21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

TÜRKÇE EZAN SAFSATASI BUGÜN SONA ERDİ -1

Hasret Yıldırım

Bir ülke ki, camiinde TÜRKÇE EZAN okunur,

Köylü anlar manasını namazdaki duânın...

Bir ülke ki, mektebinde TÜRKÇE KUR'AN okunur,

Küçük büyük herkes bilir, buyruğunu Hüdâ'nın…

Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!.

diye seslenir; büyük Türkçü? Ziya Gökalp, 1900'lerin başlarında… Kendisi Kemal Paşa'nın akıl hocalarındandır. Her dâim Türklüğü tartışma mevzuu olmuştur. “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” isimli kitabında, Türklüğünü şöyle ispat eder: “(…) Bu alametler bana Diyarbakır'ın Türk olduğunu gösterdiği gibi; babamın iki dedesinin bir kaç batın evvel Çermik'ten, yani bir Türk muhitinden geldiklerine nazâren, ırken de Türk neslinden olduğumu anladım. Mamafih dedelerimin bir Kürt yahut Arap muhitinden geldiğini anlasaydım yine Türk olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmeyecektim. Çünkü milliyet yalnız terbiyeye istinâd ettiğini de içtimai tetkiklerimden anlamıştım.”

Üstad Necip Fazıl Kısakürek ise, bu şiir üzerinden; “Sahte Kahramanlar” isimli, konferanslarından iktibas edilmiş eserinde, Ziya Gökalp hakkında enteresan bilgiler vermektedir: “Bu şiiri yazan İslamiyet'i feda ediyor demektir. Kuran'a Türkçe demek topyekûn İslam ölçülerini ve Allah'ı inkâr etmeye müsavidir. Çünkü Kur'an ne şudur, ne budur – ne Türkistan, ne bilmem ne dediği gibi – ne de Arapçadır. Kur'an, Allah'ın Arapça üzere inzal ettiği öz kelamdır ve Arapça dâhil, hiçbir lisan ile kıyas ve iştirak kabul etmez bir keyfiyettir. Bu sırrı anlatabilmek ve anlayabilmek için, Yunus Emre'nin dediği gibi; bir ömür, toprakla kepeği birbirine karıştırıp yiyebilmek lazımdır.

Bu arada, Ziya Gökalp'in, Allah'a karşı tavrına ait bir müşahede… Tarihin ve kimsenin bilmediği bir hadise… Benim 40 yıllık bir hatıram!. Bundan 40 küsur yıl önce, Abdülhak Hamid'in evinde bir hanımefendiyle tanıştım. Bu hanımefendi, ömrü Avrupa'da geçmiş; ne Ziya Gökalp'i tanıyan, ne Türkiye'yi ve Türk Edebiyatını bilen, züppe, Avrupalılaşmış bir kimse… Kimsenin, kastla; ne lehine olabilir, ne aleyhine… Ben Abdülhak Hamid'e, Ziya Gökalp'in dinsizliğinden bahsederken birden doğruldu ve aynen şunları söyledi: “-İstanbul'a gelişlerimden birinde hastalandım ve Fransız hastanesinde yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu. Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın kim ve ne olduğunu sordum. Meşhur Ziya Gökalp, dediler. Mebusmuş, profesörmüş… İsmini bile yeni duyuyordum. Öldüğü gece, başını duvarlara çarparak, sabaha kadar, Allah'a en galiz kelimelerle sövdü. O kadar fena oldum ki, bu hal karşısında, odamdan çıkıp başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre Allaha inanmazmış…” Hem Allaha inanma, hem ona söv!. Duyulmamış, görülmemiş şey!.

Ben bu konferansı ilk defa, Ankara'da, Dil-Tarih Fakültesi konferans salonunda verirken, tam bahis bu noktaya gelince, biri ayağa kalktı ve bağırdı: “-Yalan! Olamaz!” Dinleyenlerin adam aleyhindeki sert tezahürlerini önledim ve adama hitap ettim: “-Yalan kelimesini nasıl ağzınıza alabiliyorsunuz?” Cevap verdi: “-Sizin için değil, o hanım için söylüyorum!” “-Asıl o hanım yalancı olamaz! Zira şununla, bununla alâkasız, şahsî âleminde ve dışarıyla irtibatsız bir kadın… Böyle şehadetler tarih ölçülerinde en makbulleridir. Onlara ‘istikrâî–kendiliğinden vesika' denilir ve hiçbir garaz ve ivaz kollamadığı için en emin şehadet göziyle bakılır. Bu ölçüyü muhafaza edecek olursanız, her türlü peşin kasttan âzade bu hanımı doğrularsınız!”

Kadın hakkında bu görüşüm tamamiyle yerindeyken, ille onun verdiği vesikayı istinâd diye de bir şey yoktu ortada… Din ve İslam düşmanlığına Ziya Gökalp'in, bizzat eserleri şahitti. Fakat o hanımın şehadetinde de kahraman sanılan zatın ruhundaki maraza ait korkunç bir delâlet tütüyordu...”

