21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

SÜLEYMAN YEŞİLYURT, AFET İNAN, MUSTAFA KEMAL, RAFET SÜREYA

Hasret Yıldırım

Bir Devrin Anatomisinden Parçaçıklar

SÜLEYMAN YEŞİLYURT, ÂFET İNAN, MUSTAFA KEMAL, RAFET SÜREYA

O öyle demiş, bu böyle demişten ziyâde; Cumhuriyet'in ilk yıllarını bizzat yaşamış insanların nakilleriyle, mevzuu okuyucularımızın vicdanına bırakıyoruz. Demoklas'in Kılıcı 5816 tepemizde dururken, herhangi bir yorum yapmaya da gerek duymuyoruz. “Elçiye zeval olmaz” derken, “muhbirleri” aynaya bakmaya davet ediyoruz.

Malumunuz olduğu üzere son günlerin meşhur mevzuu; Süleyman Yeşilyurt'un M.Kemal Paşa ve Âfet İnan ile alâkalı söyledikleri… Süleyman Bey, “M.Kemal'in Manevî Kızları” mevzuunda yazdığı kitaptan nakiller yaparken, “Âfet İnan, Çankaya ve Dolmabahçe Sarayı'nın nikâhsız hanımefendisi olur” deyince, mevzu öyle bir hâl aldı ki; hakâret, sövme, saymanın ardından linç edilerek, hapishaneye gönderildi. Kısa bir kodes hayatı sonrası, Perşembe günü tahliye (beraat değil) edildi. Ve mevzu gündeme, tekrar bomba gibi düştü.

Söylenenler ile alâkalı yorumu tarihçiler kendi aralarında hallededursun, 5816 sayılı kanunun acımasızlığına ve çifte standartına bir defa daha şâhit olduk. 2001 yılında yazdığı bir kitaba bu malûmâtı koyan ve daha evvel Milliyet, Posta, Cnn Türk gibi beynelmilel arenada yayın yapan birçok müessesenin neşrettiği bir mevzuu dile getiren, 2017 Türkiyesi'nde (eğrisiyle, doğrusuyla) fikrini zikreden biri cezaevine düştü. Demokrasi havârîleri meydanlara dökülüp “Hani düşünce hürriyeti? Özgür Basın Susturulamaz!. Özgür basın varsa, özgür toplum vardır!.” diyerek bağırıp, çağırmadı. Zurnanın “zırt” dediği yere dokununca, havârîlerin sesi kesildi…

Biz ezbere konuşmaktan ziyâde, dönemin hususi hayatını bizzat yaşamış ve sayısız hâdiseye şâhidlik yapmış birinden iktibâs yapacağız. Doğrusu, bu vesikaya ulaşana kadar adını sadece, Fahrettin Altay Paşa'nın “10 Yıl Savaş ve Sonrası” isimli eserinde duyduğum Rafet Süreya Hanım'ın, bu denli ifşââtlerde bulunduğu ve bu ifşââtlerin basında neşredildiği aklımın ucundan geçmezdi. Kendisi hiçbir vakit medyatik olmayı istememiş, 1991 senesinin Eylül ayında kapısına kadar gelen gazetecileri geri çevirmediği gibi, uzunca bir mulâkât yapmıştır. Bu mulâkâtı hiçbir yorum yapmadan, ara başlıklar koymadan, vurgular yapmadan, harfi harfine, noktası noktasına naklederek, neticeyi okuyucularımızın vicdanına bırakacağız. Üzerimizde Demoklas'in Kılıcı gibi duran 5816 sayılı kanun varken, fazla teferruata girmek “Açın kapıları, Osman geliyor” olur (erbabı bilir)… 

 RafetSureya_MustafaKemal_04

65 Yıl Sonra Atatürk'ün Meçhul Sevgilisi Rafet Süreya Hanım'ı Bulduk

GAZİ'Yİ BEN TERK ETTİM!

