Lütfi Bergen

TÜRK

Lütfi Bergen

 

 

Ziya Gökalp Türk kelimesi hakkında şunları söylemektedir: “Eski Türklerde milletler din nokta-i nazarından (bakış açısından) dört zümreye ayrılırdı: Türk, Tat, Tatar, Tavgaç. Türk, hem Türkçe konuşan, hem de Toyonizm dininde olan millerlerdi. Tat, Farsîlere ve Türk olsun yahut olmasın umumî kâfirlere ıtlak olunurdu (denilirdi). Tatar, Türk dinine ve medeniyetine henüz girmemiş olan bedevî aşiretlere denirdi. İhtimal ki bunlar lisanca da Türk değildiler. Moğol, Tunguz yahut başka bir ırka mensuptular (…) Türkler Tatarları milli düşman tanırlardı. Tavgaç kelimesi, tef kelimesinden gelir. Tef (Tew) kelimesi, Mahmud Kaşgarî'ye göre hile ve mekir (aldatma) manasınadır (…) Türk kelimesi Türkleri, diğer kavimlerden yalnız lisanca ve siyasetçe ayıran bir tabir değildi; onları din itibariyle de yabancılardan ayırıyordu. Zahiri iştikakına (biçimsel etimolojisine) bakılırsa Türk kelimesi, “töreli” demektir” (Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, Ötüken Yayınları,  2015: 44-45).

 

Ziya Gökalp'in “töre” dediği şeyin kaynağının Hz. Nuh'un kanunları (misak-ahid) olduğuna ve Kur'an'ın “O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklarını almıştık. Ve senden ve Nuh'tan ve İbrâhîm'den ve Musa'dan ve Meryemoğlu İsa'dan ve onlardan ağır bir misak aldık” (33 Ahzâb 7) ayetiyle buna işaret ettiğine önceki bir yazımda değinmiştim. Tufandan sonra Allah, Nuh ile ahitleşmiş ve bu ahdin gereği olarak da uyması için ona bazı hükümler vermiştir. Hz. Musa'nın da Mısır'dan Çıkış (Exodus) sonrasında kavminden ayrılarak dağda levhaları aldığını, misak-ahid ile halkına döndüğünü biliyoruz. Hz. İsa'nın havarileri de Müslüman olduklarını ifade etmişlerdi: “Havariler, Biziz Allah yolunun yardımcıları (ensârî ilâllâh). Allah'a iman ettik. Şahit ol, biz Müslümanlarız (veşhed bi ennâ muslimûn) dediler” (3 Al-i İmran 52). Bu anlamda insanlık tarihinde “İslâm Öncesi” bir dönem bulmak imkânı yoktur. Nuh'un oğullarından gelen kabile-aşiret-klan-boy-taife-tire-zoma-hanelerin bir esasa dayandığını da söylemek mümkün gibidir. Nitekim Hz. Musa (as) kavmiyle çölde yaşamak mecburiyetinde kaldığında Allah onları on iki kabileye ayırmış ve her kabilenin içeceği suyun kaynağını tayin etmişti: “Musa kavmi için su dilemişti. Biz de, ‘Asanı kayaya vur' demiştik, böylece kayadan on iki pınar fışkırmış, her boy kendi su alacağı pınarı bilmişti” (2 Bakara 60). Nuh'un oğlu Sam'ın soyundan gelen İsrailoğulları için gerçeklik kazanan “kanun”un, Nuh'un diğer oğlu Yafes'in soyundan gelen Türkler için de bağlayıcı olduğu ileri sürülebilecektir. Dolayısıyla “Türk, töresi olan demektir” ifadesinin tutarlı olduğunu düşünmekteyiz.

