25 MAYIS 2020 PAZARTESİ

Hüseyin Yağmur

SOLCU YAZAR SABAHATTİN ALİ’NİN CHP İKTİDARI TARAFINDAN ÖLDÜRÜLMESİ

Hüseyin Yağmur

                                                                                   Saklı tarihten sayfalar

Bugün; 2 Nisan 1948 günü ünlü solcu yazar Sabahattin Ali'nin Dönemin CHP iktidarı tarafından verilen bir kararla nasıl vahşi bir şekilde öldürüldüğünü anlatacağız.

 

Yazar Sabahattin Ali'nin vahşice öldürülmesine geçmeden önce dönemin CHP iktidarının yönetim anlayışından kısaca bahsetmekte fayda var. Çünkü Sabahattin Ali'nin başına gelenler bir büyük devlet faşizminin parçasından ibaretti.

 

Aydınlar, Şeflik Rejiminin Boy Hedefiydi

 

1938'de yönetimi devralan İnönü başkanlığındaki Milli Şeflik Rejimi'nin kırsal kesimlerde yaşayan düşmanları daha ziyade muhafazakar köylü vatandaşlar iken, şehirlerde düşman konseptinin içini rejime muhalif aydınlar doldurmaktaydı. Her kesimden ve düşünceden fikir üreten, şiir ve yazı yazan ancak rejime bir türlü angaje olmayan aydınlar, Şeflik rejiminin boy hedefi olmuş, ağır saldırı ve tecavüzlere uğramışlardı.

 

Devrin siyãsî ve fikri atmosferi içersinde daha ziyade sol kulvarda bulunan aydınlar, Şeflik Rejiminin boy hedefi olmuşlardı. O günlerde “Sol fikirli aydınlara uygulanan baskı ve işkence günlük hãdiselerdendi.” (Sertel Sabiha,1987:373)

 

Çünkü “O günün şartlarında rejim için en kolay ve tesirli yol, sol aydınları tepelemek gözüküyordu.” (Tanju,1996:17)

 

Bu anlayış istikametinde devrin sol çizgide yer alan edebiyat ve fikir adamlarına karşı sistemli bir yıpratma ve baskı rejimi uygulandı. Devrin aydınları “Abdulkadir Gölpınarlı ve Adnan Berk tıpkı katiller gibi ellerinde kelepçeyle Galata Köprüsü'nden yürütülerek” (Bilim Ütopya,2002) mahkeme salonlarına yargılama için götürülüyorlardı.

 

Şeflik Rejiminin Hedefindeki Solcu Aydınlar

 

Bir kısım aydının ne yaptığı ise polisler tarafından adım adım takip ediliyor, fişlenerek kayıt altına alınıyordu. “Nazım Hikmet, Şevket Süreyya, Vedat Nedim, Burhan Belge bunlardan bazılarıydı.” (Vanu,Tarihsiz:147)

 

Rejimin polis gücü tarafından fişlenerek takip edilen sol aydınların bir kısmı Ankara ve İstanbul'da bazı üniversitelerde öğretim üyesi olarak vazife yapan şahıslardı.

 

 “Esasen bunlar Sol Kemalist olmalarına” (Uyar,1999:191) rağmen Rejim'in tarassutundan kendilerini kurtaramıyorlardı.

 

Ankara Dil Tãrih Coğrafya Fakültesi'nde vazife yapan Niyazi Berkes, Behice Boran, Pertev Boratav, Mehmet Ali Aybar, istenmeyen adam ilan edilmiş, “Yürütülen sistemli baskılar neticesi üniversitedeki kürsülerinden uzaklaştırılmışlardı.” (Tanju,1996:16)

Polisin hışmına uğrayan bu şahıslar kurtuluş çaresini yurt dışına çıkmakta bulmuşlardı. “Muzaffer Şerif, ABD'ye, Pertev Boratav Fransa'ya, Niyazi Berkes Kanada'ya yerleşerek buradaki fakültelerde görev almışlardı.” (Sertel Zekeriya,1968:245)

 

Polis devletinin hedef tahtasında bulunan önemli noktalar arasında Tan Gazetesi ve Resimli Ay Gazetesi ile yıllardır rejime karşı demokrasi mücadelesi vermiş Sertel ailesi yani Zekeriya ve Sabiha Sertel çifti  de bulunuyordu.