Onu, bugüne kadar kendine sakladığı anılarını ararken, içine gömüldüğü yalnızlıklar içinde bulduk. Tarihe mal olacak hayatı belleğinde ve belgelerinde taptaze, capcanlı duruyordu: Rafet Süreya İris Worley, 1926'dan I927'ye kadar Atatürk'le birlikte olduğunu ilk kez Aktüel'e açıkladı. İşte, şimdiye kadar hiç ortaya çıkmamış, yaşadıklarını hiç duyurmamış sevgili, Rafet Süreya Hanım...

İnanamıyorum. İşte, karşımızda. O!.. Şimdiye kadar hiç ortaya çıkmamış, yaşadıklarını hiç duyurmamış sevgili, Rafet Süreya hanım...

Atatürk'ün meçhul sevgilisinin adını öğrendiğimizde biz Aktüel çalışanları çok heyecanlandık. Üstelik ortaya çıkmamış bu sevgili İstanbul'daydı! Yaşadığı semti ve o semtte aşağı yukarı tarif edilen evini sonunda tespit ettiğimizde ise, yerimizde duramaz haldeydik.

Foto muhabiri arkadaşım Ali Öz ile caddesi, sokağı, numarası belli olmayan bir evde yalnız yaşadığı söylenen bu meçhul sevgiliyi bulmak üzere yola çıktığımızda, itiraf etmeliyim ki, onca heyecana rağmen pek de umutlu değildim.

“Köşede, parktan yukarı çıkan caddede, otelin sırasında” gibi kırık dökük bilgiyle o sokaktan diğerine, bir caddeden başkasına, kaldırımdan kaldırıma koşarken o umudun kırıntıları da giderek tükeniyordu. İmdadımıza, pencereden bakan genç bir adam yetişti: “Evet, Süreyanım adında yaşlı bir hanım bu binada oturuyor!”

Bizi aradığımıza ulaştıracak basamaklar, “Gerçekten o mu?”, “İsim benzerliği olmasın”, “Ya kapıyı açmazsa”, “Kapıdan kovulursak”, endişeleri içinde bitip tükenmedi...

Zili çalışmayan daire kapısını tıkırdattık. Bir kere, bir kere, bir kere daha. Açan yoktu. Kulağımı kapıya dayadığımda sürünerek gelen adım seslerini duydum. Arkasından da yaşlı titreşimlerle çıkan “Kim o”yu. Kim olduğumuzu, kapının ardından o yaşlı kadına anlatabilmek imkansızdı. Dahası, biz onun kim olduğunu merak ediyorduk: “Süreya hanım, siz misiniz?” sorusunu izleyen sessizlik, umut kırıcıydı. “Evet, benim, siz kimsiniz?” Biz onu görmeye, tanımaya, onunla görüşmeye gelen gazetecilerdik ama kapalı kapının ardında titreyen bu sese dileğimizi anlatmak, belki de hiç içeri alınmamak olacaktı. “Ziyaretinize geldik, görüşmemiz mümkün mü?” diyebildik.

Kapı, yaşlı hareketlerle aralandı, loşluklar içindeki yüzü belli belirsiz seçilen bu ihtiyar kadın, aradığımız Süreya Hanım mıydı? Üzerlerine üşenilmeden tek tek şeffaf naylonlar geçirilmiş ve en az birkaç 10 yıldır yerinden kıpırdamamış eşyaların doldurduğu salonu geçip oturduk.

Gazeteci olduğumuzu, şimdiye kadar sadece kendine sakladığı sırlarla dolu hayatını konuşmak için orada bulunduğumuzu söyledik. Bugüne kadar suskun kalışını açıklar bir aldırmazlık içinde, “Amaaaaan, dedi, ne var ki!” “Hayatınız” dedim. Bizi daha bilmeden heyecanlandıran o hayatı, yaşayanın ağzından duymak! Sabırsızlıktan kıvranırken, “Peki, dedi, siz sorunuz, ben anlatayım.”