Osmanlı'nın çöküş ve yıkılış devrinde başlayan cereyanların en tehlikelerinden biri olan, Türkçülük-Irkçılık akımı; Kemal Paşa'nın devrimlerinde en büyük ilham kaynaklarından biri olmuştu. Kemal Paşa ‘inkilâp' hamlesi ile, bir milleti (haşâ) yeniden yaratırken, sıra ‘Din'de Öze Dönüş Projesi'ne gelmişti. Biz, bu projenin Türkçe İbadet kısmından, Türkçe Ezan bahsine temas ederek; gündeme denk gelen, Ezanın Arapça aslına çevrilmesi mevzuunu ele alacağız…

9 Ocak 1932'den 7 Şubat 1932 tarihine kadar geçen bir aylık zaman dilimi (Ramazan 1350) Cumhuriyet devrinin en önemli inkilâblarından birine sahne olmuş, Tanzimat'ın ilânından itibaren zayıf bir şekilde başlayıp II. Meşrûtiyet'in ilânıyla yükselen, Cumhuriyetin ilânıyla birlikte gerekli tüm hazırlıkları tamamlanıp müteâkib yıllarda parça parça hayata geçirilen ‘İslâm'ın Türkleştirilmesi Projesi', işbu dönemde (1932 Ramazanı'nda) kemâl noktasına ulaşmıştır. Bu proje'ye temel teşkil eden tez (Müslümanlık: Türk'ün Milli Dini), 1932 Ramazanından kısa bir süre sonra Maarif Vekili tayin edilecek olan Aydın Mebusu Dr. Reşit Galip (öl. 1934) tarafından kaleme alınmış ve Mustafa Kemal Atatürk'ün fikrî ve siyasî desteğiyle de tatbik mevkiine konulmuştur. [Dücane Cündioğlu – Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi (Kitabevi Yayınları, İstanbul/1998, 1.Baskı, Sayfa: 68)]

Dr. Reşit Galip'in ‘Müslümanlık: Türk'ün Milli Dini' başlığıyla kaleme aldığı tezin kaynaklık ettiği 1932 Ramazanı İnkilâbı, hiç kuşku yok ki siyasî merkez tarafından hayata geçirilmeye çalışılan; ibadetleri Türkçeleştirme, dini Türkleştirme projesinin en önemli safhalarından biridir. Nitekim camilerde ve meşhûr hafızların öncülüğünde Türkçe Kur'an okuma denemelerinin yapıldığı, ezan, tekbir ve salâların Türkçeleştirilip sadece namazların istisna edildiği bu inkilâb hareketi sırasında elden gelen bütün gayret gösterilmiş, hatta halkın merak sâikiyle camilere dolarak izlediği büyük ihtifaller düzenlenmiş olduğu halde arzu edilen başarıya ulaşılamamıştır. Buna rağmen Türkçeleştirilen ezan, tekbir ve salâların okunması zorunlu tutulmuş ve minarelerde 18 yıl boyunca ezanlar Türkçe okunmuştur.

(…) 1932 Ramazanı'ndaki inkilâb teşebbüsünün ardından (1933'de) Türkçe ezanlar —Diyanet İşleri Reisliğinin talimatıyla— resmen minarelerde okunmaya, Türkiye semalarında TANRI ULUDUR sesleri duyulmaya başlanmışken, hatta aynı yılın Şubat ayında Bursa'da meydana gelen bir protesto hareketi hemen ve şiddetle bastırıldığı halde, 1933-34 yıllarından itibaren dinin lehindeki veya aleyhindeki hiçbir yayın faaliyetine izin verilmemiş, yapılan yayınlar da süratle toplatılıp imha edilmiştir. 1932 Ramazanı'nda ezanları, tekbirleri, salâları Türkçeleştiren ve cebren camilerde okutulmasını sağlayan bir zihniyetin, kendisine işaret etmeye çalıştığımız bu radikal dönüşümünü anlamak için, 1937'de Diyanet İşleri Reisliğinin yayımlamış olduğu şu genelgeye bakılabilir: T.C. Diyanet İşleri Reisliği Yazı İşleri Müdürlüğü Sayı: 1378/526

Kula Müftülüğüne: Ölüm haberini ilân eden “salâ”nın hasta ve âsabı bozuk insanlar üzerinde uyandırdığı acı tesirler dolayısiyle kaldırılması Riyaset makamından istenilmiştir. Hiçbir şer'i hükmü hâiz bulunmayan Cenaze salâlarının bundan böyle minarelerde okunmamasının alakadarlara tebliğini tamimen bildiririm. 15.04.1937 Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi [Dücane Cündioğlu – Bir Siyasî Proje Olarak Türkçe İbadet (Kitabevi Yayınları, İstanbul/1999, 1.Baskı, Sayfa: 92-93-98-99)]