 

Gazeteleri CHP iktidarının bir provokasyonuyla yerle bir edilen Sertel ailesi evlerinin içi de dahil olmak üzere takip ediliyorlardı. Polis, bazı ajanlarını Sertellerin aile sohbetine sızdırmıştı. “Ajanlar, Sertellerin evindeki dost sohbetlerinden ayrılmıyorlardı.” (Sertel Zekeriya,1968:272)

 

Zaman içerisinde baba Sertel bu polisli hayata o kadar çok alışmıştı ki, “Saklayacak bir şeyimiz yok. Gelsinler, görsünler' şeklinde umursamaz bir tavır izlemeye başlamıştı.”(Sertel  Yıldız,1990:40)

 

Ancak Sertellerin genç kızı açısından her şey bu kadar kolay değildi. “Sokağa çıktığı zaman arkasına takılan, ağaçlıkların arkasından yahut ayakkabı boyacısı kılığıyla takip edilen ailenin genç kızı bütün bu baskıyı göğüslemekte bir hayli zorlanıyordu.” (Sertel  Yıldız,1990:103)

 

Tarassut altındaki sol aydınlardan biri de Sertel ailesinin yakın dostu Vâlâ Nureddin idi. “Vâlâ Nureddin muhalif olmasının bedelini 40 yaşından sonra Konya'da askerliğe gönderilerek ödemişti.” (Tanju,1996:10)

 

Rejimin bir başka hedefi devrin ünlü şairi Nazım Hikmet idi. “Polis tıpkı bir gölge gibi Nazım'ın arkasında dolaşıyordu. Maksatları bir yanlışını bulup onu hapse atmaktı. Bunu başaramayınca Nazım'a bir suikast düzenlemeye karar verdiler. Nazım'ı kaza süsü verilmiş bir saldırıyla ortadan kaldıracaklardı.” (Sertel Zekeriya,1968:297)

 

Sonunda Nazım, ‘askeri öğrencileri isyana teşvik' suçu şeklinde bir yakıştırmayla hapse konuldu. Cezasının miktarı olan 38 yıl, katillere verilen cezadan daha fazlaydı. Nazım uzun süre Bursa Cezaevi'nde gün doldurdu. Bu sırada yurt içinden ve dışından çok sayıda kişi ve müessese Nazım'ın serbest bırakılması için hükümete baskı yapıyordu.

 

Tüm bu baskılara rağmen Hükümet, Nazım için bir af çıkarmaya yanaşmıyordu. “Nazım'ın annesi Celile Hanım boynuna bir tabela asarak köprü üzerinde dolaşıyor, oğlunun salıverilmesi için yalvarıyordu.” (Sertel  Yıldız,1990:140)

 

Rejim tarafından cezalandırılan sol aydınlardan biri de Mihri Belliydi.“O günlerde polis müdürlüğü olan Sansaryan Han'ın bodrumundaki lağım künkleri arasında gözaltında tutulan Mihri Belli, borulardan sızan pis sular ve pireler arasında”  (Belli,1989:234) gün saymıştı.

 

Solcu aydınlar üzerinde uygulanan baskı, tam bir faşizm rüzgarı olarak üniversitelerde de esmeye devam ediyordu. Velidedeoğlu, o baskıcı günlerden bir hatırasını şöyle anlatır: Millî Eğitim Bakanı, Üniversitelerarası Kurulu Ankara'da toplantıya çağırdı. Bu Kurul, Bakanın başkanlığında rektörler, Senato temsilcisi olarak profesörler ve İstanbul ve Ankara'daki bütün fakültelerin dekanlarından oluşurdu. Ben İstanbul Hukuk Fakültesi Dekanı olarak katılıyordum. Başbakanlık binasına çıktığımızda, bizleri doğruca Bakanlar Kurulu salonuna aldılar. Az sonra gelip yerine oturan Başbakan Hasan Saka sakin görünmeye çalışıyor idiyse de, parmaklarını düzenli aralıklarla masaya vuruşundan, çok sinirli olduğu anlaşılıyordu.

Rektör Onar'a yönelerek: «Ankara'mıza hoş geldiniz, bütün arkadaşlarınızı selâmlarım» dedikten sonra hemen Millî Eğitim Bakanına dönüp: «Reşat Bey, şu mesele nedir bakalım bir anlatın» dedi. «Sayın Başbakanım» diye söze başlayan Bakan, o sabah Üniversitelerarası Kurul toplantısında bizlere söylediklerini uzun uzun ona da anlattı ve sonunda bu üç doçentin Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesinden uzaklaştırılması gerektiğini bildirdi. Başbakan: «Eee bu durum karşısında zaten başka da çare yok» deyince, Onar söz alarak, Kurul toplantısında Millî Eğitim Bakanına söylediklerini, hemen hemen olduğu gibi, Başbakana tekrarladı.