Sonbaharın soğuğu ve yağmuruyla apansız çöktüğü o günlerde, yüzünü aralıktan gösteren güneşli öğle saati, bizim de şansımızdı: Oydu, meçhuldeki sürpriz sevgili, Rafet Süreya İris Worley.

Onun karşısına oturup eprimiş, eskimiş, tozlanmış salonun güneşli camönünde, sonsuz heyecanla, meçhulü öğrenmeye başladım: "Biz Berlin'deki Türk talebeleri parasız kaldık. İstanbul'a geldik. Maarife gittim. Dediler ki, Ankara'ya gitmeye mecbursunuz. Ben de gittim Ankara'ya. Maarif vekili çook, çok iyiydi, bize yardım etti."

"Atatürk'ü nasıl tanımıştınız" sorumun cevabına, taraş taraş olmuş saçlarının çevrelediği başını titreterek, böyle başladı. Ankara'ya, Maarif vekilinden Türk talebeleri için yardım istemeye gitmeden önce, tam 11 yıl Berlin'de müzik eğitimi görmüş. Almanca adı "Zeugnis Des Stern'schen Konservatoriums der Musik in Berlin" adlı okuldan diplomalı. İstanbul'da Dame de Sion'un kapanması üzerine gittiği Berlin'den Türkiye'ye yaptığı bu ara dönüşün ona nasıl bir sürpriz hazırladığını o zaman asla düşünmemiş.

Ancak, hükümetten yardım istemek üzere Ankara'ya gelen masum bir öğrenci oluşu, Atatürk'ün bakışlarını üzerinde sabitleştiren sihirli tesadüfü de engelleyememiş: "Ankara'ya gittim. Gazi dışarı çıkmış, Meclis-i Mebusan'a gidiyor. Ben de otelden, talebelerle geldim. Maarif vekiliyle görüşeceğim. Birden Gazi'yi gördüğüm gibi yanına; Gazi de şaşırdı. Resim var yanımda. Bizim beraber resmimiz var."

Süreya Hanım bu ilk karşılaşmayı anlatırken, evde ona yardımcı olan komşusuna "Beraber resmimiz var" diye andığı fotoğrafı aratıyor. Üst üste naylonlara, parşömen kâğıtlarına sarılı paketlerin içinden çeşitli boylarda fotoğraflar, yazılı evraklar dökülüyor. Süreya Hanım titreyen elleri ile masanın üzerine yayılan belgeleri daha da karıştırırken yaşlı ve ama keskinliğinden hiçbir şey yitirmemiş gözleri aradığını buluyor: "İşte bakınız, bu ben, bana fotoğrafını imzalıyor."

RafetSureya_MustafaKemal_01

 

İkiye kırılmış fotoğrafta Atatürk ve Süreya Hanım aynı kartın üzerine eğilmiş görünüyorlar. Karşılaştıkları ilk tesadüfi anın, tesadüfi belgesi bu. Bu karşılaşmayı bir gün sonranın gelişmeleri izliyor: "Gazi, nerdedir bu, demiş. Demişler ki, bu talebedir. Ankara'da, otelde bekliyor. Gece, otomobilini yolladı. Şoförle beni davet etti. Öylelikle işte. Artık beni koyvermedi, bitti."

Süreya Hanım'ın "Bitti"den kastı, Atatürk'le 1926 yılından 1927 yılına kadar süren bir yıllık beraberliği yüzünden askıya aldığı talebeliği ve alıştığı Avrupa hayatı. Başlayan ise, genç bir ülkenin, dünyanın gözlerinin üstünde olduğu lideriyle birlikte yaşayan kadın olarak, bambaşka bir şey...

Sır kutusu açılıyor ama deşelemek için cesaret lazım. Karşımda, yaşadığı birbirine benzemeyen zeminlerdeki 89 yılı süzmüş, tecrübesiyle, muhakeme gücünü alabildiğine kullanan, cin gibi zeki bir ihtiyar var. Onu hafife alıp Hadi anlatın, nasıldı aşkınız, diyebilmek mümkün mü?

