21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

TİYATRO'DA YUNAN GALİP GELEMEDİ DİYE Mİ, KADEH TOKUŞTURDUK?

Hasret Yıldırım

Recep Tayyip Erdoğan bey ve Kadir Mısıroğlu beyin mefkûresinde “Ecdadımın kanı dökülmüş olan her yeri ‘Dava' ediyorum... Güçlendikçe Davamı büyüteceğim, Tuna Nehri'ne kadar dövüşeceğim" ideali söz konusu. Hâl böyle olunca da, dünyası ‘dar' ve bir yerlerin ‘piyonu' olan insanlar; ağız dolusu kusmukla, fütursuzca uçuşa geçiyorlar...

Şapka takmak medenilik, münevverlik, terakki hasreti, açık fikirlilik; şapkayı yasaklamak engizisyon… “Yan cehennem yan, beş kamyon odunla geliyorum” diyor Ankaralı Namık... Bunun üzerine bir de kadeh tokuşturalım mı? Hem de kiminle biliyor musunuz?

15 Temmuz “Diriliş Gecesi”nden sonraki vetirede, dünya gündemi “Lozan” ve “Musul” mevzularına kilitlenmiş durumda. Tabii “Lozan” denince akla ilk gelen isimlerden biri; Türk matbuatında Lozan'a ilk defa ‘hezimet' diyen ve bunu delilleriyle ispatlayan, 1965 yılında ilk baskısı neşredilen “Lozan Zafer mi, Hezimet mi?” isimli üç ciltlik eserin sahibi, Tarihçi-Yazar Kadir Mısıroğlu…

Bir diğeri de, üzerimizdeki ölü toprağını kaldırarak, bize yapılanların hesabını soran, “2016 yılında 1923'ün psikolojisiyle hareket edemeyiz. Cumhuriyetimizi kurduğumuzdan beri dünyada her şey değişirken, 1923'teki konumumuzu korumakla övünemeyiz.” diye haykıran, Cumhurreisimiz Recep Tayyip Erdoğan'dır…

Yurtta sulh, cihanda sulh sözünü, yurtta ‘sus', cihanda ‘sus' olarak tatbik eden güruh; elbette muhterem Recep Tayyip Erdoğan beye ve Kadir Mısıroğlu beye saldırmakla mükellef.

Her iki güzel insanın mefkûresinde de "Ecdadımın kanı dökülmüş olan her yeri ‘Dava' ediyorum... Güçlendikçe Davamı büyüteceğim, Tuna Nehri'ne kadar dövüşeceğim" ideali söz konusu. Hâl böyle olunca da, dünyası ‘dar' ve bir yerlerin ‘piyonu' olan insanlar; ağız dolusu kusmukla, fütursuzca uçuşa geçiyorlar.

Tabii bu uçuş esnasında, işlerine ne geliyorsa, neyi malzeme olarak kullanacaklarsa; onun üzerinden faaliyetler yürüterek, gündem oluşturuyorlar. Bu minvalde son günlerin malzemesi “Keşke Yunan Galip Gelseydi” muhabbeti… Üstad Kadir Mısıroğlu'nun aylar evvelinden yapılmış sohbetinden yolunmuş bir kısım. Arkası önü yok, mühim olan art niyetlilerin maksadı hâsıl olsun.

Peki, Yunan veya gâvur galip gelseydi ne olurdu biliyor musunuz? Cevabı, bugünün bakışı ile değil de; o günün kaynaklarıyla, sadece kıyafet ve şapka üzerinden iki misalle verelim. 2596 sayılı “Bazı Kisvelerin [Kıyafetlerin] Giyilemeyeceğine Dair Kanun”; 3 Aralık 1934 günü, Meclis'te görüşüldükten sonra, oybirliği ile kabul edilerek kanunlaştı.

“Din ile devletin ayrılığını ve dini değerlerin devlet hayatı dışında sırf vicdani bir nitelikte kalıp memleketin devlet hayatında dinin hiçbir etkisi olmamasını, yani laiklik esasını devrimin ve rejimin ana ilkesi tanımış olan Cumhuriyet Hükûmeti; bu yolda attığı adımların doğal bir sonucu ve gereği olarak, ruhanilerin dini kıyafetlerini ancak ayinler sırasında taşıyıp, ayinler dışında herhangi bir bireyin taşıyabileceği kıyafetlerde bulunması konusunu gerekli görmüştür.”

