilk icraatı olarak 6 Mart 1925'de Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf, İstiklâl, Sebilürreşat, Aydınlık gazetelerini süresiz olarak kapattırmıştı (Cebesoy,2007:556).

 Şeyh Sait İsyanı ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

 Şeyh Sait ayaklanması, Halk Fırkası'na muhalif Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın (TCF) kurulmasından hemen hemen üç ay sonra ortaya çıkmış, bu partinin kapatılmasına ve cumhuriyet tarihinde tek parti döneminin başlamasına sebep olmuştu.Bu konjonktür içinde siyasete atılan T.C.F.'nin siyãsî ömrü çok uzun olmaz. Her ne kadar resmî tãrih, Şeyh Said isyanını ve T.C.F.'nin kapatılmasını birbirinden bağımsız safhalar olarak sunsa da, bugün isyanın bir toplum mühendisliği çalışması olduğu yönündeki işaretler baskındır.

 31 Mart Vakasını kullanarak Sultanı deviren ve mevcut muhalefeti yokeden zamanın Hareket Ordusunun genç subayları şimdi ülkeyi yönetmektedirler. Bu konularda yeterince tecrübelidirler.

 Mevcut iktidara son verecek kadar büyük bir hızla gelişen T.C.F'nin aldığı halk desteği de kesinleşince bazı mahfillerde parti ile ilgili kararlar verildiği kesindir. Çünkü T.C.F.'nin üye sayısı kısa zamanda 10 bini bulmuştur.

 17 Kasım'da T.C.F.'nin kurulmasının hemen ardından devrin Başbakanı İnönü tarafından bütün ülkede sıkıyönetim ilanı teklif edilmiş ancak bu teklif, Meclis tarafından reddedilmişti. Karar vericiler bu sefer işi şansa bırakmamışlar, muhalefetin partileşmesinden üç ay sonra 14 Şubat tãrihinde Şeyh Said isyanını ülkenin gündemine armağan edivermişlerdir.

 Mete Tunçay, isyanın nasıl bir tasfiyeye dönüştürüldüğünü şöyle anlatır:Takrir-i Sükûn Kanunu geliyor ve muhalefetin kurduğu Terakki Perver Fırka'nın canına ot tıkanıyor. Üniformayı çıkaranlar tasfiye ediliyor. İsmet Paşa  “Hayır bunlarla böyle mücadele edilemez. Zaten asıl mesele sadece o başkaldıran Kürtler değil. Asıl mesele, o havayı yaratan İstanbul'daki soysuz aydınlardır” diyor (Tunçay,2010).

 Şeyh Said isyanından sonra, Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri, gerçek ve potansiyel muhalefeti temizlemekte kullanılan yaygın birer araç vazifesi gördüler (Findley,2015:251).

İsyanda Hükümet Parmağı

 Resmî tarihin isyanın arkasında İngiltere olduğunu müdafaa eden görüşünün de aslı olmadığı, “İngiliz arşivlerinde yapılan müstakil çalışmalarda isyanın ‘Türk İktidarı tarafından plânlanmış olabileceği”  sonradan ortaya konulmuştur.

 Dönemin Meclis  Başkanı Ali Fuat Cebesoy bu anlamda çok manidar bir iddia ortaya atar: Cumhuriyetin ilânından sonra, yani isyandan çok evvel Hüseyin Rauf Bey eski Başvekil sıfatıyla Şarkta bir isyan çıkacağını Halk Fırkası'nın bir grup içtimaında söyliyerek hükümetin ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisinin hazırlık derecesini öğrenmek istemişse de, bu sual ve istihzahı sükûtla geçiştirilmişti (Cebesoy,2007:581).

 Kazım Karabekir'e göre ‘Bu ayaklanmanın hazırlanışından hükümetin haberi vardı ve önlemek için hiçbir şey yapmadı'. Bunun sebebi, varlığından rahatsız olduğu TCF'yi kapatmak için Şeyh Sait ayaklanmasını kullanmak istemesiydi. Ayaklanma bahane edilerek çıkarılan Takrir-i Sükun Yasası gerekli şartları sağladı ve TCF kapatıldı.                    

TCF Genel Başkanı Kazım Karabekir ile Şeyh Sait ayaklanması yüzünden istifa ettirilmiş olan iktidar partisinin Başbakanı Fethi Bey, bu ayaklanmanın hazırlıkları konusunda toplanan istihbarattan hükümetin haberi olduğunu iddia ediyordu.

 Kazım Karabekir daha ileri gidip Şeyh Sait ayaklanmasına kendi partisini kapatmak için hükümetin göz yumduğunu söylüyordu. Bu iddiaya destek sayılabilecek bir açıklama da yıllar sonra dönemin Diyarbakır İstiklal Mahkemeleri üyesi ve (kısa bir dönem için) savcısı olan Avni Doğan'dan geldi. Hakan Özoğlu bu gerçeğe şöyle işaret eder:Doğan anılarında mahkeme sırasında gizli olarak, Şeyh Sait'e mahkemenin bazı üyeleri tarafından TCF ve muhalif basınla ilgili bazı suçlamalarda bulunulması için telkinde bulunulduğunu yazıyor (Özoğlu,2010).

 Özoğlu isyan ile ilgili başka iddialar da ortaya atar: Dönemin Amerikan, İngiliz ve Fransız istihbarat birimleriyse, bu ayaklanmanın Ankara tarafından çıkarıldığını iddia ediyor. Bu konuda İngiliz arşiv belgeleri arasındaki en önemli kaynaklardan biri, o zaman İngiliz işgali altındaki Musul bölgesinde görev yapan bir İngiliz istihbarat subayının Londra'ya gönderdiği rapordu. Bu rapora göre Ankara, Şeyh Sait ayaklanmasını kendi hazırlamıştı.Buna göre, ABD, İngiliz ve Fransız makamları patlak veren isyanı resmî kayıtlarına ilk başta Ankara'nın muhalifleri bastırma operasyonu olarak kaydetmiş. İlerleyen günlerde de Ankara'nın isyanı abartarak manipüle ettiği not edilmiş, Batı arşivlerinde isyanda Ankara'nın rolü olduğunu belirten birçok belge bulunuyor (Özoğlu,2010). 

 2 ay süren isyanın ardından Şeyh Said ve 46 arkadaşı yakalanmış, İstiklâl Mahkemesi tarafından ölüm cezasına çarptırılmış ve bu cezalar 29 Haziran 1925 günü Diyarbakır'da infaz edilmiştir. Sivas mebusu Halis Turgut'un sorduğu tãrihi soru bu merhaleden sonra kendisini göstermiş, hükümet iki ayda isyanı bastırdıktan sonra iki yıl ülkeyi tam bir olağanüstü yönetimle idare etmişti.

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  812650

-