Her an susabilir, anlatmaktan vazgeçip bizi kapı dışarı edebilir. Onu, yer yer oradan oraya atlayarak konuşmasına, bazı kelimelerin yaptığı çağrışımlarla konuyu akışından koparmasına rağmen, anlayarak ve telaşlanmadan dinlemeliyim: "Çok sevdi ama kıskananlar, karışanlar çok oldu. Masada, yemekte oturuyoruz. Dolu geliyorlar hep. Askerler de var. Birlikte masada oturuyoruz. Kimisi diyor ki, amaan evlenme sen bununla."

"Ben Avrupa'da yetiştiğim için öyle evlenme düşüncelerim yoktu. Çünkü Avrupa'da derler ki, aaa Türkler çok karı alır. Ben de derdim ki, Alman kadınları da çok koca alır! (Esprisine kendi de gülüyor). Ben 22-23 yaşında bir şeydim. (Pasaportundaki tarihe göre o vakitler 24 yaşında olması gerekiyor.) Latife Hanım'dan da uzaktı. Bizimki 926'dan, 927'ye kadar sürdü."

"Ben düşünmezdim ama etrafındakiler düşünüyor, söylüyorlar. Sakın evlenme, falan. Çünkü Latife Hanım'la da bozulmuştu ya. O zavallı kadın çok çekti, ben yoktum o zamanlar."

"Beni çok sevdi, çok kıskandılar, düşman oldular. Bir tanesi Afet'ti. Talebeler çoktu o zaman. İsviçre'ye gidip lisan öğreneceklerdi. Bizi gönder, diye. Afet beni tabii dehşetli kıskanıyor. Mesele orda başladı. Ordaymış, ancak bir ay evvel onunla da yatıp, kalkmış. Beni gördüğünde bıraktı. Gayet tabii ki o kız dehşetli kıskandı. Genç bir kadın. Ağlamış, sızlamış. Duyduğum vakit acıdım. Çünkü benden evveldi. Gayet tabiidir ki, kıskanıyor değil mi ya? Kabahat kimde? Gazi'de. Çünkü ikimizi.... O gidecek zaten, bir ay dur da, sonra beni yakala." .....

"Bir tanesi çok çirkindi, ama akıllı kızdı. Tayyareci, tayyare ile uğraşan."

unnamed

 

Atatürk'le yaşadığı bir yıllık beraberliği sırasında etrafında ne kadar çok kadın olduğuna dair hatıralar canlanıyor Süreya Hanım'ın anlattıklarında. Yalnızca bunlar da değil. Önce Ankara'da, "Çankaya'da, pek güzel bir yer değildi" diye tarif ettiği evde oturdukları, sonra Atatürk'ün kendisini İzmir'e götürdüğü ve tarihle çakışan hatıraları da: "Onun üç tane defteri vardı. Fransızca yazılmış. Kendisinin yazdığı. Katibi Tevfik beye oku derdi. O, Fransızca bilmezdi. Bana verirdi, bak görüyor musun ne güzel okudu derdi. İşte kıskançlık çıkardı dehşetli."

"O İzmir'e gittiğimiz vakitte, İzmir'deki yolda öldürmek istemişler. Hemen büyük mahkeme oldu. Büyük paşaları İstanbul'dan oraya getirdiler. Hepsini mahkemeye çektiler."

"İzmir'de birlikteydik. Katibi Resuhi vardı, yok yaver miydi? O da Latife Hanım'ın akrabası. Tabii o da onlara yardım etmek istedi değil mi ya? Onun için de onu buna, bunu ona kattı. Halbuki ben öyle şeyler bilmiyorum. Arkadaşlarımı bilirim. Balo, bunlara gidiyorum."