 

Bunun üzerine Hasan Saka sert bir sesle: «İşin öyle uzun boylu soruşturma yapılmasına ve bir rapor düzenlenmesine, yani medreseye dökülmesine tahammülü yok. Meclis isterse üniversite özerkliğini de kaldırır.” demişti. (Velidedeoğlu;1977:307-308-309-310)

                                                 

Başbakan Hasan Saka, Meclis'te Üniversite özerkliğini kaldırtmamış fakat üç solcu akademisyene ait kadroyu üniversiteden ayırmak için yasa çıkartabilmişti.

 

Şeflik Rejiminin Hedefindeki Sağcı Aydınlar

 

Şeflik rejimi dünyada esen faşist rüzgarlar tesirini kaybedince bu kez “Turancılara karşı açıktan baskı hareketine geçmiş, onları mahkemelere” (Sertel Sabiha,1987:252) ve tabutluklara sevketmişti. Sol aydınların yanı sıra bazı sağ aydınlar da rejimin baskıcı karakterinden nasiplerini alıyorlardı.

 

Alman Orduları Leningrat önünde duraklayınca İsmet Paşa derhal politikasını değiştirmiş, hesabını Rusların kazanması üzerine yapmıştı. Bu yüzden Turancı gençleri kurban seçmiş, daha önce büyük bir ihtimamla yüksek mevkilere getirilen Turancılar tasfiye edilmeye başlanmıştı. “Her birinin dosyaları açılmış, İstanbul Polis Müdürlüğü'nün bulunduğu Sansaryan Han'ın tabutluk denilen hücrelerine kapatılıp, işkenceye tabi tutulmuşlardı”' (Bozdağ,1991:16)

 

Bunlardan biri devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'e ‘dalkavuk' dediği için üç buçuk ay hapse mahkum edilen Osman Yüksel Serdengeçti idi.

 

Osman Yüksel'in gözaltına alındığı günlerde “Bayılıncaya kadar dövülen insanlara, mahzenlerde çürüyüp küf kokan canlı cesetlere şahit olunuyordu.” (Serdengeçti,2000:171)

 

Devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in hışmına uğrayanlardan biri de Teknik Öğretim Müsteşarlığı'nda çalışan bir memurdu. “Selçuk Milar, yeni kurulan Demokrat Parti'ye bir afiş yaptığı için Urfa'da bir şantiyeye tayin edilerek cezalandırılmıştı.” (Aksiyon,2002)

 

Yazar Sabahattin Ali'nin Bir Tertiple Öldürülmesi

 

Ordunun o yıllarda nasıl bir baskı aygıtı haline getirildiğini gösteren en sembolik örnek yazar Sebahattin Ali'nin feci bir şekilde öldürülmesidir.

 

Devrin sol aydınları içersinde rejime muhalefet etmenin bedelini en ağır bir şekilde ödeyen şahıs yazar Sabahattin Ali'ydi. “Yazdığı bir şiirde Milli Şefe ismiyle hitap eden Sabahattin Ali” (Uyar,1999:190) bu tavrının ardından polis devletinin kara listesine alınmıştı.

 

Bu olaydan sonra bir daha da hiç rahat edememişti. Sabahattin Ali, önce çalıştığı konservatuardan çıkarılmış, daha sonra da tutuklanmıştı.

 

Sabahattin Ali'ye karşı kontrolsüz bir intikam duygusu içerisinde olan Milli Şef rejimi bu solcu yazarı yok etmek için sinsi bir komplo tertiplemişti. Yazar, kendisine güven telkin eden bir şoförün kamyonuyla Bulgaristan'a kaçırılmak vaadiyle yola çıkmıştı.

 

Ne var ki bu yolculuk, Sabahattin Ali'nin çıktığı son yolculuk olmuştu.“Polis devletinin adamı olan bu kamyon şoförü Sabahattin Ali'yi Bulgaristan sınırında bir mola esnasında kafasını odunla ezerek öldürmüştü.” (Ağaoğlu Samet,1993:296)

 

1948 yılında Edirne Sınır Taburu'nda üsteğmen rütbesi ile görev yapan sonraki yılların generali Nevzat Bölügiray, Hatıralarında bir akşam başından geçen bu korkunç olaya yer verir.