Bizde, mevzuun aleyhinde ufak-tefek karşı duruşlar dışında ses çıkmamasına rağmen; Yunan Devleti'nin en üst makamı açıklama yaparak, dini kıyafetlere kısıtlama getiren kanunu tel'in ediyordu. Bu açıklamayı dönemin ve rejimin medya silahlarından biri olan Uyanış / Servet-i Fünun Mecmuası [13 Aralık 1934, Nu: 1999/314], şöyle haberleştirmiştir: “Büyük Ulus Kurultayının son günlerde kabul ettiği; hocaların, papazların, dışarda dini kisve ile gezemeyeceği kanunu, birçok yerlerde fuzuli münakaşalara sebep oldu.

Yürüyen Türk inkılâbının, meyhane musikisinin ölümünden sonra kabul ettiği bu kanunu, bütün ulusu candan bir saygı karşıladı. Bu kanunun fazla asabiyet uyandırdığı dost Yunan hükümetinin, resmi ve gayri resmi bütün gazeteleri; bu mühim mevzua ait makaleler yazarak, bunu dostluğu bozacak bir sebep olarak iddia ettiler. Hatta birçok büyük resmi memurların, bu kanun dolayısiyle memuriyetlerini terk ettikleri rivayeti de işitildi.

Topraklarımızda yaşayan bazı ecnebilerin, bu kanunu büyük bir memnuniyetle karşıladıklarını da yevmi gazetelere olan beyanatlarından öğrendik. Filhakika Türkiye, şarkın senelerden beri, mütevekkilâne yaşadığı bu dini hayatın tamamen ortadan kalkması, yürüyen Türk inkılâbının her gün biraz daha genişlemesi ile yeni bir devrin tamamlandığını dünyaya anlatmaya çalışıyor.

Bu mühim mesele etrafında bilhassa meşgul olan, eski dost Venizelos, Girit adasından Yunan gazetelerine gönderdiği makalesinde diyor ki: “Türk-Yunan dostluğu çok nazik bir devreye gelmiştir. Benim devrimle başlayan mesut dostluk, çok iyi bir raddeye gelirken, evvelâ küçük san'atların yalnız Türklere hasredilmesi ve onu müteakip son dini kisvelerin kaldırılması bu dostluğu sarsmıştır.

Aziz dostum General İsmet'i yakinen tanırım. Kendisiyle maraton yolunda iki milletin daima beraber çalışması, müşterek kararlar vermesi hususunda tamamiyle mutabık kalmıştık.

Türklerin çok şuurlu ve iyi ellerle idare edildiklerinden eminim. Atatürk, İsmet İnönü, Tevfik Rüştü Aras çok yüksek ve kıymetli şahsiyetlerdir.

Bundan dolayı dini kisvenin hiç olmazsa Patrik için daimi olarak kalmasını, diğerleri için de daha müsait bir hal suretinin bulunmasını temin edeceklerinden ümidvârım. En sonra şunu da ilâve etmek isterim ki; İstanbul' da beyanatta bulunan Papa Eftim'in, ortodoks kilisesiyle hiçbir alâkası yoktur.”

Yunan gâvuru dediğimiz adamlar; Patriklerinin, Papazlarının kıyafetine böyle sahip çıkıyor. Mevzuu dostluğu sarsacak seviyede ehemmiyetli görüyor. Bizimkiler dediğimiz adamlar da; Allahu Teâla'ya dayanan bir dini hayatın tamamen ortadan kalkması, devam eden Türk inkılâplarının her gün biraz daha büyümesi sonucu, yeni bir devrin tamamlandığını, yeni bir düzen kurulduğunu dünyaya anlatmaya çalışıyor. Güler misin, ağlar mısın? Yunan gelse, dini kıyafetlere yapacağı muamele ne olurdu, varın siz düşünün artık!. Bizimkilerin ne yaptığını gördük zaten…

Söz kıyafetten açılmışken, bizde uygulanan “Şapka Kanunu” sebebiyle binlerce insan sorgusuz sualsiz asılmış; şu okuyacağınız satırlardan da anlaşılacağı üzere, ne yazık ki gâvurlukta zirveye çıkmışızdır. 1920 ile 1946 yılları arasında Fransa tarafından işgal edilen Suriye'de, 1937 yılında bir “şapka” uygulaması yapılıyor. Şapka takan bin kadar Suriyeli Kürt'e, şapka takmak yasaklanıyor. Yanlış anlaşılmasın, şapka takmayı yasaklayan ‘medeni [çağdaş] Avrupalı' Fransızlar. Peki, bizim medya haberi nasıl veriyor?

Buyurun okuyalım:

“Hatay hududu haricinde, Kürt dağında bulunan açık fikirli Kürtler; şapka giymek arzu ve ihtiyacını duymuşlar, bin kadar şapka tedarik etmişlerdir. Suriye'deki Fransız memurları ve vatani fırkasının müfritleri, bu saf arzu ve emele karşı, derhal seferberliğe geçmişler ve bir nevi ehli salip harbi açmışlardır.