"Beni İzmir'de okula yerleştirdi. O, filanca işim var diyip gidiyor. Dönüşte seni alırım, dedi. Mektep de akortlu piyano da yoktu. Daha her şeyi eksikti doğrusu. Yalnız bir müdire vardı, fena kadın değildi. "

Titreyen uzun parmaklı, buruşuk derili elleri masanın üstünü yine kurcalıyor. Karmaşık yığından bir iki fotoğraf daha çekiştirip uzatıyor:

"Bakınız, bu Atatürk'le İzmir'de oturduğumuz vakitte bulunduğumuz devlet konağı." Parmağı ortada bir pencerede sabitleşiyor: "Bu da yatak odası!" Dinlediklerimi ve gördüklerimi belleğimde sıralamaya çalışıyorum ama nafile!

Fotoğrafları bırakıp mürekkebi yayılmış bir telgrafı işaret ediyor bu kez: "Bu, Atatürk'ün telgrafı bana. Çünkü ayrılmıştım, İzmir'de bekliyordum, Telgraf yazmış." Bir başka fotoğraf daha geliyor: 15 kişilik bir devlet erkanını belgeleyen fotoğrafın sol önünde Atatürk, sağ ön tarafında da tek kadını olarak Süreya Hanım yürüyor. Ve yaprakları dağılmaya yüz tutmuş küçük bir cep defterinde, Atatürk'ün el yazısı olduğunu söylediği eski Türkçe notları uzatıyor.

Süreya Hanım'ı, o ana kadar doğrudan soramadığım soruyla çekip çıkarıyorum belgelerin arasından: Sevdiniz mi Atatürk'ü?

Evet ya da hayırla başlayabilecek bir cümle yerine, "İyi ama beni ağlattı" diye başlıyor. Sır kutusunda biraz daha derindeyiz, diye düşünüp dikkatle dinliyorum:

"Atatürk, maalesef çok içerdi. Sabaha kadar, sabahın dördüne kadar içki içerdi. Gelen arkadaşları durmadan masada kavga ederlerdi. Yalnız bir sefer yanımda bu, seni öldürür dediler. Benmişim öldürecek olan! Dediklerinde, kalktı, benim el çantam vardı; çantamın içine bakıyor, sakın beni öldürme, bende revolver (Küçük Silâh, Toplu Tabanca) var, dediğinde benim için bitmişti. Başladım ağlamaya dehşet ağlamaya. Ondan sonrada ne yapacağımı bilemedim"

"Gönder beni Avrupa'ya, ben gitmek istiyorum, burada durmak istemiyorum, diye kalktım. Birden, gece saat dörtte yatmışız, sabahleyin telefon geliyor; Süreya Hanım, mahkemeye. Ne mahkemesi, ne diye? Niçün? Kalktım, giyindim. Arabasını hazırladılar. Şoförü geldi önümüzden, beni zaptiye vekaletine götürdüler. İki kişi demiş ki o yabancıdır, Almanya'dan geldi, belki Gazi'yi öldürür. Öyle şey söylenir mi? Ankara'da oldu bunların hepsi. Böyle olunca, istemem ben dedim, kalmam burada. Ondan sonra beni yandaki yatak odasına götürdü. Ağlıyorum. Sonra birisini yanına aldı. Beni illaki göndersin dedim. İsmet Paşa beni çok barıştırmak istedi. Çok yardım etti. Ama bir defa ben Avrupa'da yetiştiğim için öyle alaturka şeylere alışamıyorum. Sen beni öldürürsün, dediği an bana çok ağır geldi."

Aradan tam 65 yıl geçmiş. Süreya Hanım, yaşadığı anların kırgınlığı içinde anlatıyor. Kırış kırış yüzündeki iki ışıltı, yeşil gözler yaşlanıyor. Ama yaşların damlamamasından cesaret alıp ısrar ediyorum: Hiç güzel anlarınız olmadı mı? "Güzel vakitler var ama o da akşamları ancak."