Yahudi kaynaklarına göre Allah, Nuh'a (as) yedi hüküm vermiştir: 1) Âdil hukuk düzeninin oluşturulması, 2) putlara tapmama, 3) Tanrı'ya küfretmeme, 4) Cinsel ahlâksızlıklardan sakınma, 5) Hırsızlık yapmama, 6) Adam öldürmeme, 7) Canlı hayvanlardan et koparıp yememe. Yahudi kutsal metinlerine göre tufanın etkileri ayette geçen (ha-‘aretz: yeryüzü) kelimesi nedeniyle evrensel olmuştur. Tufan bittikten sonra Nuh ve oğulları Allah'a kurban sunmuştur. Allah bunun üzerine Nuh ve oğullarıyla ahitleşmiştir. Aradaki ahdin sembolü olarak da yayını / gökkuşağını belirlemiştir. Allah'ın Nuh ile ahdinin alâmeti olan gökkuşağı (yedi renk) Tanah'ta “keşet” olarak geçmektedir. Kelime hem “gökkuşağı” ve hem de “yay” anlamına gelmektedir. Ortaçağ Yahudi müfessirlerinden Nahmanides, kendinden önceki yorumcuların uçları aşağıya doğru dönük bir yayın ok atamayacağı için barışı simgelediğini söylediklerini belirtir. Kendisi ise Saadiya Gaon ve İbn Ezra gibi kelimeyi “gökkuşağı” olarak yorumlayarak bunun yedi hükümlü misak-ahidi simgelediğine işaret etmiştir (Eldar Hasanov, Nuh Kanunları ve Nuhîlik, İsam Yayınları, 2015: 60-61). Eldar Hasanov, Yahudi rabbîlerin ahit konusundan bahsederken İsrailoğulları ile yapılan ahitleri Nuh ve İbranî ataları ile yapılan ahitlerin önüne geçirdiklerinin görüldüğünden bahseder. “Çünkü İsrailoğulları ile ahit, Yahudilikte tarihsel ve ontolojik bir fonksiyonu yerine getirmektedir” (Hasanov, 2015: 43). Hasanov'a göre Nuh ile yapılan ahit Yahudi Rabbanîler arasında ihtilaflara neden olmaktadır. Bunun sebebi şöyle açıklanmıştır: “Yahudi geleneğinde bu ahdin fazla gündeme getirilmediği görülür ki, bunun ideolojik sebeplerden kaynaklandığı ileri sürülmüştür. Zira İsrailoğulları ile ahit yapılmasıyla Nuh ile yapılan ahdin ikinci sıraya geçmesi ve bu ahdin özel olarak İsrailoğullarını hedef almaması, rabbîlerin bu ahit hakkında konuşmaya gerek duymamalarının sebebi olarak yorumlanmıştır” (Hasanov, 2015: 59). Diğer taraftan “Rabbîler nazarında Nuh ahdinin sınırlı, ara bir ahit türü olarak görüldüğü ifade edilmiştir” (Hasanov, 2015: 63). Bununla beraber “Bu ahdin içeriğindeki hükümlerin Nuh'a verilmesi üzerine bu kurallar mecmuası onun adıyla ‘Nuh oğullarının yedi hükmü' olarak adlandırılmıştır (…) Ayrıca bu isimlendirmenin sebebi olarak da Nuh'un bütün insanlığın babası olduğu ve bu yüzden Nuh ile yapılan ahdin insanlık türünün teminatı olduğu dile getirilmiştir” (Hasanov, 2015: 62).

Bu noktada ahdin iki amacı gerçekleştirdiği söylenebilecektir: 1) Ahitle, Hz. Âdem'den Hz. Peygamber'e gelen nübüvvet nurunun Hz. Ali'den kıyamete gidecek velayet nuruyla birleşmesi kast edilmektedir.  Fütüvvet, “Ben sizi davet ettiğim marifet için bir ücret istemiyorum” diyen yiğitlerin insanlara hizmet etmeyi Allah'a hizmet addetmelerini ifade eder. Hz. Ali, Ehl-i Beyt İmamlar, Hz. Ali soyundan gelen Horasan'daki Ocaklar ile yürütülen fütüvvet erkânında yukarıda bahsi geçen yedi hüküm (misak)  ile toplulukları irşad etmek ve bu erkânla yaşayan topluluklarla köyler-şehirler kurmak Allah'a hizmet sayılmıştır; 2) Ahitle, ahdin üyeleri birbirlerine ve Tanrı'ya bağlanmıştır. Bu durum, “ahdin üyeleri birbirlerine kefildir” şeklinde formüle edilebilir. Biz buna da ahîlik-musâhiplik (ikişer ikişer kardeşleşme) demekteyiz.

Türk, Nuh'dan gelen misaktan haberdar idi. Türk, Horasan'da Ehl-i Beyt ile karşılaşıp Nuh'un bağlandığı fütüvvet esaslarının Hz. Peygamber-Hz. Ali'ye bağlı olan bu imamlar tarafından yürütüldüğünü görünce ikrar verdi; “La feta illa Ali” dedi, Türkmen oldu.

LÜTFİ BERGEN - TERCÜMEİHÂL

2009’dan itibaren değişik internet sitelerinde ve Hece, Hece, Öykü, İdeal Kent, Düşünen Siyaset, Opus, Değirmen, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Kün Edebiyat, İtibar, Granada, İştirakî, Anadolu Gençlik, Çilingir, Diyanet Dergisi, Yolcu gibi dergilerde; Yeni Şafak ve Star gazetelerinin kitap eklerinde, Star Gazetesi Açık Görüş, Al Jazeera Türk, Arkitera Mimarlık gibi mecralarda makaleleri yayınlandı. 2012’de Eleştirel edebiyat- din- iktisat ilişkilerini temel alarak yöneldiği erken dönem Cumhuriyet hikâyesi incelemelerini “Edebî Metinde Din – İktisat” başlığı ile yayınladı. “Edebi Metinde Din- İktisat” başlıklı kitap 2012 TYB Edebi Tenkit Ödülü almıştır. Basılmış Eserleri: Azgelişmişlik Üstünlüktür (1996- 2012); Ahlâk Ayaklanması (1999- 2012); İsyandan Dirliğe: Anadolu’da Yerli Olmak (2011); Edebî Metinde Din – İktisat (2012) - TYB Edebi Tenkit Ödülü (2012); Kozmosta Yerlilik- Evlerimizi Kaybediyoruz (2013); Kenti Durduran Şehir (2013); Kent-İslâm ve Kapitalizm –Şehre Yürüyelim Batı Yıkılacak- (2014); İslâmcılık Söylem ve Eylem –Bir Şiddet Eleştirisi- (2014); Medeniyet – Müslüman Toplumsallığın İnşâsı- (2014); Devlet ve Allah –AnadoluSol Bakış- (2014); İnsanın Beşinci Zindanı (2015); Bilginin Kaynağı Nedir (2015); Kalın Anadoluculuk- İsmet Özel’e Bir Cuma Mektubu (2015).

LÜTFİ BERGEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  699189

-