Açık fikirli Kürtlere bir ültimatom verilmiştir; yalnız şapka giymemeleri de kâfi değildir. Şapkaları bir araya getirerek alenen yakacaklardır. Bunu yapmayacak olurlarsa silâhları toplanacak, türlü türlü tehdit ve tazyiklere maruz kalacaklardır.

Yirminci asır ortasında şapka engizisyonu... Fransızlar, kendi kendilerini dünya nazarında canlı bir karikatür haline koymak için hiçbir şeyi esirgemiyorlar. Fransız ihtilâlinin, hususi bir nevi serpuşu vardı. İhtilâlciler bunu giyer, bir hürriyet ağacı kurar, bunun karşısında merasim yaparlardı.

Fransız müstemleke idaresinin Hatay'da ve Suriye'de kurdukları idarenin ruhu o kadar kara ve geridir ki; bütün medeni insanların giydiği şapka, oralarda Fransız ihtilâlinin hususi serpuşu manzarasını alıyor ve engizisyon idaresinin asırlarca her yeniliğe karşı kullandığı akıbete mahkûm ediliyor: Ateşte yakılmak...

Terakki yolunun alemdarı diye bellediğimiz Fransa'yı, dar müstemleke ihtiras ve endişeleri yüzünden, bu seviyelere kadar düşmüş mü görecektik?! Kürt dağında karşılaştığımız zihniyetin anahtarını, birkaç gün evvelki Temps Gazetesinde buluyoruz. Bu gazeteye göre herkesin bildiği şapka, Hatay ve Suriye'de Türk taraftarlığının bir alâmeti imiş.

Mürteciler ve Türk düşmanları fes giyiyorlarmış. Bitaraf ve mutavassıt fikirler besleyenler de, bere ve kasket giymeyi tercih ediyorlarmış. Fransızların Hatay ve Suriye'deki halkın kalbinden Türk dostluğunu ve terakki hasretini silmek için buldukları çare şudur: Kürt dağındaki açık fikirli Kürtlerin bin şapkasını, tıpkı ortaçağda engizisyonun münevver fikirlileri yaktığı gibi ateşte yakmak...” [Tan Gazetesi – 16 Ocak 1937]

Şapka takmak medenilik, münevverlik, terakki hasreti, açık fikirlilik; şapkayı yasaklamak engizisyon… “Yan cehennem yan, beş kamyon odunla geliyorum” diyor Ankaralı Namık... Bunun üzerine bir de kadeh tokuşturalım mı? Hem de kiminle biliyor musunuz? Yunan Başvekili Venizelos ve Türkiye Cumhuriyeti Başvekili İ.İnönü ile… Ne zaman mı? Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük muharebesi, Melhame-i Kübra namıyla ma'ruf, Sakarya Meydan Muharebesinin 10. Yılında, 1931 senesinde… Nerede mi? Yunan'ın çok tanrılı döneminin tapınak kenti Atina'da…

Hemen hayıflanmayın canım; “orada kadeh tokuşturuyoruz da, burada neden tokuşturmuyoruz” diye… Aynı manzara bir sene evvelde Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti ve inkılâpların beşiği olan Ankara'da gerçekleşmişti; hem de Yunan şarabıyla!. Ne büyük şeref?!.

M.Kemal'in uşağı Cemal Granda anlatıyor: “Atatürk, işte ilk Türk-Yunan dostluğunun temellerini o gün [29 Ekim 1930] atmıştı. Venizelos'la köşkteki görüşme iki saat kadar devam etti.

Ertesi gün, Gazi Orman Çiftliği'nde misafir şerefine otuz kişilik bir yemek verildi. Yemek çok samimî bir hava içinde geçti. Yunan Başbakanı, Atina'dan gelirken bir sandık şarap hediye getirmişti. Atatürk'te misafir Ankara'dan ayrılırken, bir kafes içinde beyaz renkli çok güzel bir Ankara kedisi hediye etti.” [Turhan Gürkan-Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri, Fer Yayınları, 1971-İstanbul, 1.Baskı, Sayfa:107]

İnsanın “Madem, bu kadar kısa vakitte kadeh tokuşturacaktık; bunca savaşmalar-vuruşmalar, denize dökmeler, şehitler ne için verildi arkadaş? Yoksa İngiliz menşei bir tiyatro'nun oyuncuları mı olduk?” diyesi geliyor. 5816 sayılı kanun ne der acaba?

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

  1. Yazılarınızı severek takip ediyoruz. Allah yardımcınız olsun.

  2. ezgi bobur

    allah razı olsun.

Yorum Yaz

  364906

-