RafetSureya_MustafaKemal_02

"Çok dans ederdi. İki orkestra vardı, biri Türk. Durmadan, yemek odasında durmadan onlara çaldırırdı. Evde. Baloya giderdik. Benimle dans ederdi. Tangooo, vaaals..." Atatürk'le yaşadığı bir yılın hatıralarını anlatırken, kendisine daha sonra Worley soyadını veren kocasını hatırlıyor. Atatürk'le birlikte olduğunu söylediği zamandan birkaç yıl sonra evlendiği ve "Benim için Gazi'den önemli" dediği İngiliz eşinden, "Ruhtan anlardı, merhametli, çok hisliydi, şefkatliydi" diye sitayişle söz ediyor. Atatürk ile geçirdiği yıllarında da böyle duygular yaşayıp yaşamadığını soruyorum: "O, onu bilmezdi. O ancak yatakta, (kahkaha atıyor) O yataktan başka bir şey bilmezdi ki... Zaten aklıma bir dert de gelmezdi ki ona anlatayım. Yalnız, bana bağırdı mı çok kızardım."

Böyle küskün ve kızgın anlarından birinde çekip gitmeye karar veriyor Süreya Hanım: "Bir vakitte, müdire haber verdi. Çabuk Süreya gelsin diye Bekir Çavuş'u yollamış. Araba gelmiş. Dedim ki, burada yokum. Gençlik işte, oradan (İzmir'den) Fransız vapuruna bindim. Paris'e gittim. Çünkü, çok çapkındı. Ben Avrupa'da yetiştiğim için böyle şeylere alışkın değilim. Olmuyordu. İşte böyle Paris'e gittim. Sefarethaneye haber yollamış, Süreya dönsün diye. Ben 'Dönmem, üniversiteye gideceğim' dedim." Ve Süreya Hanım dönmemiş. Atatürk'ü terk eden kadın olarak bir başka hayata başlamış.

İki yıl felsefe okuduktan sonra üniversiteyi yarım bırakmış ama Chatelet adındaki dans mektebinde müziğin ve dansın dünyasına yeniden dönmüş. "Kontratlar yaptım, Hamburg'da, Beyrut'ta dans ettim. Dört kız bir orkestra, çook lüks seyahatler yaptık" dediği bu yeni hayatında başka bir erkekle, 20 yıl evli kalacağı George Worley ile tanışmış.

Büyük bir petrol şirketinin Irak'taki "müdür-ü umumisi" olan Worley ona, hâlâ hayatının en güzel anları olarak hatırladığı yıllar yaşatmış. Basra'da, portakal bahçeleri içinde, Chrysler marka otomobillerde, uşaklı, aşçılı, şoförlü, bahçevanlı, bol tayyare seyahatli ama danssız geçen o debdebe günlerinde, Süreya Hanım'ın başka bir kararlılığını görmek mümkün: "Çocuklarla pek alakam yoktu, doğrusu da bu. Kocam çok istedi, bir tane olsun derdi. Ama benim düşüncem başkaydı. Çünkü düşünüyordum, ya kocamdan ayrılırsam! Ya bir felaket gelirse! Onun için vücudum doğru dürüst dursun derdim."

Kocasının ölümünden sonra birkaç yılını İngiltere'de geçiren Rafet Süreya İris Worley, 1959 yılından bu yana İstanbul'da yaşıyor. Son olarak ablası ve yeğenini de yitiren yaşlı kadın, içine gömüldüğü yalnız dünyasında yaşadığı hayatın zenginliğini umursamıyor adeta. Yıllar yılı varlığını kimseye duyurmayan, bizimle konuşurken sık sık "Ben reklamdan hoşlanmam" diyen bu görmüş geçirmiş insan, şimdi başka dertlerle yüz yüze.