Gelelim mevzuun başka bir boyutuna… Vatanda bunlar olurken; “şuurlu, samimi mü'minler ne yapıyordu” diye bir sual aklınıza gelebilir. Onlar tahmin ettiğiniz gibi, diktatörce susturuluyor ve rejimin mahkemelerinde dik duruşlarının bedelini ödüyorlardı. Buna en güzel misal, Dücane beyin de temas ettiği ‘Bursa Hadisesi'dir. Peki, Bursa'da neler yaşanmıştır ve nasıl sonuçlanmıştır? Bunun da cevabını Asım Yenihaber beyin Yeni Akit Gazetesi'nde yazdığı, 02.01.2011 tarihli makaleden okuyoruz:

“1930'lu yıllar... Türkçe ezan icad edilmiş. Türkçe ezan mecbur edilmiş! Devlet değil hayat tarzına, apaçık dine müdahale ediyor! Cuma sabahı Bursa Ulu Camii'nin İmamı Hacı Tevfik Hoca müezzinlere, “bugün Cuma, ezanı ve ikameti aslî dili ile okuyacağız” der. Müezzinler, "bu bizim okuyacağımız son ezandır" şuuruyla ezanı aslî lisanı ile okurlar…

Namazdan sonra imam ve müezzinler polis tarafından tutuklanmak istenirler. Halk, cemaat karşı çıkar, direnir. Polisler istemeyerek, gözyaşları ile imam ve müezzinleri götürürler. İtiraz eden cemaatten 70 kişi de gözaltına alınır. Gözaltına alınanlar "devlete isyan" isnadı İle Çorum Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilirler. Bursa nere, Çorum nere!. Şimdiki gibi ulaştırma imkânları yok. Çorum kaç günlük yol. 70 kişinin çoğu esnaf, gariban vatandaş. İçlerinde Tahtakale esnafından Arnavut Şahin Ağa da vardır. Ağır Ceza Hâkimi Türkçesi kıt Şahin Ağaya sorar: "Ağa neden devlete isyan ettin?" Cevap: "Bre hâkim bey, bizi getirdiler buraya, biz hangi isyanci?. İsyancı da olmaz mı bir topu, bir tüfengi, bir piştafi, bir altipati, bir biçaki?... Biz nasil isyanci? Hocalar Allah dedi, Allahu Ekber dedi. Biz de Allah'ı severiz, Peygamberi severiz, Devleti, Vatanı severiz. Bize isyancı demek günahtır bre hakim bey, siz Allah demez misiniz?!" Hakim de "Evet derim" der... Ama isyancıları mecburen 7 ay yargılar. Sonra da beraat verir! Bursa'nın nutku bu, Bursa'daki ezan vak'ası da bu. Bayram Sarıcan'ın 1930'lardan Günümüze Bursa'da Dini Hayat isimli hatıra kitabında bunlar ayrıntılı alarak anlatılıyor.”

22 Mart 1933 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'ndeki bir haber küpürü, dönemin diktatörlüğünü, tarihin kara sayfalarına ispat olarak sunan bir vesika olarak geçmiştir:  “Çorum Hususî muhabirimizden” — Ağır Ceza Mahkemesi bugün Afif Beyin riyasetinde ve müddeiumumi Tahsin Beyin huzuru ile toplanarak Türkçe Ezan aleyhinde bulunmaktan maznun; Bartın'ın Akgöz köyünden, Feyzullah ile Kocaloz köyünden Hasan ve Tunus'lu Habib'i muhakeme etmiştir. Feyzullah, Durluk köyü muallimi ve köy camiinin fahrî hatibi iken, 17 Şubatta ARAPÇA EZAN OKUMAK, SARIKLA NAMAZ KILDIRMAK VE ARAPÇA KAMET GETİREN HA-SAN'I BUNDAN MENETMEMEKTEN SUÇLUDUR…

Bir misal de Devlet arşivlerinden… Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi 051.V42.12.103.44 numaralı, T.C. Konya Emniyet Müdürlüğü'nün, 1.Kısım, 1361 sayılı yazısı ile “Konya Müftülüğüne” gönderdiği yazı… “Konya'nın Köprübaşı Yanık Cami Mahallesi'nde, 14 sayılı evde oturan ve Yanık Cami Mescidi'nin fahrî imamı olduğunu söyleyen, Hasan oğlu, 1295 (1878) Konya doğumlu, Mehmet İyibildiren; 27/6/1945 günü, AKŞAM EZANINI ARAPÇA OLARAK OKUDUĞU TESPİT EDİLDİĞİNDEN evrakı ile birlikte adalete verilmiştir. (…) Konya Vali Vekili Tevfik Uğurlu

Vay be, suçlara bak!. Ezan'ı aslî lisanı ile okumak, Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem'in sarığı ile namaz kıldırmak (herhalde mayo ile kıldırmak gerekiyor), kamet'i aslî lisanı ile okuyan müezzini engellememek… Arkadaş, bahse konu olan mekân Türkiye değil mi? İslam'ın bin sene bayraktarlığını yapanların Vatanı… Yazıklar olsun!. Zalimler için yaşasın cehennem!.

(Devamı Yarın)

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  597992

-