 

Bölügiray, MİT tarafından 'Rus vatandaşlığına geçmek istediği gerekçesiyle' sınır dışı edilmesi istenen bir üniversite hocasının, iki üsteğmen ve bir yüzbaşı tarafından boğularak infaz edildiğini söyler ve Hatıralarında bizzat şahit olduğu bu feci olayı şöyle anlatır:

 

— Komutanım, polisler bir sivili getirdiler, bize teslim etmek istiyorlar. Bir de yazı getirdiler, buyurun.

 

Yazı şöyleydi:“…yazı ile gönderilen kişi, (...) Üniversitesi hocalarından (...), Stalin'e gönderdiği dilekçe ile Sovyet vatandaşlığına kabul edilmesini istemiştir... Kendisi, Bulgaristan sınırından, ‘usulu dairesinde' ve ‘kimseye gösterilmeden' sınır dışı edilecektir...”

 

Yzb. Aziz bu son cümleyi, üzerine basarak ve ağır ağır okurken, bir yandan da levazım subayına anlamlı bir şekilde göz kırpıyordu.(Bölügiray,2009:18).

 

Bu kararın ardından Yazar Sabahattin Ali CHP İktidarının emriyle başı odunla ezilerek öldürülmüştür.

 

Engin Ardıç da bu elim olayı şöyle anlatır: Sabahattin Ali'nin İnönü yönetimiyle arası çok bozuktu. Birkaç kere hapse girdi çıktı.Bulgaristan'a kaçmak isterken (ya da öyle olduğu öne sürüldü), Ali Ertekin adında birisi tarafından önce boğulup sonra kafası sopayla (bir rivayete göre taşla) ezilerek öldürüldü, yıl 1948.Daha sonra, cinayetin, cesedin bulunduğu yerde falan değil jandarma karakolunda işlendiği, cesedin sonradan götürülüp sınıra bırakıldığı da söylendi.Katil elbette ‘milli hislerinin galeyana geldiğini' öne sürdü.(Ardıç,2012)

 

Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Ali o günlerde yaşadıklarını şöyle anlatır:“Ben babam öldüğünde 11 yaşındaydım. En yakınınız bile sizinle temas etmekten çekinirdi. Çok daha çarpıcı birşey söyleyeceğim. Annem ve ailenin yakınları "Mecbur olmadıkça babanın kim olduğunu kimseye söyleme" derlerdi. Bir çocuğun babasının kim olduğunu söylememesi çok korkunç birşeydir. O travmayı hala yaşarım.” (Ali,2010)                      

 

Yıllar sonra CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'ndan CHP'nin tarihi ile ilgili özeleştiri yapmış “Yazar Sabahattin Ali'yi CHP öldürdü” diyen Kılıçdaroğlu, "Nazım Hikmet'i kim hapse attı? Sabahattin Ali'yi kim öldürdü? CHP! (ntv,2012) itirafında bulunmuştu.

 

 

 

HAFTAYA:  31 MART DARBESİ'Nİ KİM NASIL ÇIKARDI?

                                               

                                                     KAYNAKLAR

 

Ağaoğlu Samet, (1993), Siyãsî Günlük, İstanbul: İletişim Yay.

 

Aksiyon, (2002),26.08.2002

 

Ali Filiz, (2010), ntv, 9.2.2010

                  

Ardıç Engin, (2012), Sabah,17.2.2012

 

Belli Mihri, (1989) Anılar  İstanbul: Milliyet Yay.

 

Bilim Ütopya,(2002),02

 

Bozdağ İsmet,(1991)  Demirkırat Aldatmacası İstanbul:Emre Yay.

 

Bölügiray Nevzat,(2009)Geçmişten Geleceğe,İstanbul:Tekin Yayınevi

 

NTV, (2012), 10.2.2012

 

Serdengeçti O. Yüksel, (2000) Mabetsiz Şehir,İstanbul:T.E.V. Yay.

 

Sertel Zekeriya, (1968), Hatırladıklarım, İstanbul:Yaylacık Matb.

 

Sertel, Sabiha, (1987), Roman Gibi,İstanbul:Belge Yay

 

Sertel Yıldız,(1990), Ardımdaki Yıllar, İstanbul:Milliyet Yay.

 

Tanju Sadun (1996) Eski Dostlar,İstanbul: İnkılap Kitapevi

 

Uyar Hakkı,(1998),Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi,Boyut Kit:İstanbul

 

Vâ-Nu Müzehher, Bir Devrin Tanıklığı,İstanbul:Cem Yay.

 

Velidedeoğlu Hıfzı Veldet, (1977), Anıların İzinde, İstanbul:Remzi Kitabevi.

 

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  178537

-