Yaşlılık ve yalnızlık günlerini rahat rahat geçirtebilecek serveti nedeniyle, dost bildiği bir tanıdığı onu oyuna getirmiş! Bu yüzden o Kafkasya'da başlayan, Saray'da süren, Avrupa'da snoplaşan, bir liderin yanında fevrileşirken 20 yıllık bir eşle olgunlaşan hayatı şimdi çok gerilerde. Hâlâ tarihe, müziğe ilgi duyabilmesine, hâlâ dört dilde okuyup yazmaktan zevk alabilmesine rağmen, bir süredir basit, gündelik, çok yüzlü şimdiki hayatın esiri...

Onu yalnız dünyasında bırakıp evinden ayrılırken yeniden görmeye geleceğimi söylüyorum ısrarla. Çünkü böyle bir sırrı bile asaletle saklayan bu insanın mahkemelerle, davalarla bulutlanan bu günleri geçici.

Kalıcı olan ve fazlasını öğrenmeye can attığım ise, sır sandığının daha derinlerinde kalanlar. Onun yalnızca Atatürk'le birlikteliği değil, ötesinde, her bir anı dolu dolu yaşanmış hayatı... [Neyyire Özkan Röportajı, Aktüel Dergisi, 19 Eylül 1991, Sayı:11, Sayfa: 18-24]

 

Fahrettin Altay'ın Hatıratında, M.Kemal'in Meçhul Sevgilisi

Makalemizin başında dedik ya, Rafet Süreya Hanımı, Fahrettin Altay Paşa'dan duyduk diye!. Bir iktibâs da, Paşa hayattayken yazdığı o hatıralarından yapalım ve kafalarda soru işareti bırakmayalım. Neticede bu insanlar, meşhur sofraların müdâvimleri…

“(…) Akşam Çankaya'ya döndüğümde Atatürk'ü sofrada buldum. Karşısında İnönü oturuyordu. Kendi sağına da Konya Kız Öğretmen Mektebi müdiresi Saadet Hanım, solunda isminin Refet Süreyya olduğunu öğrendiğim bir bayan oturuyordu. İnönü'nün sağında Âfet Hanım, solunda S. Hanım bulunuyor... Diğer misafirler; Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Ali Cenani, Rasim Ferit ve Tevfik Beyler. Gazi konuşuyor; sanattan bahsediyor, herkes dinliyor. Bir ara kalktı müziğe vals çaldırdı, Refet Süreyya Hanımı dansa kaldırdı. Bu, dün akşam bahsi geçen artistmiş. Danstan sonra biraz oturulup içildi. Artist bayan bir paravananın arkasında soyundu, çıplak denecek bir halde ortaya çıktı. Açık sarı ince ipekli bir mayo ve tül bir gömlekle; serpanten danslar, Hindistan oyunları yaptı. Almanya'da 9 sene bulunmuş, bu marifetleri öğrenmiş. 30 yaşlarında dolgunca etli, bacaklarındaki mor mor lekeler morfinman olmak ihtimalini gösteriyor. Yemek neşeli geçiyor; içiliyor, konuşuluyor, alkışlar yapılıyor, arada bir hep birden dans ediliyor. Atatürk, Âfet Hanımla da dans etti. Bu zarif genç, pembe ipekli dekolte tuvaleti ve güzel endamı ile göze çarpıyordu. Atatürk bu gece pek neşeli, kimseye laf vermiyor, hep kendisi anlatıyor. Bazen sazendelerle beraber şarkı söylüyor ve onları kendisi sürüklüyordu. Şarkı söylerken bile hanendelerin kendisine takaddüm etmesine meydan vermiyor. Rumeli havalarından pek hoşlanıyor, “şahane gözler” türküsü tekrar tekrar söyleniyor. Bununla beraber bu eğlenceler arasında kendi kibarlığından, vakarından bir şey kaybetmiyor, arada bir “misafirlerimin neşesi benim de neşemdir” diyor. Bir ara eskiden yazdığı bir hatıra defterini getirtti. 1918'de Karlsbat'da Fransızca yazmış; bundan birkaç sayfayı Ruşen Eşref'e okuttu, Türkçe'ye çevirtti. Bir şatoda güzel bir dansözle nasıl görüştüğünü, onunla çeşitli danslarını açık açık yazmış. Ruşen de uzun boyu gibi, yüksek sesi ile bunları ballandıra ballandıra şâirane bir edâ ile okudu. İlk gördüğüm bu genç ve güçlü şâirden pek hoşlandım. İnönü az içiyor, kendisini güzel idare ediyor. Atatürk bir ara çıplak dansözle dans etmesini İnönü'ye teklif etti. O, kendisine mahsus bir incelikle işi geçiştirdi. Misafirlerden birisi, kadının o incecik parçaları da üzerinden atmasına emir vermesini rica etti. Atatürk “Olmaz öyle şey!. Her şeyin bir hududu var…” dedi. Sofraya oturulduğu zaman maariften bahsedildi. Misafir hanımların maarifte işleri yürüyormuş, bilmem hangi müfettiş arzusuna nail olamadığı için işlerini baltalıyormuş. Atatürk Başbakan'a dedi ki: “Sen bu maarifi ıslah etmelisin, hem de baştan başlayarak.” Biraz sonra Hamdullah Suphi'nin sıhhatini sordu ve “Ben de gideyim göreyim, sıhhatini sorayım. Acaba aklını mı kaçırdı, o da muhtemel” gibi sözleri dikkatimi çekti. Saat 2'ye geliyordu; İnönü yarın çok işi olduğunu söyleyerek müşkülatla izin alabildi, biraz sonra bizlere de izin verdi.” [Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, İnsel Yayınları, 1970, 1.Baskı, Sayfa: 409-411]

Son sözümüzü, Ahmet Kekeç beyin lisânıyla söyleyelim: “Muhbir Ahmet Hakan Coşkun, (aralarında Mustafa Armağan ve Süleyman Yeşilyurt'un da bulunduğu yazarlardan bahisle) “Bu müptezeller, Atatürk'e dil uzatmanın bedeli olduğu dönemde susmuşlardı” diye yazmıştı.

Bu utanmaz adama şu hatırlatmayı yapmak lazım: Bahsi geçen yazarlardan biri tutuklandı... (Makâle neşredildiği gün tahliye edildi.) Diğeri hakkında 4.5 yıl hapis cezası isteniyor. Demek ki Atatürk'e dil uzatmanın hâlâ bedeli varmış. Demek ki bu bedel sadece, “müptezel” diye hakaret ettiğin garibanlara ödettiriliyormuş. Demek ki aynı suç (Atatürk'e dil uzatma suçu) Aydın Doğan tarafından işlendiğinde savcılık dönüp bakmıyormuş.

Hatırlatayım: İçeri tıktırmayı başardığın Süleyman Yeşilyurt, tutuklanmasına neden olan “iddiaları” yıllar önce patronun Aydın Doğan'a satmıştı. Patronunun Posta gazetesi de bunları “haber” yapmıştı.

Hadi Aydın Doğan'a da saydır, “Alçak, rezil, kepaze, hayâsız, sinsi, korkak, ikiyüzlü, ahlaksız, fare, pespaye, şerefsiz, yavşak, müptezel...” diye. Hadi Aydın Doğan ve Posta gazetesini de “linç konsorsiyumu”nun önüne at... Hadi Aydın Doğan ve Posta gazetesi için de savcıları göreve çağır... Hadi!” [Ahmet Kekeç, Star Gazetesi, 01 Haziran 2017]

RafetSureya_MustafaKemal_03

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

  1. Şu halde bir kesimin kendi bildikleri şeyleri ; yaşanmış,yazılmış,ropörtajı yapılmış konuları bir bir başkası söyleyince neden sorun olur? Belli ki, kendi hakaretlerini eleştiri , espri, olarak topluma sunan bazı şahıslar, bazı yorumları da hakaret olarak algılamaya çok müsaittir. Sorun algılama hatasıdır.....Algılama hatasına fırsat ve meydan vermemek için işte böyle yorumsuz sunmalısınız..

Yorum Yaz

  367857

-